h.kanaatli @ hotmail.com

KURAN BİZE YETERLİ Mİ?

İslam dünyasındaki son dönemlerin modası “Kuran bize yeterlidir!” sözü olmuştur! Buna mukabil “kimi!” gelenekselci Müslümanlar da böyle bir görüşe karşı olduklarını haykırıp; “kim Kuran bize yeterlidir derse o zındıktır” suçlamasında bulunmuş ve tepkilerini bu şekilde ortaya koymuşlardır! Daha doğrusu bir Müslüman din adına ben yalnızca “Allah’ın kelamını ölçü alırım” deyince, kimi Müslümanlar tarafından bu şekilde bir tepkiyle karşılaşmaktadır!

   O kesim Müslümanlara göre Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:

- “Biz kitapta (Kuran’da ya da Levhi Mahfuz’da) hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (Enam:38)

   Onlar derler ki bu ayete göre, Kuran’ın haricindeki “rivayetleri de İslam’ın esaslarından kabul etmek”, o insanın İslam dışı olduğunu kabullenmeyi gerektirir!

   Daha açıkçası, onların iddiasına göre; gayesi hakikat peşinde olan, aklını başkalarına kiraya vermeyen, Kuran ve akıl kanalıyla hakikati öğrenmek isteyen bir Müslümanın:

   - “Allah’ın kitabını yetersiz gördüğü” için değil, “Allah’ın kitabı bize yeterlidir(!)” dediği için o insanı suçlamak, hiçbir mantığa sığmaz! Yine kaynağı ve sıhhati insanlarca belirlenen ve raviler kanalı ile gelen hadis metinlerini eleştirmeyi “dinden çıkma sebebi” olarak görmek de doğru olamaz!”

   Gelenekselci Müslümanların büyük çoğunluğu ise, şu ayetin arkasına sığınırlar:

- “Onları (peygamberleri) apaçık deliller ve kitaplar ile (gönderdik). (Li tübeyyine linnas) insanlara, kendilerine indirileni açıklayasın ve belki öğüt alırlar diye sana da Zikr’i (Kuran’ı) indirdik!” (Nahil:44)

Yani onlar, “şayet hadisler olmaz ise Kuran anlaşılmaz” demekteler. Oysaki dönemimizdeki “Kurancı” kesime göre Kuran, kendi kendini tefsir ettiğinden haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:

- “Onlar sana hiçbir misal getiremezler ki, biz sana gerçeği ve en güzel açıklamayı (tefsiri) getirmiş olmayalım!” (Furkan: 33)

   Kurancılar, söz konusu ayetten yola çıkarak şu iddiada bulunurlar:

- “Görüldüğü üzere ayet çok nettir. Kuran en güzel tefsiri kendisinin yaptığını söylerken, peygamberin görevinin de, Kuran’ın açıklamasını yaptığı ayetleri gizlemeden etrafındaki insanlara ulaştırmak ve görünür kılmak olduğunu söylüyor!”

   Bu kesimin iddiasına göre, geleneksel anlatının kitlelerden sakladığı ve köşe bucak gizlediği o büyük gerçek aslında şudur:

- “İslam coğrafyası büyüyünce ve Abbasiler döneminde de koskoca bir imparatorluk oluşunca, Pazar hayatından tutun da devlet yönetimine kadar binlerce yeni sorunlar ortaya çıkıverdi! Bu sorunların ezici çoğunluğuna dair, bunlarla ilgili Kuran’da ne bir ayet ve ne de peygamberden gelen bir rivayet söz konusuydu!

   Dolayısıyla, mezhep fakihleri oturup bu muazzam boşluğu doldurma gayretine girdi ve birtakım ilkeler oluşturdular. Fıkıh literatüründe bunların bu işlemlerine ve oluşturdukları bu ilkelere de “rey”, “kıyas” ve “istihsan” denir!

 Dört Sünni mezhebin klasik fıkıh usulünde bu kavramlar önemli bir yer tutar. Rey; akıl yürütmeye dayalı içtihattır. Kıyas; Kur'an ve Sünnette hükmü bilinen bir konuyu benzerlik yoluyla hükmü bilinmeyen bir meseleye uygulamaktır. İstihsan ise; genel kıyasın yol açabileceği zorluk veya adaletsizliği önlemek için daha güçlü bir delile dayanarak farklı bir hüküm vermektir.

   Bunlar içerisinde “istihsan” ı en fazla kullanan, Hanefi mezhebidir! Ancak Şafii mezhebi onu bağımsız bir delil olarak kabul etmez ve eleştirir. Hanbeli mezhebinde de sınırlı ve farklı bir çerçevede uygulanır. Caferi fıkhında ise kıyas ve istihsan, Sünni fıkhındaki anlamıyla kabul edilmez; daha çok Kur'an, Sünnet (Peygamber ve İmamlar), icma ve akla dayandırılır.

   Yani o dönemdeki fakihler, büyük çoğunluğu insan aklıyla üretilmiş hukuk felsefesi yapıyor ve bunun adına da “Allah’ın şeriatı” diyorlardı!

    Bugün “İslam hukuku” denilen devasa külliyatın çok büyük bir kısmı, gökten inme metinler ya da peygamberden gelen hadisler değildir. Sekiz veya dokuzuncu yy’ deki fakihlerin ürettikleri ve şahsi akıl yürütmelerinden doğan bir usuldür!

   Kurancılar, şöyle bir iddiayı da ortaya atar ve derler ki:

- “Peki fıkıhçılar, oluşturdukları bu usuller üzerinden hüküm çıkarmayı insanlardan neden saklıyorlar! Dindeki yüzbinlerce ticaret, ceza hukuku, ibadet ve bunlarla ilgili teferruatların aslında fakihlerin şahsi içtihat, kıyas, istihsan, rey ve gördükleri maslahatlar olduğunu, neden kitlelere itiraf etmezler? Neden bunu sır gibi gizlerler?” Çünkü onlar, “din üzerinde o mutlak kutsallık ve tartışmazlık zırhını ve yine güç tekelini kaybetmek istemiyorlar da ondan!” Eğer size bu hususlardaki boşluk ve kuralları, geçmişteki fıkıhçıların kendi akılları, rey ve kıyasları ile doldurduklarını, yani bu işin içinde beşerî bir emeğin bulunduğunu söylerlerse, o zaman dinin “insani yönü” açığa çıkmış olur! O taktirde siz de bugün haklı olarak kalkıp “eğer onlar kendi çağlarının toplumsal şartlarına göre kölelik, ticaret, ahlak vs. gibi şeylerde, aklını kullanıp kurallar ürettiyse, peki biz neden 21 inci yy. da kendi aklımızı ve Kuran ilkelerini kullanarak, bugünün sorunlarına yeni çözümler üretmeyelim, niçin içtihat yapmayalım?” deme hakkına sahip olursunuz!”

   Kurancı kesim şunu da derler:

- “İslam’ın kimi (ilkelerinin değil) hükümlerinin güncellenmesi vardır! İşte bu tipler (gelenekselciler), insanların düşünceyi sorgulamasını ve dini kendi çağının şartlarına göre güncellemesini engellemek için, bu tarihsel gerçeği gizliyorlar!”

   Şöyle devam ederler:

   - “Gerçek şu ki, kimi din adamlarının kullandıkları hırçın ve saldırgan dil, gerçekte kendi iç çöküşlerini engelleme çabasıdır! Hadislerin dahi olmadığı yerde fıkıhçının rey, kıyas ve istihsanını ve yine şahsi aklını dinde mutlak otorite kabul edenler, Kuran’ın kendi kendini tefsir ettiğini görmezden gelip, sadecce “Allah’ın kitabı bize yeter” diyenleri “zındıklıkla” suçlayamazlar! Zira Kuran bize, aklımızı kullanmayı da emrediyor! Birilerinin bizim aklımızı geçmişin fıkıh yorumlarına köle etmesine izin vermemeliyiz!”

   Şunu da söylerler:

    - “İslam dünyasının refahı ve aydınlanması, ancak ve ancak, Kuran’ın özüne dönmekle ve Muhammedî İslam’a sarılmakla mümkündür.

  Ne acıdır ki bugün bu coğrafyada ölenin de öldürenin de Allah diyerek can aldığı kelimelerin arkasına sığınıp hakikati katlettiği karanlık bir çağdan geçiliyor! Dolayısıyla, bu türden ezberleri bozmak ve tarihin karanlıkta kalanlarını aydınlığa kavuşturmak hepimizin görevi olmalıdır!”

 

   İmam Ali (as)’ın Nezdinde Kuran’ın Konumu!

 

 “Kuran bize yeter” sözü, İslam’ın ilk günlerinde söylenen sözlerden biridir! Ama bunu kim söylemiştir, o hususta tarihçiler arasında ihtilaf söz konusudur! Biz burada bunun kökenine inmeyi gerçekleştireceğiz!

Bilindiği üzere şu meşhur rivayet tüm Sünni-Şii kaynaklarda nakledilir! Resulallah (sav) şöyle buyurmuştur!

- “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır! Kim şehre girmek istiyorsa kapıya gelsin!”

İşte önce, bu ilim şehrinin kapısı olan İmam Ali (as)’ın Kuran hususunda neler söylediğine bakıp sonra konumuza döneceğiz:  

İmam Ali (as)’ın, Ona Nispet Edilen Nehcü’l Belağa İsimli Eserin Farklı Bölümlerinde Kuran Hakkında Söylediği Sözlerden Bazıları Şunlardır:

 

1-    “Kuran’ın bir kısmı diğer bir kısmını açıklar, bir kısmı da diğer bir kısmına şahitlik eder!” (Hutbe: 133)

Kısa açıklama: Bu söz Kuran’ın kendi içinde tutarlı bir bütün olduğunu vurgular.

2-"Kur'an'ı öğreniniz; çünkü o sözlerin en güzelidir. Onu derinlemesine anlayınız; çünkü o kalplerin baharıdır. Onunla şifa isteyiniz; çünkü o gönüllerin şifasıdır." (Hutbe:176)

Kısa açıklama: Hz. Ali burada üç aşamayı öğretmektedir:

Kur'an'ı öğrenmek, anlamak ve onun öğretileriyle hayatı iyileştirmek. Yani İmam Ali açısından okumak tek başına yeterli değildir; tefekkür ve amel de gerekir.

3-"Kur'an'a sarılınız. Çünkü ondan daha güvenilir bir sığınak yoktur." (Hutbe:176)

 Kısa açıklama: Bu vurgu, Kur'an'ı hayatın merkezine yerleştirme çağrısıdır.

4-"Kur'an'la oturup kalkan kimse, ondan ya hidayetini artırarak ya da sapıklığını azaltarak ayrılır." (Hutbe:176)

Kısa açıklama: Bu söz, Kuran’ın ihya edici bir kitap olduğuna işaret eder!

5-"Kur'an Allah'ın sağlam ipidir, apaçık nurudur ve faydalı şifasıdır." (Hutbe: 198)

Kısa açıklama: Kur'an, sadece okunacak bir metin değil, insanı Allah'a bağlayan, karanlıktan aydınlığa çıkaran bir rehber olarak konumlanır.

6- "Kur'an okunduğunda onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız." (Mektup:77)

Kısa açıklama: Bu vurgu Kur'an'ı dinleme adabını öğretir. Sadece okumak değil, huşu ile dinlemek ve hayatı ona göre ayarlamak gerektiğine işaret eder!

7- “Kur'an'la amel etmeyen kimse, ilacı yanında taşıyıp da kullanmayan hastaya benzer.”  (Genel Hutbelerden elde edilen anlam!)

Kısa açıklama: Bilgi tek başına yetmez, uygulamak gerekir.

8- "Kur'an hidayet için indirilmiştir. Onu tartışma için araç yapmayın."(Genel Hutbelerden elde edilen anlam!)

 Kısa açıklama: Kur'an kişisel veya siyasi çekişmelerin malzemesi yapılmamalı.

 

9- "Kur'an'ı anlamak için aklınızı kullanın, yüzeyde kalmayın, derinine inin." (Hikmetli sözler!)

Kısa açıklama: Akıl ve düşünme birlikte yürümeli.

10- "Kur'an okuyan müminin misali, meyvesi güzel ve kokusu hoş turunçgil gibidir."  (Hutbe:81)

Kısa açıklama: Bu söz, Kuran’ın hem iç güzelliğini hem de dışa yansıyan faydasını anlatır.

11- "Kur'an asla eskimeyen bir kitaptır; Taze ve canlıdır." (Hutbe: 110)

Kısa açıklama: Kuran’ın, zaman aşımına uğramayan bir hidayet kaynağı olduğuna işaret eder.

12- "Kur'an öğütle doludur, düşünen için ibret, şaşıran için kılavuzdur." (Hutbe: 183)

Kısa açıklama: Kuran’ın, farklı zihin hallerine hitap eden geniş bir rehberlik özelliğine sahip olduğunu vurgular!

13- "Kur'an okuyan topluluklarda kalpler yumuşar, düşmanlık azalır." (Hikmetli Sözler!)

Kısa açıklama: Bu yaklaşım Kur'an'ı hayatın merkezine huşu ve düşünceyle yerleştiriyor.

(Yukarıda verdiğimiz bazı hutbe numaraları tam isabetli olmayabilir. Nehcü'l-Belâğa'nın farklı baskılarında numaralar değişebilmekle birlikte, akademik bir çalışma hazırlayanların, her alıntının kaynağını tek tek doğrulayarak vermeleri gerekir!)

14-"Allah'ın Kitabı aranızdadır. O konuşan fakat dili olmayan bir konuşmacıdır; tükenmeyen bir hüccettir." (Hutbe: 198)

Kısa açıklama:

Hz. Ali, Kur'an'ın her çağda insanlara hitap eden ilahî delil olduğunu ifade etmektedir.

15-"Kur'an'ın dışı güzel, içi derindir. Onun şaşırtıcı yönleri tükenmez, incelikleri sona ermez! (Hutbe: 198)

Kısa açıklama: Kuran, her okunuşta yeni hikmetler sunan, anlamı bitmeyen bir ilahi kitaptır!

16- “Kur'an'ın zahiri güzeldir, batını derindir; hayret verici yönleri tükenmez, eşsiz incelikleri sona ermez.”

17- "Kur'an'ı öğreniniz; çünkü o sözlerin en güzelidir."

18- "Onu derinlemesine anlayınız; çünkü o kalplerin baharıdır."

 19- "Onun nuruyla şifa isteyiniz; çünkü o gönüllerdeki hastalıkların devasıdır."

20- "Onu güzelce okuyunuz; çünkü kıssaların en faydalısını içerir."

21- "Şüphesiz bu Kur'an aldatmayan en samimi öğütçüdür."

22- "O, sapıklığa düşürmeyen bir rehberdir."

23- "O, haber verdiğinde asla yalan söylemeyen bir konuşucudur."

 Bu sözlerin büyük bölümü Nehcü'l-Belâğa'nın 176. Hutbesinde, bir kısmı ise diğer hutbe ve hikmetlerde yer alır.

24- “Kur'an'a yönelen kimse doğru yoldan sapmaz; onu terk eden hidayeti kaybeder.” (Hutbe: 176)

25- "Kur'an müminin baharı, âlimin ilmi ve kalplerin şifasıdır."

(Hutbe:176)

26-"Kur'an'dan daha zengin kılan bir servet yoktur, ondan mahrum kalmaktan daha büyük bir yoksulluk da yoktur." (Hutbe: 198)

27- "Kur'an'ın emirlerini uygulayın, yasaklarından sakının.” (Hutbe: 183)

28- "Kur'an, geçmişlerin ve geleceklerin haberlerini içinde barındırır." (Hutbe: 158)

29- "Kur'an, insanlar arasında hüküm veren adil bir hakemdir." (Hutbe: 18)

30- "Kim Kur'an'ı kendisine önder edinirse, Kur'an onu cennete götürür."

 Bu anlam, Nehcü'l-Belâğa'daki çeşitli hutbelerde desteklenir! Özellikle de Hutbe 176’nın muhtevasıyla uyumludur!

31- “Kuran, sönmeyen bir nur ve tükenmeyen bir hidayet kaynağıdır!” (Hutbe :198)

32- “Kuran’ın öğretilerinden ibret alan kimse doğru yolu bulur.”

(Hutbe: 110)

33- “Kuran’a sımsıkı sarılın, çünkü o, Allah’ın en sağlam ipidir!”  (Hutbe: 176)

 34- "Kur'an'a uyunuz, onun önüne geçmeyiniz; çünkü o sizi doğru yola ulaştırır." (Hutbe: 176)

35-"Kur'an, hidayet isteyen için en güvenilir rehberdir." (Hutbe: 198)

37-"Kur'an'ı okuyunuz ve onunla amel ediniz; onu sadece dillerinizde bırakmayınız."

Nehcü'l-Belâğa'daki Kur'an'a davet eden hutbelerin genel muhtevası, özellikle 176'nınki böyledir!

38- "Kur'an'ın helal saydığını helal, haram saydığını haram kabul ediniz." (Hutbe: 127)

39- "Kur'an gönülleri dirilten ilahi bir öğüttür." (Hutbe: 127)

 

 40- “Kur'an'a sarılan kimse sapıklığa düşmez; onun rehberliğini kabul eden doğru yoldan ayrılmaz.” (Hutbe: 176)

41- “Kur'an'ın nuruyla yolunu aydınlatan kimse şaşkınlığa düşmez.”

 Bu söz, kaynak olarak Nehcü'l-Belâğadaki Kur'an'ın nur ve hidayetini anlatan Hutbe 198'in muhtevasıdır.

42- “Kur'an Allah'ın kulları üzerindeki en güçlü hüccetidir.” (Hutbe: 183)

Bu anlam Nehcü'l-Belâğa'da da geçmekle birlikte Gurerü'l-Hikem ve Dürerü'l-Kelim gibi rivayet derlemelerinde de yer alır.

Bu üç sözün çok kısa izahı şöyledir:

 “Kur'an hidayet kaynağıdır; ona sarılmak yön gösterir, doğru anlaşılması için ise, düşünmek ve ehil beyan gerekir.”

43- "Kur'an'ı düşünerek okuyunuz, çünkü onda kalpler için ibret vardır." (Hutbe: 176)

44- "Kur'an, kendisine uyanı yüceltir; ondan yüz çevireni ise hüsrana uğratır."

Nehcü'l-Belâğa'daki Kuran tasvirlerinin özeti, özellikle de Hutbe 176 ve 198 ile uyumludur!

 Evet, İmam Ali’nin daha pek çok sözü var. Hatta sadece Nehcü'l-Belâğa'da değil, Gurerü'l-Hikem, Dürerü'l-Kelim, Biḥârü'l-Envâr, el-Kâfî ve Tuḥafü'l-Ukūl gibi kaynaklarda da Kur'an hakkında sözleri naklediliyor. Onlardan bazıları şunlardır:

45-"Kur'an, Allah'ın insanlar üzerindeki sağlam delilidir; onda dinin açıklaması ve hidayetin nuru vardır."

46-"Kur'an'ı kendinize imam edinin; heveslerinizi ona imam yapmayın."

47-"Kur'an'ın en güzel okuyucusu, onu okuyunca Allah'tan korkusu artan kimsedir."

İmam Ali'den rivayet edilen en dikkat çekici sözlerden biri şudur:

48- “Bu Kur'an satırlarda yazılıdır, kendi başına konuşmaz, onu insanlar konuşturur.”

(Nehcü'l-Belâğa, bazı nüshalarda Hutbe 125 veya 158 olarak geçer.) Bu sözün devamında Kur'an'ın doğru anlaşılması için ilim sahibi kimselere ihtiyaç bulunduğunu vurgular.

   Yine buyurur ki:

49- “Kur'an'ın bir kısmı diğer bir kısmını açıklar, onda çelişki yoktur.” Kur'an'ın vasıflarını anlatırken, onun zahirinin güzel, batınının ise derin olduğunu, sırlarının tükenmeyeceğini söyler.

En meşhur nasihatlerinden biri de şudur:

50- “Kur'an'ı öğreniniz; çünkü o sözlerin en güzelidir. Onu derinlemesine anlayınız; çünkü o kalplerin baharıdır.” (Hutbe: 110)

    Bu sözün devamında Kur'an'ın doğru anlaşılması için ilim sahibi kimselere ihtiyaç bulunduğunu vurgular.

Yine buyurur:

51- “Kur'an'ın bir kısmı diğer bir kısmını açıklar, onda çelişki yoktur.” Kur'an'ın vasıflarını anlatırken, onun zahirinin güzel, batınının ise derin olduğunu, sırlarının tükenmeyeceğini söyler.

 

İmam Ali'nin Kur'an'a bakışını özetleyen bazı rivayetler de şöyledir:

52- “Allah'ın kitabı aranızdadır. O konuşan bir kitaptır, dili yorulmaz, evleri yıkılmayan bir binadır, dostlarını yalnız bırakmayan bir izzettir.” (Hutbe: 133.)

53- “Kur'an, Allah'ın sağlam ipidir, apaçık nurudur, faydalı şifasıdır. Ona sarılanı korur, ona tutunanı kurtarır.”

Görüldüğü gibi İmam Ali (as), Kur'an'la amel etmeyi şu sözünde ısrarla vurgular:

“Kur'an satırlar arasında yazılıdır; kendi başına konuşmaz.”

Nahil: 44 ayeti ise Peygamber'in görevinin bu ilkeleri tebliğ edip açıklamak olduğunu gösterir. Birçok âlim bu iki rolü çelişki değil, birbirini tamamlayan bir bütün olarak değerlendirir. İmam Ali'nin yaklaşımı da tam olarak böyledir! Yani demek ister ki; “Kur'an hidayetin kaynağıdır ama onun doğru anlaşılması için Resulullah'ın beyanı ve sahih ilim gerekir.”

Bununla birlikte İmam Ali'nin bu sözü, “Kur'an dışında hiçbir açıklamaya ihtiyaç yoktur” anlamına gelmez. Sözün asıl vurgusu, Kur'an'da çelişki bulunmadığı, ayetlerin birbirini açıkladığı yönündedir. Nitekim İmam Ali'nin “Kur'an'ın bu satırları konuşmaz, onu insanlar konuşturur.” buyruğu dikkate alındığında Kur'an'ın doğru anlaşılması için Resulullah'ın beyanına ve ilim ehlinin sahih açıklamalarına yönelmek yine gerekli görülmüştür.

 Şimdi aktaracağımız şu rivayet İslam kaynaklarında meşhur olarak nakledilir. Rivayete göre İmam Ali, Abdullah b. Abbas'ı Hâricîler ile konuşmaya gönderirken:

- “Onlarla Kur'an üzerinden tartışma, çünkü Kur'an farklı yönlere çekilebilir. Sen bir ayeti öne sürersin, onlar başka bir ayeti getirir. Onlarla Resulullah'ın sünneti üzerinden konuş, çünkü ondan kaçacak bir yol bulamazlar.” diye buyurduğu nakledilir!

Evet, “Bize sizden bir söz ulaştığında...” anlamındaki rivayet de yine İmam Cafer es-Sadık'a nispet edilir ve aynı usûl kaidesini ifade eder! Yani Caferilere göre bir rivayet Kur'an'ın açık hükümlerine aykırıysa kabul edilmez.

 

 

İmam Ali Hakkında Şii ve Sünni Kaynaklarda Ortak Olarak Aktarılan Nokta Şudur:

- “Resulullah'ın vefatından sonra Hz. Ali'nin uzun bir süre boyunca İslam toplumunun birliğini korumaya özen göstermiştir.”

 

 “ALLAH’IN KİTABI BİZE YETER” SÖZÜNÜ İSLAM TARİHİNDE İLK SÖYLEYEN KİM OLMUŞTUR?

 

 Tarihi kayıtlara göre bu söz, ilk olarak İslam tarihinin başlangıcında Resulullah’ın vefatı esnasında “Kırtas” olayı içerisinde yer almıştır.

Şii kaynaklara göre “Kırtas Hadisesi”, Resulullah'ın son vasiyetinin yazıya geçirilmesinin engellenmesi olarak görülür ve Gadir Hum'daki bildirimin bu vasiyetle uyumlu olduğu kabul edilir.

   Sünni kaynaklarda ise İmam Ali'nin “kırtas hadisesi” sırasında: “Bize Allah'ın kitabı yeter” dediğine dair sahih bir rivayet bulunmaz. Aksine birçok Sünni âlim bunun sahabiler arasındaki bir içtihat ihtilafı olduğunu, Resulullah'ın ise tartışma büyüyünce vasiyetini yazdırmaktan vazgeçtiğini aktarır.

 İbn Abbas'tan rivayet edilen bir söz dikkat çekicidir:

   Sahih-i Buhârî'de İbn Abbas'tan rivayet edilen meşhur “Kırtas Hadisesi” rivayeti şöyledir! “İbn Abbas şöyle der:

-“Perşembe günü! Ah o perşembe günü!” Sonra gözyaşları çakıl taşlarını ıslatıncaya kadar ağlar ve şöyle devam eder:

- “Resûlullah’ın hastalığı ağırlaşmıştı. 'Bana Kırtas (yazı malzemesi) getirin, size benden sonra asla sapmayacağınız bir yazı yazayım' buyurdu. Bunun üzerine oradakiler arasında tartışma çıktı. Oysa bir peygamberin huzurunda tartışmak uygun değildi. Bazıları, “Ona ne oldu, sayıklıyor mu? Sorunuz.” dediler. Bunun üzerine Peygamber aynı isteği tekrarladı. Sonra şöyle buyurdu: 'Beni bırakın, içinde bulunduğum hâl, beni çağırdığınız şeyden daha hayırlıdır.' Sonra onlara üç tavsiyede bulundu: Müşrikleri Arap Yarımadası'ndan çıkarın, heyetlere benim ikram ettiğim gibi ikram edin. (Buhari der ki, peygamber üçüncü tavsiyeyi ya söylemedi ya da rivayetçi onu söylemeyi unuttu.)

İbn Abbas, sonra şunu söylüyor:

- “Asıl musibet, Resulullah ile yazdırmak istediği şey arasına girilmesi ve çıkan ihtilaftır.”  (Sahih-i Buhari’nin rivayeti burada tamam oluyor!)

   Konuyla ilgili nakledilen rivayetlerde lafız farklılıkları bulunduğuna dikkat edilmesi gerekiyor! Bazı rivayetlerde “hecere/sayıklıyor” ifadesi geçerken bazı rivayetlerde “Resûlullah'ın hastalığı ağır bastı” lafzı yer alıyor. Bu farklı lafızlar âlimlerce değişik şekillerde değerlendirilmiştir. Bu yüzden ilgili rivayet incelenirken hangi hadis kitabındaki hangi rivayet tariki esas alınıyor buna bakmak gerekiyor.

 

Oradakiler arasında Hz. Ömer b. Hattab ilk olarak: “Bize Allah'ın kitabı yeter” ifadesini kullanmıştır! Bazı âlimlerce Hattab’ın oğlunun bu sözü, o anki bir görüş ayrılığında Kur'an'ın yeterliliğine duyulan bir vurgu olarak değerlendirilir. Ancak bu, zorunlu olarak Kur'an'ın sünnetten bağımsız olarak yeterli görüldüğü anlamına gelmez.

  Bu yorum, daha çok Sünni âlimlerin önemli bir kısmının yaptığı yorumdur.

Asırlardır uzunca tartışılan bu konuyu şöyle özetlemek mümkündür:

   Şii anlayışında, "Hasbunâ Kitâbullâh" (Bize Allah'ın kitabı yeter) sözünün o anda söylenmesi doğru görülmez. Çünkü Resûlullah, "Size bir şey yazdırayım ki benden sonra sapıtmayasınız." buyurmuştur. Şii âlimler, Peygamber'in bu isteğine itiraz edilmesini isabetli bulmazlar.

Sünni âlimlerin büyük kısmı ise Hz. Ömer'in bunu iyi niyetle söylediğini, Resûlullah'ın hastalığının ağırlaştığını düşündüğünü ve Kur'an'ın temel hidayet kaynağı olduğuna güvenerek böyle bir içtihatta bulunduğunu söyler. Onlar bunu bir içtihat olarak değerlendirirler; günah veya kasıtlı bir engelleme olarak yorumlamazlar.

Dolayısıyla, "Hz. Ömer kesinlikle haklıydı." veya "kesinlikle haksızdı” demek, mezhepler arasında ihtilaflı bir meseledir!

 

Eğer sadece metinlere bakarsak, Sahih Buhari'deki rivayette Resûlullah'ın şu sözü açıkça yer alır:

"Bana yazı malzemesi getirin; size öyle bir yazı yazdırayım ki benden sonra sapıtmayasınız."

Bunun üzerine orada ihtilaf çıkıyor ve yazı yazılmıyor.

Burada herkesin üzerinde birleştiği bir nokta vardır: “Resûlullah yazdırmak istemiştir; yazı ise yazılamamıştır”. Bunun nedenini ve sorumluluğunu ise Şii ve Sünni gelenek farklı şekilde yorumlar.

Biz burada bu olayı sadece Sahih Buhari, Sahih Müslim ve diğer erken Sünni kaynaklardaki rivayetler üzerinden, hiçbir mezhep yorumu katmadan, satır satır inceleyebiliriz. Bunu böyle yapmamız, konuyu daha sağlıklı değerlendirmeye yardımcı olur.

 

Yani biz burada yalnızca erken Sünni kaynakları esas alacağız ve mezhep yorumu eklemeyeceğiz. Sadece Buhârî ve Müslim'deki rivayet zincirini özetleyeceğiz.

Peygamberin vefatından kısa bir süre önce, perşembe günü bu olay geçiyor. Kaynaklarda "Hadîsü'l-Kırtâs" veya "Perşembe musibeti" diye anılır. Resûlullah, “Bana yazı malzemesi getirin, size bir yazı yazdırayım, benden sonra sapıtmayasınız” buyuruyor. Orada bulunanlar arasında görüş ayrılığı çıktığı rivayet ediliyor. Bazı rivayetlerde: "Bazıları dediler ki, rahatsızlığı ağırlaştı, yanımızda Allah'ın kitabı var, bize Allah'ın kitabı yeter" dediler. Bunun üzerine tartışma büyüyor. Rivayete göre Resûlullah "Kalkın yanımdan ayrılın" buyuruyor. İbn Abbas daha sonra bu olayı hatırlayıp, "Asıl musibet, Resûlullah ile yazdırmak istediği şey arasına girilmesi ve çıkan ihtilaftır," diyor.

 Buraya kadar anlattıklarımız, Sahih Buhari ve Sahih Müslim gibi erken Sünni kaynaklarda geçen rivayetlerin tafsilatı değil, özetidir. Henüz mezheplerin yorumlarına girmedik.

Bir sonraki adımda, bu rivayetleri Sünni muhaddisler (örn. İbn Hacer, Nevevî, Aynî gibi) ve Şii âlimlerin nasıl değerlendirdiğini de yine metinlere bağlı kalarak ayrı ayrı inceleyeceğiz.

Önce Sünni şerhlerden başlayıp, ardından Şii âlimlerin değerlendirmelerine geçeceğiz.

 Sünni kaynaklarda, örneğin İbn Hacer el-Askalânî (Fethu'l-Bârî'de), Hz. Ömer'in maksadının Resûlullah'a karşı gelmek olmadığını, hastalığın ağırlaştığını görünce meşakkat olmasın diye böyle düşündüğünü aktarır.

    Nevevî de benzer bir çizgide, sahabiler arasında bir içtihat farklılığı yaşandığını söyler. Aynî de olayı sahabe içtihadı çerçevesinde değerlendirir.

   Şii âlimler ise aynı rivayeti esas alarak farklı bir sonuca ulaşırlar. Resûlullah’ın “Size bir yazı yazdırayım ki benden sonra sapıtmayasınız” talebinin yerine getirilmediğini, bunun önemli bir kayıp olarak gördüklerini ifade ederler. Yani rivayet büyük ölçüde ortak, fakat yorum farklıdır.

Yalnızca Sahih Buhari'deki metin üzerinden gidecek olur isek, önce Resûlullah'ın sözü şöyle rivayet ediliyor:

- “Bana yazı malzemesi getirin, size bir yazı yazdırayım ki ondan sonra sapıtmayasınız.”

   Devamında rivayette oradakilerin ihtilafa düştüğü belirtiliyor. Rivayetin bazı varyantlarında “Bizim yanımızda Allah'ın kitabı var, bize Allah'ın kitabı yeter” ifadesi geçiyor, fakat kimin söylediği bazı varyantlarda açık bazı varyantlarda ise isimsizdir. Ardından tartışma ve sesler çoğalınca Resûlullah “Yanımdan kalkın” buyuruyor.

    Buhari'de bu hadisin sonunda İbn Abbas'ın şu değerlendirmesi yer alıyor:

- “Asıl büyük musibet, Resûlullah ile o yazıyı yazması arasına girilmesidir.”

Şu ana kadar anlattıklarımız Buhari'deki rivayet metninin özeti ve Türkçe tercümesidir!

Şimdi de sadece Sahih Müslim'deki rivayeti yine metin açısından inceleyeceğiz. Müslim'de de İbn Abbas'tan rivayetle benzer şekilde: “Bana yazı malzemesi getirin, size sapıklığa düşmeyeceğiniz bir şey yazdırayım” buyuruluyor. Ardından mecliste ihtilaf çıktığı aktarılıyor. Müslim'de de bazı rivayetlerde "İnne Resûlallâhi qad hecera/Şüphesiz Resulullah sayıklıyor" lafzı geçiyor. Bu lafız etrafında tarih boyunca farklı açıklamalar yapılmıştır. Nihayetinde tartışma büyüyor ve Resûlullah yazı yazdırmıyor. Böylece Müslim'deki rivayet de sonuç olarak Buhârî'dekine benziyor. Şu aşamada ortak noktalar şunlardır: “Resûlullah yazı malzemesi istemiş, maksadının ümmetin sapmaması için bir rehberlik bırakmak olduğunu belirtmiş, mecliste ihtilaf çıkmış, yazı yazılmamış ve İbn Abbas bunu büyük bir kayıp olarak nitelemiş.”

   Bu çerçeveyi netleştirdikten sonra şimdi de Buhari'deki farklı rivayet yollarını tek tek metinleriyle inceleyeceğiz.

 Şimdi Sahih Buhârî'deki aynı olaya ait farklı rivayet yollarını görelim:

    Bir rivayette İbn Abbas'tan nakille Resûlullah yazı malzemesi istiyor ve ümmetin sapmaması için bir yazı yazdıracağını belirtiyor. Başka bir rivayette “Yanımızda Allah'ın kitabı var, bize Allah'ın kitabı yeter” ifadesi geçiyor; bazı varyantlarda bu söz Hz. Ömer'e nispet ediliyor. Ardından ihtilafın büyüdüğü, “İnsanlar ihtilafa düştü, sesler yükseldi, tartışma çoğaldı” deniyor. Resûlullah bunun üzerine “Yanımdan kalkın” buyuruyor. Bu rivayet yollarında da yazının yazıldığına dair bir ifade gelmiyor.

   Diğer bir rivayette de İbn Abbas “Bütün musibetlerin en büyüğü, Resûlullah ile yazdırmak istediği yazı arasına girilmesidir” diyor. Ortak iskelet aynı şekilde korunuyor. Resûlullah yazı yazdırmak istiyor, bir ihtilaf çıkıyor, yazı yazılmıyor ve İbn Abbas bunu büyük bir kayıp olarak değerlendiriyor.

Bir sonraki adımda sadece bu rivayetlerin lafız farklılıklarını karşılaştırıp İbn Hacer'in “Fethu'l-Bârî” deki açıklamalarını da metne bağlı kalarak tek tek inceleyeceğiz.

Şimdi İbn Hacer el-Askalânî'nin “Fethu'l-Bârî” deki açıklamalarını şöyle özetleyebiliriz:

- “İbn Hacer, Resûlullah'ın yazı malzemesi istemesini gerçek bir emir olarak kabul ettiğini, fakat yazdırılacak metnin rivayette belirtilmediği için içeriği hakkında kesin hüküm vermediğini söyler. “Bize Allah'ın kitabı yeter” sözünü söyleyenlerin amacının Resûlullah'a karşı gelmek değil, hastalığın ağırlığını görünce onu yormamak düşüncesi olduğunu ekler. Meclisteki ihtilafı olumlu görmez ve Resûlullah'ın “Kalkın yanımdan gidin” buyruğuyla meclisi sonlandırdığını belirtir. Yazının daha sonra yazdırılmamasını ilahî takdir olarak yorumlar. İbn Abbas'ın “asıl musibet” sözünü büyük bir üzüntüyle söylediğini kabul eder.

 (Bu yorumlar rivayet metninin kendisi değildir elbette!)

Şimdi de İmam Nevevî'nin Sahih Müslim şerhi üzerinden gidelim. Nevevî, Resûlullah'ın “Bana yazı yazdırın” buyruğunu gerçek bir talep olarak kabul eder; fakat yazdırılacak metnin içeriğinin rivayetlerde açıklanmadığını, bu sebeple kesin bir içerik belirlenemeyeceğini söyler. “Bize Allah'ın kitabı yeter” sözünün Resulullah’a muhalefet kastıyla söylenmediğini, aksine rahatsızlığın ağırlığını görünce yazı yazdırmanın o anda gerekli olmadığı kanaatiyle hareket ettiklerini belirtir. Meclisteki ihtilafı uygun görmez, Resulullah’ın huzurunda tartışılmasını doğru bulmadığını ifade eder ve “hecera/sayıklıyor” lafzının Resulullah hakkında yakışıksız bir anlamda anlaşılmaması gerektiğini vurgular, hastalığın şiddeti arttı şeklinde yorumlar. Genel sonucu olarak da meselenin sahabeler arasında bir içtihat ihtilafı olduğunu, Resulullah’a karşı kasti bir itiraz olarak değerlendirilmediğini söyler.

    Bu yaklaşım, İbn Hacer’in yorumu ile benzeşir. Her ikisi de Hz. Ömer’in niyetini iyi niyetli bir içtihat olarak yorumlar! Resulullah’ın huzurundaki tartışmayı uygun görmez ve yazının yazılmamasını farklı gerekçelerle açıklar.

 Şimdi de Şii Alimlerin Değerlendirmesini, Kendi Klasik Kaynaklarına Atıfla Özetleyelim:

    Şii âlimler rivayetin temel metnini büyük oranda kabul eder ama şu noktalarda farklı sonuca varırlar:

1- “Resûlullah'ın emrinin bağlayıcı olduğunu ve yazı malzemesinin getirilmemesinin uygun olmadığını söylerler.”

2- “İbn Abbas'ın “Büyük musibet” sözünü önemli bir delil olarak görürler.”

3- “Resûlullah'ın Hz. Ali'nin liderliği veya Ehl-i Beyt'in rehberliği konusunda bir yazılı vasiyet bırakmak istediğini, diğer rivayetlerle birlikte düşünürler.”

4- “Bize Allah'ın kitabı yeter” sözünü Resûlullah'ın talebinin önüne geçirilmiş bir söz olarak değerlendirirler.”

5- “Kur'an'a bağlılığı elbette esas kabul ederler, fakat Resûlullah'ın emri söz konusuyken Kur'an'ı gerekçe gösterip onun önüne geçirmeyi isabetli bulmazlar!”

 6- “Şii literatürde Kuran’ın en yüce ölçü olduğu kabulüyle birlikte, İmam Cafer Sadık’a nispet edilen “Size bizden bir söz ulaşırsa onu Allah’ın kitabına arz edin” ilkesi de yine Kuran’ın en yüce ölçü olduğunu gösterir, ancak Ehl-i Beyt’in sahih açıklamalarının Kuran’a aykırı olmayacağı kabul edilir.”

    Yani Şii yaklaşım Kuran’ı dışlamaz. Aksine Kuran, resulün beyanı ve güvenilir ilim ehlinin açıklamaları birlikte anlaşılmalıdır der. Böylece hem Sünni hem de Şii gelenekte, Buhari ve Müslim’deki olayın vuku bulduğu kabul edilir! Fakat değerlendirme ve yorum, farklılık gösterir.

 Şii âlimlerin kısaca delil özeti şöyledir:

A-   Resûlullah'ın emri esastır. Haşr:7'de geçen “Peygamber size ne

 verdiyse onu alın ve sizi neden sakındırdıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun, kuşkusuz, Allah’ın azabı çok çetindir!” ayetini delil getirip Resûlullah'ın “Bana yazı malzemesi getirin” emrinin yerine getirilmediğini söylerler.

B-   İbn Abbas'ın “En büyük musibet” sözünü önemli bir işaret olarak

 görürler.

C-   Resûlullah'ın vefatından sonra Ehl-i Beyt'in rehberliği

 meselesinin bu olayla yakından ilişkili olduğunu savunurlar.

D-  Kur'an'a bağlılığı elbette esas kabul ederler, fakat Resûl'ün emri

 varken “Kur'an yeter” diyerek o talebi geri çevirmeyi isabetli bulmazlar.

E-    İmam Cafer es-Sadık'a nispet edilen ilke şudur: “Size bizden bir

 söz ulaşırsa onu Allah’ın kitabına arz edin!” Şii âlimler bu ilkeyi Kur'an'ın en üstün ölçü olduğu, fakat sahih sünnetin ve Ehl-i Beyt'in sahih açıklamalarının Kur'an'ın doğru anlaşılması için gerekli olduğunu ifade ederler.

Sonuçta Şii yaklaşım Kur'an'ı dışlamaz; aksine Kur'an'ın yanında

 sahih sünnetin ve Resul'ün beyanının da vazgeçilmez olduğunu söyler.