MÜSLÜMANLARIN BİRLİĞİ VE YENİ BİR İSLAM MEDENİYETİNİN İNŞASI İÇİN İHTİYAÇLAR VE ÇÖZÜMLERİ!
“Müslümanların birliği” nden kastedilen şey, genel anlamı ile bir işte Müslümanların dayanışma, yardımlaşma, vahdet, tek yönlülük, görüş birliği sağlama ve empati yapmasıdır.
Birlik ya da vahdet hareketinin birtakım özellikleri vardır. O özelliklerden birisi de “tek hedefe” varmak için o hareketin tek yönlü olması veya tek yönünden faydalanılması gerektiği hususudur. Dolayısıyla birlik ve vahdet, ayrışmayı yakınlaşmaya, perakendeciliği toptancılığa ve görüş ayrılığını görüş birliğine dönüştürmektir.
Kısacası birlik; ortaklaşa bir hedefi belirleyip ona ulaşmak için belirli bir yolu seçmede ittifak etmek ve bunun sonucu olarak da birlikten “yükselişe” geçmektir!
Gelenekçi Müslümanlar arasında birliğin kaynağı vahiy ve sünnettir, ihtilafın kaynağı ise Müslümanların kendisidir. Bu ikisinin tarihi, İslam’ın ortaya çıkış tarihi kadar uzak bir geçmişe sahiptir.
Kısacası, gelenekçi Müslümanlar arası ihtilafın kaynağı nereden gelirse gelsin, sonuçta onlar “Sünni ve Şii” diye iki ana guruba ayrıldı. Bu iki ana guruba mensup Müslümanların önemli bir kesiminin algısındaki Müslümanlık, ilkeler ve değerler üzerine yükselmiş, ilmi, irfani, ahlaki ve entelektüel derinlik taşıyan bir yapılanmadan daha çok, “ritüel” ve “adetleri” esas alan sığ ve yüzeysel bir anlayış üzerine tesis edilmiştir. Bu yüzdendir ki Sünni ve Şii dünyasının büyük çoğunluğu müntesiplerini akıl, ilim ve düşünceye değil, “itaat” ve “biat” a davet ederler.
Belli ki bu tür insanlar için din, ilke ve değerler bütünü değildir. Bu çevreler, ayakları altına aldıkları bu ilke ve değerleri ve yine işledikleri bunca cinayetleri, birtakım ritüel (ayin) ve adetlerle örtmeye çalışıp yaptıklarını maskelendirmeye uğraşmaktalar.
İlke ve değerlerin esas olmadığı yerlerde, kaçınılmaz olarak o boşluk, ritüel ve adetler ile doldurulacaktır. Böylece de bunları esas kabul edenler, dinin bunlardan ibaret olduğu inancına sahip olma mecburiyetinde kalacaklardır!
- “Ritüel ve adetleri dinin bizatihi kendisi ve tamamı olarak telakki eden bu zihniyet, bu konuda derinleşip hassasiyet kazandıkça, ritüel ve adetlerini kutsama hastalığına yakalanacaklardır. Böyle bir hastalığa yakalananlar ise, sonraki aşamada onunla aynı ritüel ve adetleri paylaşmayanları öteki olarak görmek marazına yakalanacaklardır. İşte bu marazın adı “mezhepçilik”, kaçınılmaz sonu ise “tekfircilik” tir! Mezhepçilik ve tekfircilik hastalığından kurtulmanın yegâne yolu ise, İslam’ın önermiş olduğu ilkeler ve değerlere geri dönmektir.”
İslamî Birliğin Arka Planı
“İslami Birlik” meselesinin arka planında gönül bağlılığı vardır. Bu, biz Müslümanlara birçok fırsatlar sunar. İçsel ve hissi bilgiler ile geniş mütalaalar sayesinde Müslümanlar arasındaki birbirinden farklı kültür ve inançları tanıma fırsatı verir. Kendi kültüründen olmayan diğer Müslümanların bakış açısıyla olaylara bakmayı öğretir. Bu önemli tecrübeler bir taraftan Allah katından insana belirsizlikleri gidermesi için verilmiş bir bağış iken, diğer taraftan da farklı görüşten insanlarla gönül birliği içinde olmayı öğretir.
“İslami birlik”; inançsal, aklî ve fıtrî gibi asil delillere binaen canlı ve pratik anlamlarla da değerlendirilebilir. Bu durum, İslam tarihi alanında, özellikle de bu tarihin başlangıcıyla irtibat halinde olmakla beraber İslam dünyası tarihinin en seçkin kısmı da sayılabilir!
İslam tarihinin ve özellikle de İslam’ın ilk dönemlerinin, kültür, siyaset, sosyal yaşantı ve ekonomimiz üzerindeki etkisi açıktır! Günümüzde meydana gelen olaylar dahi 14 asır önce vuku bulan olayların devamı niteliğindedir.
Bizler, bugün dahi Müslümanların tarihini oluşturanlardan biri olan ve iniş çıkışları bulunan, Osmanlı dönemi ve komşuları İran ve diğer topluluklar gibiyiz! O dönem İslam topluluklarının çözmesi gereken ve bize ağır maliyetler yükleyen, ama bir türlü çözmeyi ihmal edip ya da çözemedikleri ve bizlere miras bıraktıkları birtakım problemlerle karşı karşıyayız. Bu problemlerin en başında geleni, kesinlikle “İslami Birlik” meselesidir! Hiç kuşkusuz İslami metinlerin tümünde açık ya da üstü kapalı bir şekilde Müslümanlar birliğe davet edilmiş, ayrılık ve ihtilaflardan sakındırılmıştır!
En eski siyasi ve itikadi edebiyatımızda ve yine fıkhi ve kelami metinlerimizde ve keza günümüzde kaleme alınmış metinlerde geniş bir şekilde bu konuya yer verilmiştir! Bundan dolayı biz, daha fazla açıklamada bulunmayacağız ve meraklısı olanların o kaynaklara müracaatta bulunmalarını istirham edeceğiz!
Medeniyet’ e Gelince
“Medeniyet” ten maksat; bir milletin ya da devletin en yüksek dereceden ermiş olduğu servet, bolluk ve mutluluktur. Dünyayı ve çağın icaplarını fark etmek için gerekli donanımdır. Bilim ve teknolojide ileri gitmektir. Ve yine maddi ve manevi kültürde gelişmiş olmaktır!
İslamiyet doğduğu zaman insanlık “medeniyet” dediğimiz güzellikten pek de nasibini almamıştı! Bundan dolayı olsa tarihçiler İslam’dan önceki devire, “cahiliye devri” adını vermişlerdir!
İslam geldikten sonra ona iman eden her kesi, bilim, adalet, eşitlik ve insan hakları gibi güzelliklerle tanıştırdı. İslam’ın içinde çağdaşlaşmak ve modernleşmek olduğundan Müslümanlar dinlerinin ruhuna uygun hareket ettikleri zaman çağdaş ve modern olmuş, medeniyette diğer milletlere örneklik teşkil etmişlerdir!
“Kuran” kelimesinin bir anlamı da “okumak” tır. Hz. Peygamber (sav)’e ilk inen ayetin de “Oku” (Alak: 1-5) emri olduğunu düşünürsek, cehaletin üzerine ne büyük bir ışık saçıldığını kolayca anlarız! Yine Kuran “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer: 9) manalı sorusu ile insanların açıkça bilim yarışı içinde olmalarını istemektedir!
Buna dayalı olarak Hz. Muhammed (sav) de şöyle buyurmuştur:
- “İlim, her erkek ve kadının üzerine farzdır!” (Mışkatu’l- Mesabih, M. İbn. Abdullah el- Hadib Tebrizi, Beyrut 1985),
- “İlim Çin’de dahi olsa alınız!” (Beyhaki, Şuabu’l- İman, c.2, s. 254, Beyrut 1990),
- “En faziletli sadaka, Müslümanın ilim öğrenip sonra onu Müslüman kardeşine öğretmesidir!” (El- Fethu’l- Kebir, c.1, s. 210),
- “İlim öğrenmek için yola çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır!” (Ebu İsa et-Tirmizi, Sünen-i Tirmizi, çev. Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul 1975, IV, s. 398),
- “Peygamberler ne bir altın ve ne de bir gümüş miras bırakmamışlar, ancak ilmi miras bırakmışlardır. İşte o mirasa konan, sonsuz haz ve nasip almış demektir.” (Riyazu’s- Salihin ve Tercümesi, Muhyiddin Nevevi, c.3, s. 7-8 vd.)
- “Allah beni sizlere bir muallim (Öğretici) olarak gönderdi.” (İbn. Mace, Sünen, Mukaddime, Nr. 229) Bu sözü söylemekle de Hz. Peygamber (sav), kendisinin de insanları eğiten bir eğitici olduğunu belirtmiştir!
Nitekim hayatı boyunca bize eğiticilik görevini yapmıştır. Bedir savaşında esir olarak karşı taraftan ele geçen her kimse için 4000 dirhem kurtuluş akçesi taktir edilmişken, okuma yazma bilenlerden her biri Medineli 10 Müslümana bunu öğretme karşılığında hürriyetlerine kavuşmuşlardır! Böylece ilk okuma-yazma seferberliği de bu şekilde başlamıştır!
Nitekim Resulullah’ın (sav) hayatına baktığımızda 23 yıllık peygamberlik döneminde insanları eğitmek, öğretmek ve doğru yola getirmek için yoğun bir çaba içerisinde olduğunu müşahede etmekteyiz!
Kuran’da 750 ayetin eğitim-öğretim ve araştırmaya teşvik ettiği gerçeğinin bilincinde olan Müslümanlar daha ilk zamanlarda bilim ve teknolojide araştırma hamleleri yapmışlardır. Allah’ın ilim sıfatının, Kuran ve sünnetin gereğini yerine getirmişlerdir!
Hicretten önce Mekke devrinde eziyet ve işkence devri olmasına rağmen Hz. Peygamber (sav) eğitim ve öğretim faaliyetlerini çoğu zaman gizlice evlerde toplanıp yapıyordu.
Hicretle birlikte Medine’ye varır varmaz burada bir mescit inşa ettirdi. Bu mescitte namaz için bir bölüm, eğitim- öğretim faaliyetleri için “Suffa” denilen ayrı bir bölüm ve Hz. Peygamberin (sav) ailesi için de üçüncü bir kısım yapılmıştır.
Eğitim ve öğretim hizmetlerine ayrılan “Suffa” bölümünde bizzat Hz. Peygamber (sav) dersler veriyordu. Okuma-yazmayı ve diğer ilimleri öğrencilere öğretmek için Ubade b. Sabit ve Sa’d b. As gibi zevatı öğretmenlik ile görevlendirmiştir!
Hz. Peygamber (sav) bir yandan bilenlerin bildiklerini bilmeyenlere öğretmelerini emrederken, diğer yandan da ihtiyaç duyulan bölgelere öğretmenler göndermiştir. Böylece eğitim ve öğretimde bizzat kendisi Müslümanlara örnek olmuştur!
Çalışma konusunda da Kuran-ı Kerim’de pek çok ayet bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı şunlardır:
- “Namaz bitince yeryüzüne dağılın, Allah’ın fazlından nasip arayın. Allah’ı da çokça zikredin. Böylece umulur ki kurtuluşa erersiniz!” (Cuma:10)
Bu ayette insanların Allah’a karşı olan kulluk vazifesini yerine getirdikten sonra yeryüzünde dağılarak çalışıp, rızıklarını elde etmeler istenmektedir!
Ayetin sonundaki “Kurtuluşa ermek” cümlesi, insanların ancak Allah’a karşı vazifelerini yerine getirmek ve çalışmalarıyla mümkün olacağını açıkça vurgulamaktadır!
Yüce Allah, kâinatı insanın faydalanması için yaratmıştır! Hayvanlar, bitkiler, su kaynakları, yer ve gök yüzü, canlı ve cansız tüm varlıklar insanların ihtiyaçlarını karşılamak için var edilmiştir! Fakat ihtiyaçlarını karşılamasını da onun çalışıp kazanma şartına bağlamıştır! Bundan dolayı:
- “İnsan için ancak kendi çalıştığının karşılığı vardır. Onun çalışması değerlendirilecek. Bu çalışmasından dolayı en değerli ücret ile ödüllendirilecek” (Necm: 39-41) denilmiştir.
Kuran, çalışmayı ve dünyadaki nasibini aramayı emrederken mal ve para sevgisinin esiri olmamaya dikkat çekmiştir:
- “Karun Musa’nın milletindendi. Fakat vatandaşlarına karşı insafsızca hareket ediyordu. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Milleti ona şöyle diyordu: O kadar böbürlenme! Zira Allah böbürlenenleri hiç sevmez. Allah’ın sana vermiş olduğu nimetlerle ahiret yurdunu da kazanmaya çalış, bu dünyadaki nasibini de unutma. Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi sen de iyilik yap. Yer yüzünde aşırılıktan sakın, zira Allah aşırı hareket edenleri sevmez.” (Kasas: 76-77)
Öyleyse insan, belli bir ölçü ve denge içinde çalışarak dünyadaki nasibini aramalıdır!
Esasen İslam dini, dünya ile ahiret arasında denge kuran bir dindir. Bu denge insanın ahiret adına dünyayı, dünya adına da ahireti ihmal etmesine engel olur. İnsan hem dünyayı hem de ahireti kazanmak için çalışacaktır. Ancak uygulamada dünya ile ahiret arasında sağlıklı bir dengenin her zaman kurulduğunu söylemek mümkün değildir! Özellikle ahiretin ebediliğini ve dünyanın geçiciliğini vurgulayan ayetlerin, dünyanın önemsiz olduğu şeklinde anlaşılması; dünyanın terk edilmesi gerektiği gibi yanlış bir çıkarıma yol açmış, bu da çalışma dünyamızda bazı olumsuzlukların çıkmasına sebep olmuştur!
İslam inancında ebedi olan ahiret alemidir! Ama ebedi olanın kazanılması, geçici olan bu dünyada gerçekleştirilecek çalışma ile mümkün olmaktadır. Başka bir deyişle ahiretin ihyası, dünyanın imarı ile mümkündür! Bunun için Kuran-ı Kerim’de:
- “Herkesin kurtuluşu çalışmasına bağlıdır” (Tur:21) denilmiştir.
Herkes kendi çalışmasından ve yaptıklarından sorumludur. Bu konuda Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır.
- “Herkesin kazancı ancak kendisine aittir. Kimse başkasının günahını çekmez.” (Enam:164)
Yüce Allah Peygamberlerinin dahi örnek çalışanlar olmalarını istemiştir. Davud Nebiye hitaben şöyle buyurmuştur:
- “Zırhlar imal et ve ilmeklerini iyi ayarla. İyilik yap, zira ben bütün hareketlerinizi görmekteyim.” (Kaf:11)
Mülk Suresinde ise şöyle buyurmaktadır:
- “Yerin geniş köşelerinde gezip dolaşınız, Allah’ın ihsan ettiği rızıklardan yiyin ve O’na döndürüleceksiniz.” (Mülk: 15) Görüldüğü üzre yeryüzünde rızkın araştırılarak bulunup yenilmesi konusuna vurgu yapılmaktadır!
İmam Ali (as) da şöyle buyurmaktadır:
- “İlim maldan hayırlıdır. İlim seni korur, malı ise sen korursun. İlim harcandıkça artar, mal ise harcandıkça eksilir!”
Kuşkusuz İslam medeniyetinin dinamik kaynağı Kuran-ı Kerim’dir! Bu konuda Fransa’nın ünlü tarihçilerinden Theophile Lavallee “Histoire de la Turquie” ismindeki eserinin 1859 Paris basımının birinci cildinin 132. Sayfasında Kuran’ı Kerim’i İslam medeniyetinin membaı gösteren fikrini şöyle anlatır:
- “Hazreti Muhammed Arabistan’ı medenileştirmiştir; çünkü din, ahlak, kanun ve cemiyet gibi esasların bila istisna hepsi, bütün hukukun membaı ve her türlü vazifenin menşei olan Kuran’ın muhtelif surelerinde tam olarak mevcuttur. Bütün İslam cemiyeti tamamıyla işte ondan zuhur etmiştir!” (İsmail Hami Danişmend, Garb Menba’larına göre Garb ilminin Kuran’ı Kerim hayranlığı, Hareket Yay. İstanbul 1967, s. 41-42)
Fransız hukukçularından ve Akademi azasından (Victor İmberdis) in, “Mahomet et I’Islam” (Muhammed ve İslam) ismindeki eserinin 1876 Paris baskısının 89. Sayfasında şu mülahazalara tesadüf edilir:
- “Acaba hangi nedenlerden dolayı Arap kavmi Hazreti Muhammed devrinde bütün dünyaya hâkim dinler vaziyetinde bulunan Hıristiyanlıkla Yahudiliği katiyen kabul etmek istememiştir?
Bu vaziyet karşısında varabileceğimiz yegâne netice şudur: “Kuran’dan çıkan medeniyet amili, çöl müşrikliğinin uzun zaman hâkim olduğu şu yeryüzünü medenileştirebilecek yegâne amil oluşuydu.” (Danişmend, a.g.e., s.42-43)
Tarihte parlak bir İslam medeniyetinin varlığı her kes tarafından bilinen bir gerçektir! Bilhassa VIII asırdan XIII asrın sonlarına kadar bu parlak İslam medeniyeti zirvede olmuştur. İslam dünyası bilim, sanat, kültür, ticaret ve düşünce konularında en ileri seviyeye ulaştığı gibi, bütün dünyaya bu konularda ışık saçtığı gerçeğini de herkes kabullenmektedir! Zaten İslam dini bütün insanlık için parlak bir gelecek ön görüyor ve insanlardan bunun için çalışmalarını istiyor! Bu nedenle Hz. Peygamber’den önce, yaşadıkları devre “cahiliye dönemi” denilen bir toplumu kısa zamanda en medeni bir toplum haline getirmiştir!
İslam medeniyeti münakaşa götürmez bir gerçektir. Alman, Fransız, İtalyan ve Avrupalı milletler tarafından İslam medeniyetine dair sayılmayacak kadar çokça eserler yazılmıştır. Şayet Kuran ve hadislere dayalı gerçek, yüce ve ileri bir İslam medeniyeti mevcut olmasaydı, İslam’a saldırıları ile tanınanlar da dahil olmak üzere Avrupalı bilginler asla İslam medeniyet ve tarihinden bahsetmez ve onu diğer medeniyetler ile karşılaştırıp özelliklerini belirtmeğe çalışmazlardı! (Şekip Arslan. Müslümanların gerileme sebepleri, çev. Abdulvehhab Öztürk, Ankara 1985, s.96)
Daha açıkçası İslam medeniyeti, umumi tarihi süsleyen ve parlak eserler ile sicilleri doldurup taşıran bir medeniyettir!
İslam dünyasının orta çağ Avrupa’sına nasıl tesir ettiği, alim ve araştırmacılar tarafından tetkik edilmiş ve bu tetkiklerin neticeleri birçok ilmi kitap ve makalelerde yayımlanmıştır.
XIII. yüzyılda Batı’da el-Kindi ve Farabi’nin eserleri, XIV. Yüzyılda İbn-i Sina ile İbn-i Rüşd’ün eserleri ve XV. Yüzyılda İbn-i Rüşd’ün eserleri okunuyordu. (İsmail Hakkı İzmirli, İslam Mütefekkirleri ile Garb Mütefekkirleri Arasında Mukayese, sad. Süleyman Hayri Bolay, Ankara 1973, s. 9)
İngiliz filozofu Roger Bacon ile Alman filozofu Büyük Albert’in en fazla faydalandıkları eser, Aristo’nun “Organon” adlı kitabı üzerine Farabi’nin yazdığı şerhidir. (İzmirli, a.g.e., s.9)
Bir zamanlar İslamiyet’in bilgi ile bağdaşmayacağını ispat etmeye çalışan Ernest Renan, (Ernest Renan, L’islamisme et La secience, Paris 1883. Bu konuda Ernest Renan’a birçok reddiye ve itirazlar yazılarak Renan’ın “İslam ile bilginin bağdaşmayacağı fikri” çürütülmüştür. Cemalettin Afgani Journal des Debats’ya dikkate değer bir mektup gönderdi. Kazan Müftüsü “İslam ı Progress” isimli bir kitap yazdı ve yine Namık Kemal “Renan Müdafaası” nı kaleme aldı. 19 Mart 1883 tarihinde Sarbonne Üniversitesinde verdiği bir konferansta uzun asırlar boyunca bilginin ancak Müslüman memleketlerinde geliştiğini ve Müslüman mütefekkirlerin orta çağdaki Avrupa’nın fikir hayatına büyük ölçüde tesir ettiklerini kabul etme mecburiyetinde kalıyor) diyor ki: “Evet, 775 senesinden on üçüncü asrın ortalarına kadar Müslüman memleketlerinde pek çok bilginler ve fikir adamları yetişmiştir.”
On birinci asırdan sonra, Afrikalı Constantin, memleketinin ve devrinin en yüksek bilgisine sahipti. Çünkü Müslümanların elinde tahsil görmüştü. 1130 ile 1150 seneleri arasında Toledo’da Baş Piskopos Raymond’ un idaresinde kurulmuş olan bir tercüme Kolejinde Arap bilgisinin önemli eserleri Latince’ ye tercüme edilmişti. On üçüncü asrın ilk senelerinde Arap Aristo’su Paris Üniversitesinin ilk muzaffer adımını atıyordu!
Yükseliş devrinde İslam- dolayısıyla bütün dünyanın- kumanda liderliği; iman, akide, amel, ahlak, terbiye, ruh nezafeti, üstün yaşayış, kemal ve itidal bakımından Hz. Muhammed’in eşsiz bir mucizesi olan “mümtaz şahsiyetler” in elinde bulunuyordu. Çünkü Hz. Muhammed onları bir kuyumcu gibi işleyerek İslam potasında eritti….
Hz. Muhammed’in yetiştirmiş olduğu şahsiyetler, din ile dünyayı birbirine kaynaştırma bakımından üstün bir numune ve eşsiz bir ölçü idiler. Her biri önderlik ve rehberlik vazifesini deruhte edebilecek seviyede idi. İnsanların önüne düşüp yol gösteriyorlardı. Birer hâkim idiler. İnsanların meselelerini çözüyorlar ve aralarında adalet ve ilimle hükmediyorlardı…
Hz. Muhammed’in terbiyesinden geçen fertlerin bu ruh yapıları medeniyete, yönetim biçimine, insanların ictimai ve ahlaki davranışlarına girerek yeni bir medeniyetin mayasını yoğurmuştu. Ruhla madde arasında herhangi bir düşmanlık, dinle yönetim arasında herhangi bir çatışma, dinle dünya arasında herhangi bir ayrılık, menfaatler ve prensipler arasında herhangi bir çelişme, ahlak ve arzular arasında herhangi bir uyuşmazlık, zümreler arasında herhangi bir çatışma ve arzularda en küçük bir taşkınlık görülmüyordu. (Ali el- Haseni en- Nedvi, “Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti”. Çev. Mehmet Süslü, İstanbul, 1978, s. 234-235)
İşte bu durum, parlak bir medeniyetin sağlam temelini atmıştır!
İslam’ın parlak dönemleri için gerek Müslüman ve gerekse gayri Müslim bilim adamları tarafından çok övücü sözler söylenmiştir. Fakat biz burada onların tümünü aktarma imkanına sahip değilizdir!
Medeniyet İnsanlığın Müşterek Ürünüdür
Medeniyet, yalnızca bir millet, bir toplum veya bir ülkenin ürünü değildir! Medeniyetin kuruluşunda, gelişmesinde ve bugünlere kadar gelişinde tarih boyunca bütün insanların alın teri vardır.
Tarihin her döneminde yaşayan insanlar bilim ve teknolojinin gelişimine kendi güçleri nispetinde katkıda bulunmuşlardır. Böylece medeniyet zincirinin halkalarını müşterek bir şekilde oluşturmuşlardır! Bu nedenle ilerleme veya gerileme bir topluma, bir dine veya bir ülkeye mal edilemez.
Her toplum, her millet ve de her din mensubu olan kimselerin, medeniyetin gelişmesine katkıda bulunduğu inkâr edilemez. Bunların aralarında müşterek çalışmalar, dayanışma, bilim ve teknolojik alış-verişler sürekli vuku bulmuştur!
Bu bağlamda Müslümanların kurdukları parlak İslam medeniyetinde diğer toplumların ve din mensuplarının geçmişten getirdikleri bir alt yapı vardır. Aynı şekilde bugünkü Avrupa medeniyetinin gelişimine de İslam medeniyetinin çok büyük katkısı olmuştur.
Aslında Batı medeniyeti Müslümanların kurduğu parlak medeniyetin bir devamı niteliğindedir! Müslümanlardan bilim ve teknolojiyi alabilmek için Batılı bilim adamları çok emek vermişlerdir. Okullarında okumuşlar, eserlerini tercüme etmişler, onlar gibi olmaya özen göstermişlerdir.
Ancak Müslümanlar, dinlerinin kendilerine yüklediği “çalışma, ilerleme ve iki dünya refahına kavuşma” görevini yerine getirmekle yükümlüdürler. İslam, duraklama ve gerilemeyi kabullenmez; devamlı ilerlemeyi ister!
Müslümanlar kurdukları medeniyet ile diğer dünya milletlerine de ışık saçmışlardır. Kendilerinde olmayan bilgileri buldukları her yerden alarak kendi birikimleriyle birleştirmek suretiyle geliştirmiş, yenilikler getirmiş, medeniyetler kurmuş ve bütün insanlığa faydalı olmuşlardır. Günümüz Avrupa’sındaki olumlu gelişmeler Müslümanların dünkü yaptıklarının bir devamıdır!
Geçmişteki Müslümanlar parlak bir İslam medeniyeti kurarak ve dünyanın istifasına sunarak kendilerine düşen görevleri yerine getirmişlerdir. Önemli olan bugünkü Müslümanların bir uyanış ve silkinişle bu konudaki kendilerine ait görevleri yerine getirmeleridir. Onlar görevlerini yapmışlar, bizler de üzerimize düşeni yapmalıyız!
Yeni Bir İslam Medeniyetinin Tesisi Kaçınılmazdır!
İslam dünyasının yeni bir İslam medeniyetinin İnşasına her zamankinden daha fazla muhtaç olduğu ve onu gerçekleştirmek için çözüm yolları bulması gerektiği her kes tarafından bilinen bir gerçektir!
Milletlerin ilerlemesinde veya gerilemesinde sadece ırkî yahut coğrafî şartları veya yalnızca dini gerekçe göstermek dar ve tek yanlı görüştür! Bunun çok yönlü sebepleri vardır. Bu nedenle İslam dünyasının geri kalışını veya bir devirlerde ileri gitmiş olmasını sadece dini sebeplere dayamak yanlıştır! Tıpkı Yunan medeniyetinin çöküşünü veya Roma’nın o yüksek zirveden düşüşünü Hıristiyanlık dinine bağlamanın doğru olmayacağı gibi. Gene “Avrupalıların orta çağda bin sene geri kalışlarına Hıristiyanlık dini neden olmuştur” denilemeyeceği gibi.
Gayri Müslimler ve İslam dini karşıtı olanlar; Müslüman milletlerin geri kalışlarının nedenini İslam dinine bağlamaktalar. Fakat İslam dini, geri kalmayı değil ileri gitmeyi teşvik etmektedir. İslam bilginlerine göre Müslüman milletlerin geri kalışlarının asıl nedeni İslamiyet değildir; asıl neden, Müslümanların İslam’ı yanlış ve noksan anlamalarıdır.
Parlak bir medeniyet geçmişi olan İslam dünyasını geri bırakan nedenler neydi acaba? Bunu öğrenmeden ilerici bir “İslam medeniyetini” tasavvur etmek mümkün olamaz!
Herhalde geri kalış nedeni İslam dininin kendisi olamazdı. Şayet İslam dini toplumları geri bırakan bir din olsaydı, geçmişte kurulan parlak medeniyetler nasıl kurulmuş olabilirdi? Demek ki sorunun kaynağı İslam dininde ya da İslam kültüründe değildir. Üstelik İslam dininin toplumu kalkındıracak ve geliştirecek bir yığın dinamik esasları mevcuttur! Daha açık söylemek gerekirse; toplumun kalkınmasının da geri kalmasının da birden fazla nedenleri vardır.
E. Durkheim’e göre toplum on iki sosyal kurumdan oluşan bir birliktir. Bunlar: “Din”, “dil”, “ahlak”, “hukuk”, “bilgi”, “sanat”, “teknik”, “ekonomi”, “aile”, “devlet”, “eğitim” ve “sosyal morfoloji” (inceleme biçimi) dir! Bir toplumun kalkınmasında veya geri kalmasında bu sosyal kurumların her birinin müşterek veya ayrı ayrı etkisi vardır.
Fakat bu esasların temelini “din”, “dil” ve “sanat” teşkil eder. Yani kalkınmada ve geri kalmada din, tek başına etken bir faktör olmamakla birlikte önemlidir de. Bu nedenle konu değişik açılardan ele alınmalıdır ve çok yönlü işlenilirken çeşitli bilim adamlarının da görüşlerine yer verilmelidir!
İslam kültür ve medeniyetinin duraklama ve donuklaşmasının kat’i tarih ve sebeplerini tespit etmek pek kolay olmamaktadır.
Abbasi hilafetinin 1274 yılında Hulagu Han tarafından sona erdirilmiş olması ile gerçek zevalin başladığını kabul etmek mümkün olmuyor. Gerek fikir ve gerekse riyazi ilimler arasında orijinalite iki asır kadar devam ediyor.
Mesela İbn-i Haldun tarih ilmine, keşfettiği iki ilmi 14’üncü asırda kazandırmıştır. Zirveye yükseliş 13 ve 14’üncü asırlardadır; fakat çok gariptir ki duraklamayı ve donuklaşmayı yine bu asır içinde buluyoruz! 15 inci asrı da yine duraklama; 16 ıncı asrı duraklamanın kendisini sarih bir şekilde gösterdiği devir olarak kabul edebiliriz!
İslam Dünyasının bu gerilemesine karşılık Batı dünyası canlanmaya başlamıştı. Kalkınması için kültür silahını İslam dünyasından tereddütsüz almış, tam İslam’ın başlangıçta yaptığı gibi müthiş bir kültür hummasına (şiddetli ateş hastalığına) tutulmuştu.
Hatta bu yeni kuvvet, İslam dünyasının sahip olduğundan daha büyük bir şansa malikti. Zira İslam ilk kültür hamlesini bizzat dinin teşviki ile çok müsait olmayan şartlar altında sadece iç impulsion (dürtü) ile, mütemadi uğraşmalarla orta çağın uğradığı müthiş bir kültür tereddisi (şüphesi) içinde yapmaya mecbur kalmıştı.
Batı ise çok ileri bir safhaya getirilmiş bir kültür servetini, onu canlı bir şekilde yaşatan ve yayan kimselerden alıyordu. Yalnız Batı’nın, İslam alemine nispetle şanssızlığı şu idi:
- “İslam, bütün kültür hareketlerini teşvik eden bir din olduğu halde, Latin Avrupa’sı, kilisenin mütemadiyen çıkardığı engellerle mücadele etmek mecburiyetinde bulunuyordu.” (Fuat Sezgin, “İslam Medeniyetinin gerilemesi”, C.2, s. 26)
Aslında Müslümanların dinlerinden yeterince istifade edemeyişleri, geri kalmalarında en etken nedendir diyebiliriz! Ayrıca Müslüman ülkelerin her birinin geri kalmış nedenlerini araştırıp bulduktan sonra, kalkınmak için neler yapmaları gerektiğini kendileri planlayarak çareler üretmeleri gerekmektedir. Din, ilerlemeyi ve kalkınmayı istediği halde, geri kalış nedenini dine bağlayarak kalkınmadaki görevleri yerine getirmekten kaçınmak, o ülkeleri daha kötü durumlara götürür. Bu yol, bir çıkış değil, bir çöküş yoludur!
Allah Teala Kuran-ı Kerim’de “Kuvvet ve üstünlük Allah’ın, Resulü’nün ve müminlerindir” (Münafikun: 8) dediği halde ve Müslümanlar bu üstünlüklerini her yönüyle tarihte parlak medeniyetleriyle göstermelerine rağmen, üzülerek belirtmem gerekir ki, maalesef uzun zamandan bu tarafa ayetin ruhuna uygun olması gereken üstünlüklerini kaybetmişlerdir. Daha doğrusu bu üstünlük, İslam’dan önce gelmiş olan diğer semavi din mensuplarına geçmiştir.
Gerçi “Müminler” ifadesi diğer ilahi din mensuplarını da kapsamaktadır! Fakat Allah’ın söylediği “kim olursa olsun çalıştığı kadar kazancının olabileceği” gerçeğini de devamlı göz önünde bulundurmak gerekir. Ne var ki son dinin mensupları, güzellikler konusunda çalışarak önder, örnek ve üstün olma görevi ile yükümlüdürler. Son dinin gereği budur. Onlar, bu durumlarıyla tüm insanlığa yararlı olma sorumluluğuyla görevlidirler!
Bir diğer ifadeyle, güneş gibi hiç ayrım yapmadan dünyamıza yararlı olmak durumundalar! Bu da maddi ve manevi sahada ileri olmakla mümkündür. Bu durum Müslümanlar üzerinde bir görevdir.
Bir karşılaştırma yapılabilmesi için aşağıdaki tabloda bazı gelişmiş ülkeler ile bazı İslam ülkelerinden fert başına düşen milli gelir miktarları verilmiştir: (http://www.finfacts.coom/biz10/globalworldincomepercapita.htm)
Bazı Gelişmiş Ülkelerde Kişi Başına Milli Gelir: (Dolar)
İsviçre 54.930
Lüksemburg 65.630
Japonya 38.980
İsveç 42.060
Norveç 59.590
Almanya 34.580
A.B.D 43.740
Kanada 32.600
Bazı İslam Ülkelerinde Kişi Başı Milli Gelir: (Dolar)
Bangladeş 470
Pakistan 690
Sudan 640
Nijerya 560
Endonezya 1280
Fas 1730
Tunus 2890
Cezayir 2730
Görüldüğü üzere bazı İslam ülkelerinde, ülkelerin gelişmişlik düzeyini gösteren Fert Başına Milli Gelir miktarları bazı gelişmiş ülkelerle kıyaslanmayacak kadar düşüktür. Diğer İslam ülkelerinde ise Fert Başına Düşen Milli Gelir miktarları fazla farklı olmayıp gene de gelişmiş ülkelerle kıyaslanabilecek bir büyüklükte değildir!
Mesela, “Fert başına Düşen Milli Gelir Miktarları”, gelişmiş olarak bilinen ülkelerden Belçika’da 35. 700 dolar, İtalya’da 30. 010 dolar, İrlanda’da 40. 155 dolar ve İngiltere de 37. 600 olan iken, “Fert Başına Milli Gelir bakımından İslam ülkeleri” arasında en yüksek düzeye sahip Kuveyt’te 24. 040 dolar, onu izleyen Birleşik Arap Emirlikleri’nde ise 23. 770 dolardır. Geri kalan İslam ülkelerinde de Fert Başına Düşen Milli Gelir miktarı 2.000 dolar ile 10.000 dolar arasında değişmektedir! (Erol Zeytinoğlu, “İslam Ülkelerinde Ekonomik Kalkınmalarında Bilginin Önemi”, Din Eğitim Araştırmaları Dergisi, sayı: 2, İstanbul, s. 83-84)
Bugün Müslümanların dünya nüfusundaki payı %19,22 iken, dünya gelirindeki payları %5,98’dir. Bu demektir ki Müslümanların dünya gelirindeki payı, dünya nüfusundaki paylarından çok daha azdır. Bu durum da geri kalmışlığın açık bir göstergesidir. (Timur Kuran, “İslam ve Geri Kalmışlık, Eski bir Muammaya Çözüm Arayışları”, İslam, Kadın ve Özgürleşme, s. 70)
Aşağıdaki tabloda da bazı gelişmiş ülkeler ile İslam ülkelerinin bazılarında okur-yazar oranları görülmektedir: (Erol Zeytinoğlu, “İslam Ülkelerinde Ekonomik Kalkınmalarında Bilginin Önemi”, Din Eğitim Araştırmaları Dergisi, sayı:2, İstanbul 1995, s. 84)
Okur-Yazar Oranı
A.B.D. %98,5
Belçika %98,0
Fransa %98,0
Almanya %98,0
İtalya %97,5
Bazı İslam Ülkelerinde Okur-Yazar Oranı
Cezayir %52
Katar %60
Endonezya %72
Kuveyt %77
Malezya %80
Tabloda görüldüğü gibi Kuran’ın ilk emri “Oku” olmasına rağmen bazı batılı gelişmiş ülkelere rağmen kimi İslam ülkelerinde okuma-yazma oranları oldukça düşüktür!
İslam Dini Geri Kalmaya Neden Olan Bir Din midir?
İslam ülkelerinin bir dönemden sonra geri kalması nedeniyle birçok kimseler: “İslam dini Müslüman milletleri neden Batılı milletler gibi ilerlemekten alı koymuştur?” şeklinde sualler ortaya atmışlardır. İyi incelenip düşünüldüğü taktirde böyle bir sualin yersizliği hemen ortaya çıkar.
Ben, bu sorunun cevabını gene bir soruyla vermek isterim! Sorum şudur:
- “Acaba Müslüman milletler kalkınmak için dinlerinden neden layıkıyla faydalanmamışlardır?”
Çünkü kalkınmak için İslam dininde birçok dinamik esaslar mevcuttur. Bu dinamik esaslar “İslam’da Kalkınmanın Dinamik Faktörleri” başlığı altında geniş bir şekilde alimler tarafından işlenmiştir! Üstelik bir toplumun kalkınmasında veya geri kalmasında etken olan birçok faktörler vardır. Bunu sadece dine bağlamak bağnazlıktan başka bir şey olamaz.
Bir toplumun kalkınmasında iktisadi, coğrafi, beşerî, siyasi, kültürel ve eğitim gibi birçok faktörler mevcuttur. Kaldı ki dinleri ayrı olduğu halde kalkınmış topluluklar vardır. Bunun en açık örneği Hıristiyan Avrupalılar ve Budist Japonlardır!
Bernard Lewis Şöyle Demiştir:
- “İslam, dünyanın büyük dinlerinden biridir. İslam ölü ve yoksul ruhlara hayat ve anlam vermiştir. Farklı ırklardan insanlara kardeşçe yaşamayı, farklı inanıştan halklara hoşgörü içinde yan yana olmayı öğretmiştir. İslam, eserleriyle bütün dünyayı zenginleştiren büyük medeniyetlerin esin kaynağı olmuştur. Bu medeniyetlerde Müslüman olmayanlar yaratıcı ve faydalı yaşamlar sürmüştür.” (Bernard Lewis, İslam’ın Krizi, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul 2003, s.32)
Bernard Lewis bu sözleriyle İslam’ın büyük medeniyetlere de esin kaynağı olduğunu belirtmiştir. Öyleyse medeniyetlerin kuruluşunu sağlayan bir din, niçin geriliğe neden olsun ki? Şu hâlde geriliğin nedenlerini başka yerlerde aramak gerekir.
Fransız liberal düşüncesinin ileri gelen isimlerinden Guy Sorman’a göre, “İslam kalkınmayı engellemiyor, aksine teşvik ediyor. Hatta, dünyada ‘zenginliği öven tek kutsal kitap Kuran’dır…” (Milliyet, 27 Temmuz 2007). Gerçekten de İslam’ın beş şartından ikisi olan Zekât ve Haccı yerine getirmek için zengin olmak gerekir.
İtiraf etmeliyiz ki, Müslüman milletler için en önemli noksanlık, geri kaldıkları devirlerde dini yanlış anlayıp ve yanlış tatbik etmektir. İslam’ın geliş gayelerini anlamamak veya yanlış anlamak, İslam diye İslam’a benzemeyen bir dini yaşayışı ortaya kor. Bu durum ise, adı Müslüman toplumu olduğu halde, İslam ile hiç ilgisi olmayan bir görüntünün doğmasına neden olur. İslam adına olan bu yanlış görüntü ise hem kendilerini perişan eder hem de diğer Müslüman olmayan toplumları İslam dininden uzaklaştırır.
İslam dininin en önemli gayesi insan fıtratında bulunan kabiliyetleri geliştirmektir. Böylece insanların hakikate ve kemale devamlı olarak yaklaşmalarını sağlayacak olan bir fikir ve ahlak yüksekliğine onları mecbur kılarak bu sayede insanlığın mutluluğunu temin etmektir.
Avrupa’nın başarıları, bilgiden ve bilginin uygulama alanlarına sokulmasından kaynaklanıyor. Uygulama alanına geçilemeyen bilgi, alışkanlık haline dönüştürülemez. Bir başka ifadeyle; uygulama alanına geçirilememiş bilgiler ezberlenip unutulmaya mahkûm olmuş demektir. Giderek müspet ilimlerin öğrenilmesinden uzaklaşmak da geri kalmayı hızlandıran en önemli faktördür.
Oysaki İslam medeniyetinin yüksek devirlerinde Müslümanlar, bu uygarlığın bütün zorunlu niteliklerine sahip bulunuyordu. Bireysel ve sosyal gelişme, akılla hareket etme, dayanışma, çalışma, öğrenme, birlik-beraberlik ve ahlak gibi erdemliliklerine sahiptiler.
Ancak İslam dünyasının geri kalması, yalnızca Batı Medeniyetine ve milletlerine göre değerlendirilmemelidir. Onun geri kalmışlığı başka medeniyetin geri kalmışlığıyla kıyaslanamaz.
İslam, koskoca bir geçmişi bulunan ve yine geleceği ve medeniyeti olan, sağlam temelleri hala direnen ve kendini ileriye götürecek birikimi çeşitli alanlarda gerçekleştirmiş bir toplumun adeta geri bırakılmışlığı şeklinde de düşünülmelidir! (İsmail Cem, “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi”, Cem Yayınevi, 5. Baskı, İstanbul, 1975, s. 13-16)
Müslüman milletler, mütemadiyen değişmekte bulunan zamanın zaruretlerini dikkate almamış, ancak dinlerini daha yüksek ve daha verimli bir tarzda tefsir ve tatbik etmeleriyle karşılaşılabileceğini anlayamamış, olumsuz birçok sebeplerle de gerileyip çökmüşlerdir. Yoksa İslam dini geri kalış nedeni değildir.
İslam dini, “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi öbür dünya için çalışmayı” ister; “İki gününü eşit geçiren kişiyi de zararda” kabul eden bir dindir. Yani her gün bir önceki günden daha ileri gitmeyi ister. Devamlı ilerlemeyi isteyen bir din geriliğe hiç izin verir mi?
Şu da bir gerçek ki kalkınma ve gerileme kanunları bütün milletler için aynıdır. Güneş gibi inananın da inanmayanın da üzerine doğar! Allah u Teala ilerlemeyi belli bir millete veya bir dinin mensuplarına hasretmemiştir. Bunlar tabii kaidelerdir. İster Müslüman ister kafir ve ister putperest olsun, kim onlara ayak uydurursa ilerler. Bunlara uymayanlar, hangi dinden olurlarsa olsunlar geri kalırlar.
Mesela bunun on şartı olur da bir millet bunlardan dokuzunu yerine getirirse, ilerlemesi de ona göre olur. “Din”; bu şartlardan yalnızca biridir, hepsi değildir. (Ahmet Emin, “Geri kalışımız ve Sebepleri”; Şekip Arslan, a.g.e. s.170)
Fakat kutsal dinin hayatın her yönünü kuşattığı gerçeği de göz önünde bulundurulmalıdır. Din son derece yaygın ve son derece nüfuz edici bir güç olup sosyal hayatın her yerinde vardır. Ahlak, hukuk, dil, mimarlık, bezeme, hattatlık, müzik vs. ye sinmektedir. (İsmail Hakkı Baltacıoğlu, “Pedagojide İhtilal”, s.108) Bu etkin nüfuzun toplumun hayatında olumlu etki etmesi için doğru din anlayışının benimsetilmesi gereklidir!
Yeni İslami Medeniyetin İnşası İçin Öneriler
Müslümanların geri kalış nedenlerini bilmeden, kalkınış sebeplerini tespit etmek mümkün değildir. Bundan dolayı da Müslümanların geri kalışları ile ilgili birçok sebepler söylenmiştir ve biz de birkaç tanesine yüzeysel bir şekilde burada işarette bulunduk.
Müslümanların geri kalış nedenlerinin bir kısmı kendilerinden olduğu gibi bir kısmı da dışarıdandır. Kalkınmaya dayalı yeni bir İslami medeniyeti oluşturmak için bunların tümünü ortadan kaldırmak ve bunların zıddı olan olumlu şartları onların yerine koymak icap eder. İşte bu olumlu şartları kısa maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
1-Müslümanlar İslam dinini doğru öğrenip doğru yaşamalıdırlar. İslami görünüm altında maksatlı sapmalar önlenmelidir! Bidat ve hurafeler giderilmelidir. Dinde olmayan, hatta dinin karşı olduğu tutum ve davranışlar din adına yaşanmamalıdır.
2-İslam dininin kalkınmayı sağlayıcı dinamik esasları yerine getirilmelidir. Çünkü İslam dini, Müslümanların hem dünyalarını ve hem de ahiretlerini en iyi şekilde kazanmalarını istemektedir. İnsanın her iki dünyada mutlu olmasını hedefler. Dünya için ahiret, ahiret için de dünya terk edilmez.
3-Mezhep çekişmelerine son verilmelidir. İslam, dayanışmayı, uzlaşmayı, barış ve kardeşliği emrederken yasaklanan çekişmelerin, topluma kapalı cemaatçiliğin ne manası var? Kuran ve sahih sünnet üzerinde birleşilmelidir!
4-İslam, insanlığın din ihtiyacını kıyamete kadar karşılayacağından dolayı çıkan yeni meselelere dinin aslına uygun çözümler getirilmelidir. Bunun için akla ve bilime önem verilmelidir!
5-Müslümanların kurdukları parlak İslam medeniyetinin hangi şartlarda kurulabildiği incelenmeli ve ilerlemek için gene aynı şartları yerine getirmeye çalışmalıdır. Ayrıca çağımızda ilerlemenin temel dinamikleri olan hür düşünce, bilimsel kapasite, değişime ayak uydurmak, teknolojik yenilenme, yeni buluşlar ve dünya ile bütünleşme gibi faktörlere yer verilmelidir.
6-Tarihen sabittir ki, Müslümanlar ne zaman dinlerine sarılmışlarsa ilerlemişler ve ne zaman da dinlerinden uzaklaşmışlarsa gerilemişlerdir. Günümüz Müslümanları ise İslam’ın gerisinde kalmışlardır.
7-Toplumun tümü (Kadın-Erkek) eğitilmelidir! Kaliteli eğitim verilmelidir. Her kes bir meslek sahibi olmalı ve mesleğinde iyi yetiştirilmelidir. Uzmanlaşmayı sağlamak için kişilere mesleğinde araştırıcılık ruhu verilmelidir. Eğitim sürecinde özellikle meslek ve iş ahlakı bireylere kazandırılmalıdır. Böylece nitelikli, ahlaklı ve vasıflı elamanlar yetiştirilmelidir.
8-Eğitim-istihdam ilişkisi kurulmalıdır. Toplumun hangi meslekten ne kadar elemana ihtiyacı olduğu tespit edilerek o kadar mesleğin eğitimi verilmelidir. Bunu yaparken kişilerin yetenek ve kabiliyetleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu dengeleme diplomalı işsizliği kaldırır.
9-Nitelikli insan gücünün yetiştirilmesine ve bundan faydalanılmasına özen gösterilmelidir. İnsan gücü, enerjisi ve kabiliyeti israf edilmeden iyi değerlendirilmelidir. En büyük israf, her türlü kabiliyet ve yeteneklerle donatılmış insan gücüdür.
10-İslam dini, tembelliği yasaklamış ve sürekli çalışıp ileri gitmeyi istemiştir. İki günü eşit tutmayı dahi hoş görmemiştir. Bunun için verimli ve dinamik bir şekilde çalışmalıdır.
11-Hedef ve metot yoksunluğundan ve dağınıklıktan kurtulmalıdır. Devamlı varılacak hedefler tayin edilmeli ve bu hedefe varılmak için metotlar geliştirilmelidir. Teknolojiden yararlanılarak az zamanda çok iş üretilmelidir.
12-Bilim ve teknolojide ilerlemenin şartları yerine getirilmelidir. Bu konuda ilerlemiş ülkeler incelenerek onların takip ettikleri yoldan gidilmelidir. Yanlışlar tekrarlanmamalıdır.
13-İnsan hak ve hürriyetlerine önem verilmelidir. Sosyal adalet temin edilmelidir. Mal, can, akıl ve nesil korunmalıdır. Adalet tesis edilmelidir.
14-Küçük sermayeler birleştirilerek büyük şirketler kurulmalıdır. Birlikten kuvvet doğar. Her türlü ayrımcılık ve tefrikadan şiddetle kaçınılmalıdır.
15-Sömürgeci ülkelerin hileli tuzaklarına düşülmemeli ve ağını kurmuş mevcut tuzaklardan da kurtuluş çareleri aranmalıdır.
16-Doğal kaynaklar iyi kullanılmalıdır. Bu zengin kaynaklar yabancı tasallutundan kurtarılmalı ve korunmalıdır. Müslümanlar, kendi topraklarının altındaki petrole dahi hâkim değillerdir!
16-Tüketici değil üretici olmalıdır. Üretmeden tüketmek daha fazla yoksulluğa götürür.
17-Sanayi, ticaret, tarım ve sanatta ileri seviyeye gelinmelidir.
18-İhracat arttırılmalıdır. İhracat-ithalat dengesi iyi kullanılmalıdır. Alan değil satan konumunda olunmalıdır.
19-Hür düşünce geliştirilmelidir. Despot yönetimler yerine istişareye ve halka dayalı yönetimler getirilmelidir.
20-Toplumun refah seviyesi yükseltilmelidir. Kişi başı milli gelir gelişmiş ülkeler seviyesine getirilmelidir.
21-Borç batağının doğurduğu ipoteklerden kurtulunmalıdır. Borç alan değil, borç veren konuma gelinmelidir.
22-Her türlü israf önlenmelidir. Bugün dünyada sadece israf önlense, “ekonomik kriz” büyük ölçüde ortadan kalkar.
23-Ümitsizliğe düşülmemelidir.
24-Toplumda kalkınma, ilerleme azim ve ruhu uyandırılmalı ve bu hamleci ruh zinde tutulmalıdır. Başarı zevk ve şevki aşılanmalıdır. Bu konuda aileler, eğitimciler, bilim adamları, yöneticiler ve siyasetçiler, üzerlerine düşen görevlerini yerine getirmelidirler.
25-Tutarlı bir dış politika geliştirilmelidir. Uluslararası iyi ilişkiler kurulmalıdır. Düşman değil dost kazanılmalıdır. Kaldı ki İslam ülkeleri birbiriyle çekişme içindedirler. Bunun için öncelikle kendi aralarında tesanüt (dayanışma) sağlanmalıdır.
26-Dini iyi anlatacak ve toplum kalkınmasında dinamik bir ruh tesis edecek seviyeli din görevlileri yetiştirilmelidir. Bu yapılmadığı taktirde dini bağnazlıklar, istismarlar, safsatalar, bidat ve hurafeler, din adına dinden olmayan birtakım olgular ortalığı istila eder.
27-Ülke ve toplum çıkarlarını kendi kişisel menfaatlerinin önünde tutabilen yetenekli ve dürüst yöneticiler iş başına getirilmelidir. Meşru ve gayri meşru arasındaki mesafe kapanmamalıdır. Yolsuzluklar önlenmelidir. Eylem ve iş söze uygun olmalıdır.
28-Ahlak geliştirilmelidir. İnsanın yücelmesi ve toplum ahenginin sağlanması ancak yüksek ahlak ile mümkündür. Bir toplumda ahlaki erdemler yok olursa, o toplum çöker. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Nefis terbiyesine önem verilmeli ve “biz” olabilmenin şuuru aşılanmalıdır. Faydacı, fertci, maddeci insan tipi yerine fert ve toplum çıkarlarını birlikte düşünen aydınlar yetiştirilmelidir.
29-Geri kalmışlığın verdiği aşağılık duygusunun yerini, atılımcı ve hamleci bir ruh almalıdır.
30-Taklit eden konumundan kurtulup taklit edilen konuma gelinmelidir. Özenen değil, kendisine özenilen olunmalıdır.
31-Sitatik değil dinamik olunmalıdır. Müslüman, yerinde duran değil; sürekli ilerleyen kişidir. Dini emirler bunu gerektirir.
32-Dünyadaki her türlü gelişim ve değişim takip edilerek uyum sağlanmalıdır. Bilim ve teknoloji sahasında nerede bir yenilik varsa hemen alınmalıdır.
33-Dünya ülkelerinin en ilerisinde olunması hedeflenmelidir. Medeniyet yarışında öne geçilmeli ve devamlı da önde olmalıdır. İslam’ın ruhu bunu gerektirir.
34-Akla gereken önem verilerek akıl ve mantıkla hareket edilmeli. Akıl ve tefekküre İslam dini büyük önem vermiştir. Kuran, devamlı düşünerek akılla hareket etmeyi tavsiye etmiştir. Akıl, Allah’ın insana verdiği en büyük hazinedir. Kullanmasını ve değerlendirmesini bilmeyenler sıkıntıya düşerler.
35-Devamlı sulh ve barıştan yana olunmalıdır. Müslümanlar, sulh ve barışı temin etmek için çalışmalıdırlar. Çünkü İslam dini “barış dini” dir.
36-Sosyal dayanışma güçlendirilmelidir. Müslümanlar arasında birlik-beraberlik, kardeşlik, yardımlaşma ve iş birliği takviye edilmelidir. Bunun için “İslam Dünyası Birliği” gibi teşkilatlar kurulabilir. Bu konuda mevcut olan kurumlar ise güç birliği yapmalıdırlar. (İslam Kalkınma Teşkilatı vs.)
37-İleri ülkelerin maddi kültürü (Bilim ve Teknolojisi) alınmalı, fakat toplumun manevi kültür denilen kendi kültürel değerleri muhafaza edilmelidir. (Japonya örneğinde olduğu gibi) Kültürel yabancılaşma önlenebilmelidir.
38-Kalkınma hamlesinde toplumun tümü yer almalıdır. Her kes kendine düşen görevini en iyi şekilde yerine getirmelidir. Toplum bir vücut gibidir. Verimlilik için vücudun bütün organlarının sağlıklı bir şekilde uyum içinde çalışması gereklidir.
39-İşler ehline verilmelidir. Çeşitli nedenlerle ehil olmayan kişilerin bilmediği işlerin başına getirilmesi, çalışan bir motora kum doldurmaya benzer. Artık o motor çalışamaz ve üretemez. Üretim boşluğu da doldurulamaz. Ne yazık ki İslam alemi ehliyetsizliğin ve yetersizliğin kurbanı olmuştur.



