“ERBAİN” VE EMPERYALİZM (II)
Müslümanları Asıl Bozan Unsur Neydi?
Kanaatimce aynen Yahudi ve Hıristiyanlıkta olduğu gibi gelenekçi Müslümanlar içerisinde de “seçkinlik” marazı onların da bünyesini zayıflattı, fakat asıl bozan unsur; Resulullah (sav)’den sonra onların arasında “Cahiliyet haimiyyeti/taassubu” (Fetih:26) nun yeniden aktifleştirilmiş olmasıydı. Cahiliyet taassubu, “benim ailem, benim kabilem, benim dostlarım vs.” gibi duygular ile yeniden hortlayınca, ilk belirtisini Sakife’ de gösterdi ve o günden itibaren o hastalık “Narun hamiye/kızgın ve kuşatıcı bir ateşe dönüştü” (Karia: 11) ve yakmadığı kesim kalmadı. Çünkü “Külli hizbin bima ledeyhim ferihun/her topluluk, kendi yanından olandan hoşnuttur” (Müminun: 53) hali, ümmetin büyük gövdesini sardı.
Cahiliyet hamiyyetinin yeniden infilak etmesiyle bunun ateşi, tüm İslam coğrafyasını sardı. Nice şahsiyetleri yakıp yok etti.
Bu ateşi söndürmek isteyenlerden birisi de Hz. İmam Hüseyin idi. Onu söndürmek için, “İbrahimî ihlas” ile ve yine tüm varlık ve sevdikleriyle birlikte onun üzerine atladı. Her ne kadar söndüremediyse de fakat aynen İbrahim (as) gibi o “narı/ateşi” “nura/aydınlığa” dönüştürüverdi ve kıyamet gününe kadar insanların önünü aydınlatacak bir ışık olan İslam’ın bekasının sürdürülmesine vesile oldu!
“Adalet” Kavramının Kuran’daki Yeri
Kuran-ı Kerim’i anlamak için bazı eksen kavramlar vardır. O kavramlar aynen tesbihteki boncukların imamesi gibidirler. Bütün tesbihler ona göre sıraya girerler. Yani o olmadan, diğer kavramlar bir işe yaramazlar.
Örneğin Allah Teala’nın 99 “Esmau’l-Hüsna” sı vardır. Bütün isim ve sıfatlarının merkez ekseninde yar alan şey, “rahmet” sıfatıdır. Hangi sıfat ve ismini ele alır isek alalım, rahmet esası üzerinden onu anlamlandırmamız gerekir. Örneğin Allah’ın “Züntikam/intikam sahibi” sıfatını anlamlandırırken de “rahmet” sıfatı üzerinden onu anlamlandırmamız gerek. Yani Allah’ın kullarından intikam alması dahi O’nun rahmetinden kaynaklanıyor demeliyiz. Zira Allah’ın zatî sıfatı, “öfke”, “gazap”, “intikam” vs. gibi sıfatları değil, “rahmet” sıfatıdır. Allah Teala bizatihi rahmettir, kullarından bir hata sudur ettiğinde, merhametinden dolayı onları terbiye eder. Dolayısıyla kimi kelam alimleri; Cennetin sonsuz olduğunu, çünkü Rabbin zatî sıfatlarından kaynaklandığını, Cehennem azabının ise geçici olduğunu, çünkü bu azabın kulun hareketinden kaynaklandığını ve hareketin de sınırlı ve durağan olduğunu, buradan hareketle de (Cehennem ’in kendisinin değil) azabının da sınırlı ve sonlu olduğunu beyan etmişlerdir. (Elbette Kuran’da ebedi kalacaklarına dair ismi verilenler müstesna).
Toplumsal meselelerle ilgili ise, kanaatimce Kuran-ı Kerim’de tek bir eksen kavram vardır ve o da “adalet” kavramıdır. Yani Sosyal meselelerle ilgili tüm kavramlar ona göre kendini sıralar. “Adalet” kavramını eksen karar kılarak tüm ayet ve hadisleri buna göre tercüme etmek lazım. Yani “adalet” kavramı, kurucu eksendir!
Şimdi ayetleri eksen kavram üzerinden nasıl yorumlayacağımıza dair bir örneklendirmede bulunacağım. Örneğin şu ayeti ele alalım: “Ve cezau seyyietin seyyietün misliha” (Şura:40) Şayet bu ayeti “adalet” eksenli tefsir eder isek, şöyle manalandırmamız lazım: “Kötülüğün cezası, misliye kötülüktür.” Fakat “rahmet” kavramını eksen kabul eder ve onun üzerinden tefsir eder isek, o taktirde de şöyle meallendirmemiz icap eder: “Kötülüğün cezası, onun gibi kötülüktür!” Yani iki kötülükten bir iyilik doğmaz! O halde birisi size bir kötülük yaparsa, siz de ona kötülük ile karşılık vermeyin, bırakın gitsin. Çünkü onun kötülüğüne bir de siz kötülükle karşılık verir iseniz, bu iki kötülük eder ve bu iki kötülükten de bir iyilik çıkacak değildir elbette, en azından kötülüğü yalnızlaştırmak için, sizin ona kötülük etmemeniz gerekir.
Soru şu: “Aile reisi, kaymakam, vali, devlet başkanı vs. gibi otorite kullanan her kes, acaba otoritesini Kuran’da geçen Allah’ın hangi sıfatının ekseni üzerinden kullanmalılar? “Adalet”, “merhamet”, “intikam”, ya da ilahi sıfatların hangisi üzerinden?”
Örneğin; “her ülkedeki Adalet Bakanlığı ve ona ait yargı ve ceza kurum ve kuruluşları, ülkedeki işlenen onca suçları önlemek için o suçu işleyenlere karşı ellerindeki yasaları merhamet kavramı esası üzere mi tesis edip öyle mi çalıştırmalılar, yoksa adalet kavramı üzerine tesis edip öyle mi o sistemi işletmeliler, bunların hangisi olmalıdır?”
Bu örneği daha da büyütüp dünya ölçeğinde de değerlendirmek mümkündür. Örneğin “köy”, “kasaba”, “şehir” ve “ülkelerde”, zalim, hırsız ve suç işlemeye yatkın bireyler olduğu gibi, küresel ölçekte de ülkeler arasında zorba, hırsız ve suç ilemeye meyilli devlet seviyesinde güçler de vardır! Emperyalist ve Siyonist ülkeler buna örnek gösterilebilir. Bunların önünü almak için Kuran’ın kavramlarından hangisini eksen kabul edip onlarla muamele edilmelidir, “merhamet” ve “adalet” mi, yoksa “şiddet” mi?
Burada Kuran’ın direktifi açıkça ortadadır:
- “Muhammed, Allah’ın elçisidir. Onunla beraber olanlar, kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler...” (Fetih:29) Görüldüğü üzere buradaki eksen kavram, kafirlere karşı “şiddet” ve Müslümanlara karşı “merhamet” tir ve adalet de bunu gerektiriyor. Çünkü düşman merhametten anlamaz, dosta şiddet uygulamak da dostlukla bağdaşmaz. Demek oluyor ki, her kese ve her kesime karşı kullanılması gereken hareketlerin dayandırılacağı eksen bir kavram vardır. Gerek toplumsal emniyetin sağlanması ve gerekse yer yüzü güvenliğinin temini için eksen ve kurucu kavram “adalet” tir. Diğer bir ifadeyle; toplumla ilgili tüm kavramların merkez ekseninde yer alan ve bir tesbih imamesi gibi diğer kavramların kendilerini sıralandırmaları gereken kavram, “adalet” kavramıdır. Bu kavram olmadan, “Zül İntikam” vs. gibi sıfatlar iş yapmaz. “Bismillahirrahmanirrahim” örneğinde olduğu gibi Allah’ın isimleri ile sıfatları arasında “vav” harfinin bulunmamasının nedeni de budur. Yani bu sıfatlar biri birinden kopuk değil, aksine işlevleri biri birine dayalıdır. Kısacası bireysel meselelerde “merhamet”, toplumsal meselelerde de “adalet” olmadan Allah Teala’nın diğer sıfatları fonksiyon icra etmiyor.
Adalet Nedir?
Önce “adalet” i anlamak için kısa bir perspektif vermek lazım.
“Adalet”; belirli bir zamanı ya da mekânı olan bir şey değildir. “Adalet”; her kültürün kendine has anlamlandırması ile ortaya koyduğu bir anlayış biçimidir.
“Adalet”; felsefi bir konu olduğu için buraya derinlemesine girmek konuyu uzatabilir. Fakat şu kadarını söyleyebilirim ki her kültürün, kendi durduğu yerden bir tür adalet bakışı vardır. Marksist perspektifin adalet kavramı eşit paylaşıma dayalı olduğu gibi, İslam’ın adalet perspektifi, İmam Ali (as)’ın buyurduğu gibi; “bir şeyi layık olduğu yere, zulüm ise, bir şeyi layık olmadığı (kötü) bir yere koymaktır.”
Konuyu biraz daha açarsak şöyle diyebiliriz:
- “Mesela bilgisayardaki bir programı seyrettiğimizde onu, o ekranın arkasındaki yazılım kodu üzerinden seyrederiz, ama o yazılımı görmeyiz, gördüğümüz tek şey ekrandakilerdir. Günlük hayatta da bizler, bir kavramın (inancın) hareketlerine bakarız. Fakat gerçekte o hareketlerin gerisinde onun kodları vardır, bizler bunun farkında olmayız, yalnızca harekete (ekrana) bakarız o kadar. Adalet ve bunun gibi kavramlar da böyledir. Adalet de aynen ekranın arkasındaki yazılım kodları gibidir. Biz bir kişinin yalnızca davranışlarını görürüz, ama mutlaka o davranışlarının arkasında bizim görmediğimiz yazılım kodları vardır ve adalet de bir yazılım kodu gibidir. Kendisini, kişinin sergilediği davranışlarında gösterir.”
Kısacası adalete hangi zaviyeden baktığımızı bilmemiz gerek. Örneğin ahiret inancına sahip olan birisinin “adalet” kavramına bakmasıyla ahirete inanmayanınki aynı değildir!
İslam zaviyesinden adalete bakar isek adalet; “sarih” akıl ile “sahih” vahyin birleşmesi sonucu üretilen şeylerin kamusallaştırılması ve onun belirli birtakım insanlar elinde tekelleştirilmesine müsaade edilmemesidir.
Yine konuyu biraz daha açmamız icap edecektir şöyle ki:
- “Akıl; İslam’ın ilk dönemlerinde “sırrın zıddı” olarak kullanılmıştır. Yani İslam’da aklî verilerin her kese açık olması ve gizli tutulmaması gerekmektedir. Çünkü akıl insanlığın ortak hazinesidir. Ayrıca sır üzere bir şey olmaz. Ben bunu rüyamda böyle gördüm, şöyle duydum, bana şöyle bir yerden haber geldi gibi şeyler aklın ürünü olamaz, aklın ürünü açık olacaktır.”
Akıl “bağlamak” anlamındadır ve bu da şu demektir: “Günümüzde rasyonel akıl diye tabir ettiğimiz aklî veriler, 100 yıl sonrasında dahi başkası tarafından gözden geçirilebilecek bir yapıda olmalıdır. Dolayısıyla İslam; “aklın doğaya karşı ürettiği “sarih” bilgi ile vahiyden gelen “sahih” bilginin birleşerek ikisinin sentezinden ürettiği şeyden adil bir toplum inşa etmeğe çalışıyor.” Yani o toplumda üretilen bütün artı değerlerin kamuda paylaşılması ve her kes tarafından yararlanılması esastır.
İşte “adalet”; toplumun ürettiği her alandaki artı değerleri kamusallaştırmak ve paylaşmaktır.
Diyelim ki biz insanoğlu bilimsel kültür, dini ve hukukî bilgi, iktisadi bulgular vs. üretiyoruz. İşte “adalet”, bunların belirli aile, belirli kesim ve belirli odakların tekelinde toplanmasına izin vermemektir.
İslam dininin gayesi de işte bu anlamdaki adalet üzerinden mutlu bir toplum inşa etmektir.
Yani İslam bir alimler şehri kurmaz, ama alimler topluluğunun nezaretinde bir adil toplumu kurmayı esas kabul eder. Alimler için ise esas olan şey yasadır. Yani alimler; yasaya göre siyaset yapar, siyasete göre yasa yapmazlar.
Yine İslam, kent veya şehir toplumu kurmayı da hedef edinmez. Farsçada kent; askerlerin, şehir ise bürokratik otoritenin bulunduğu yerdir. İslam, aslı Aramice olan ve “Miden” den gelme “Medine” topluluğu inşa etmek ister. Medine; “hukukun bulunduğu” yer demektir.
İslam geleneğinde Medine inşası bir adalet inşasıdır. Daha açıkçası esas merkezde olan şey yasadır ve bu yasayı temsil edenler ise siyasiler değil alimler topluluğudur. İdeal olan da budur. Ulema birincil, devlet ise her zaman ikincildir. Adalete dayalı esaslı bir yasayı da ancak ulema temsil eder.
İslam’ın ilk dönemde kurduğu adil toplum da iki şey üzere tesis edilmiştir; biri “bilgi”, diğeri ise “yasa” dır ve bu değerin her ikisi de “rasyonel akıl” ile “sahih vahiy” dir.
Neden Adalet?
Çünkü insanın birey olarak kendini gerçekleştireceği tek yer, adalet esası üzere kurulan topluluktur. Örneğin her birimizin belirli bir potansiyelimiz vardır ve bu potansiyelimizi gerçekleştirmemiz lazım. Bunun için de adalet üzere tesis edilmiş bir toplumu gerçekleştirmemiz, hepimizin en baş görevi olmalıdır. Aksi taktirde kendimizi gerçekleştirmeden göçmüş oluruz.
Faraza bir elma çekirdeğini çöle ektiğiniz zaman, o çekirdek genetik potansiyelini gerçekleştiremez, ama verimli bir toprakta gerçekleştirir. Dolayısıyla adalet verimli bir toprağa benzer, bireyin kendi potansiyelini orada gerçekleştirmesi için öyle bir toplum inşa etmesi elzemdir.
İslam Dünyasının Bugünkü Sıkıntısının Nedeni Nedir?
Bugün sonucunu yaşadığımız İslam dünyası, Hz. Peygamber (sav)’ den sonra büyük bir düşüş yaşamaktadır. Bunun nedenini, Peygamber zamanında sahabelerin büyük çoğunluğunun değiştiğini, ama dönüşmediğine bağlamak mümkündür.
İnsanların değişimi ile dönüşümü arasında çok büyük farklık vardır. Arapçada değişim “tagayyür”, dönüşüm ise “tahavvül” dür ve bunlar farklı şeylerdir.
Yani değişim dışsal, dönüşüm ise içseldir. Dışınızla ilgili saç veya fizyonomik şeklinizi kısa bir zaman içerisinde değiştirmeniz kolaydır, fakat içsel değişikliğinizin en az yirmi yıl gibi bir zaman alacağı söylenmektedir. Zira dönüşümün duygusal bağlılıkları da vardır.
Hz. Peygamber (sav)’den sonra da sahabenin bu çöküşe imza atmalarının nedeni, onların dönüşümü gerçekleştirmemiş olmalarıydı. Dolayısıyla onların bu durumlarının İslam tarihinin başından günümüze ve belki de kıyamete yakın bir zamana kadar Müslümanların tüm kesiminin üzerinde çok derin ve tahrip edici izleri bulunmaktadır.
Bütün peygamberlerin var olan bozuk topluluklara ve onlara hâkim olan menfi kural ve adetlere müdahale etmek için gönderildiklerini söyledik. Örneğin Hz. Musa (as) döneminde, o dönemin toplumuna hâkim olan şey, Firavun’un halkın özgürlüklerini elinden alıp onları köleleştirmesiydi. Hz. Musa (as) geldi ve Rabbinin izniyle o menfi duruma müdahale etti ve İsrail oğullarını o esaretten kurtarıp onlara özgürlüklerini verdi. Fakat Hz. Musa (as)’dan sonra, onunla özgürlük mücadelesi veren o toplum, bir müddet sonra kendileri diğerlerinin özgürlüklerini ellerinden alıp onları köleleştirmeye koyuldu. Bu da demektir ki Hz. Musa (as) da kavmini değiştirdi ama aynı kavmi, onun getirmiş olduğu ilahi maksatlar doğrultusunda kendini dönüştüremedi. Daha sonra onların o menfi durumlarına müdahale etmek için Hz. İsa (as) gönderildi. İsa’nın gönderilmiş olması bile, Musa’nın erdemleştirdiği toplumun bir süre sonra erdemin (özgürlüğün) katili haline geldiklerini göstermektedir.
Aradan 6-7 asır geçtikten sonra İslam Peygamberi Hz. Muhammed (sav) gönderildi.
Hz. Peygamber (sav)’in gönderilişi; yeni bir din getirmek değildir, var olan önceki tevhit dininin tortularını gidermek, yapılan ilaveleri kaldırmak, içinden alınanları yeniden içerisine yerleştirmekti. Ayrıca hem bozulan insanlığı düzeltmek hem de yeniden değer temelli kişilik inşasının çıtasını yükseltmekti. Yani diğer peygamberler beşer’ i insana çevirmişlerdi, fakat peygamberin geliş gayesi, insanı bir üst dereceye (kemalata) yüceltmekti. Bu nedenle de kendi geliş gayesini gayet sarih bir şekilde: “Ben üstün ahlak kurallarını tamamlamak üzere gönderildim” (hadis) diye açıklıyordu.
Hadisten ve bunun gibi diğer işaretlerden anlaşıldığı üzere Resulullah’ın asıl maksadı, insanı hayvandan ayrıştıran değerin neler olduğu değil, insanı insandan farklı kılan değerlerin neler bulunduğu hususunu insanoğluna sözlü ve ameli olarak izah etmek ve göstermekti. Kısacası insanı hayvandan ayıran özellikler insanı insan yapar, insanı insandan ayıran özellikler ise, insanı üst insan (kâmil insan) seviyesine yüceltir. İşte İslam peygamberi bunun için gönderilmişti.
Kuran, dinin kemalinden ve tamamından bahseder. “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım...” (Maide :3) der! İkmal (kemal), kendi iç olgunluğumuzdur, “itmam” ise, birlikte yaşarken, başkalarının bizim hayatımızı bütünlemesini karşılar. “İtmam”; her bir varlığı başkası için anlamlı hale getirir. İmam ile memum ya da karı ile koca arasındaki ilişki, bir kemal ilişkisi değil, bir itmam/bütünlük ilişkisidir.
İnsanı insandan ayıran şey, fıtri meseleler değildir. Yemek, içmek, uyumak vs. bunlar fıtrî meselelerdir ve her kes bunda eşittir. İnsanı insandan ayıran şeyler, “kabiliyet”, “karakter”, “zihnin üretimi”, “ahlaksal davranış”, “liyakat”, “ehliyet” vs. gibi üst sikalardır. (Örneğin “sanat”, “estetik”, “şiir”, “düşünce” vs. gibi şeylerdir!)
Buradan şuraya geliyoruz: “Kuran’ın vahyedicisi olan Allah, sıradan bir varlık değilse, o zaman O’nun bize önerdiği şey de sıradan bir yaşam olmamalıdır. O zaman bizler, insanı hayvandan ayıran özelliklerin değil, insanı insandan ayıran özelliklerin neler olduğu sorusunun peşine düşeceğiz. Bu, daha üst seviyeden bir yaşam demektir.”
Yüce Yaratıcının kâinatı değerler üzerine inşa ettiğini ve bu değerlerin, kâinatın bir parçası olan insanoğluna da hâkim kılınması gerektiğini ve bunları hayata hâkim kılmakta da en yetkin ve etkin olanların Peygamber ve masumlar olduğunu söylemiştik. Çünkü gayri masum güçlerin insan nezdindeki etkisi hiçbir zaman masumlar kadar olmamıştır.
Tarihi süreç içerisinde Peygamberlerin getirmiş oldukları ilahi yasaların baş düşmanları, otoriteyi ellerine geçirdikten sonra, ilk ortadan kaldırdıkları şey, insanlığı ayakta tutan ve gelişimini sağlayacak olan değerler olmuştur. Bunlar ortadan kalkınca da örneğin “sadakat” in yerine “ihaneti,” “adalet” in yerine “zulmü” ve “hakikat” in yerine de “batılı” ikame etmişlerdir. Bununla da hem tabiat hem de insanlık alemine büyük darbeler indirmişlerdir.
Bunların oluşturdukları bu tahribatı gidermek ve yeniden dinin yasalarına işlevlik kazandırmak için, o din üzerinden sadakat, adalet ve hakikati nefes alıp veren muhles kullar da olmuştur elbette ve bunlardan birisi de İmam Hüseyin’dir.
Cahiliyet dönemiyle adeta özdeşleşen zulüm, Hz. Hüseyin’in dedesi Hz. Peygamber (sav)’in bi’setiyle sessizliğe bürünmüş, rihletiyle de tekrar eski canlılığını kazanmıştır. İşaret ettiğimiz üzere, sahabenin neredeyse tamamına yakınının Peygamber eliyle değişim göstermesi, ama dönüşüme direnmesi, yüce İslam Peygamberinin dünyadan rihletinden hemen sonra ümmet-i vahide (tek ümmet) olarak kurmuş olduğu o toplumum farklı topluluklara dönüşmesine vesile olmuştur. “Cemel”, “Sıffin” ve “Nehrivan” savaşlarında ve yine “Hırre” olayında Medine ve Mekke’nin yıkılıp yağmalanması, Beytullah’ın yakılıp yıkılması ve en sonunda da Kerbela olayının ortaya çıkması, ardıca Tevvabun hareketi ve...ümmetin günümüze kadar birçok sıkıntılara düşmesine vesile olmuştur.
Buralardan bakılınca diyebiliriz ki, Resulullah (sav) den sonra onun kurmuş olduğu ümmet-i vahide (tek İslam toplumu) kalktı ve onun yerinde Müslüman topluluklar meydana çıktı. Çünkü “toplum” belirli bir hedef, gaye ve amaç için bir araya gelen ve onu gerçekleştirmek için iş birliği yapan kalabalığa denir, “topluluk” ise, herhangi bir hedef gütmeden ve aynı davaya sahip olmadan bir arada olan kalabalıklardan müteşekkildir. İşte Resulullah (sav)’den sonra ümmet bu hale getirildi!
Ümmet-i vahide (tek toplum) dağılıp farklı topluluklara bölündükten sonra, bu topluluklar hem güçlerini hem de kendileri dışındakilerle ilgili dinlerindeki kavramları birbirlerinin, (yani kendilerinin) aleyhinde kullandılar. Örneğin cihat kavramına, hem kıtal gibi yanlış anlamlar yüklediler hem de birbirlerinin aleyhine kullandılar. Uzak tarihimizde olduğu gibi dünkü tarihimizde de bununla ilgili birçok örnekler mevcuttur!
1973 yılında Mısır’da İslam Ulemasından bir grup, “Tanzimü’l-Cihad” (Cihadı yeniden düzenlemek) adı altında bir kuruluş oluşturup, ilk önce cihat kavramını kendilerinden olmayan bir İslam alimi hakkında kullandılar ve o İslam alimini kaçırıp infaz ettiler. Son yıllardaki Selefi İşit ’in yaptıklarını da söylemeye gerek görmüyorum. Diyeceğim o ki, Müslümanlar Peygamberlerinin rihletinden sonra onun vasiyetine uymayarak, artık ellerindeki kılıçlarla kendi bedenlerini doğrayıp durdular ve hala da doğrama işine devam etmekteler.
Diğer yandan, hem birbirlerini çeşitli isimler ile adlandırdı hem de konumlandırdılar. Birbirlerine Sünni- Şii- Selefi vs. ismi verirken, diğer taraftan da “rafizi”, “zındık”, “ehli bidat”, “sapık”, “Yezit” vs. gibi isimler verip konumlandırdılar. Ya da Kuran-ı Kerim’de örneğin Ehl-i beyit gibi Allah’ın konumlandırdığı ve yüce bir paye verdiği kimseleri aşağılara çekip, Allah’ın onlara vermiş olduğu şahsiyetlerini yok etmeğe çalıştılar. Oysaki Kur’an-ı Kerim onlara şöyle söylemeleri hatırlatmasında bulunmuştu: “Ey Rabbimiz! Bizi o kafirler için bile fitne haline getirme!” (Mümtehine :5)
Buna rağmen görüyoruz ki çoğu ülkelerdeki Müslümanlar, Müslümanlar için fitnedirler. Birbirlerinin kuyusunu kazıp, birbirlerini öldürüyorlar. Birbirlerini yok etmek için, Allah’ın indirdiği kitabında müminler için en şiddetli düşman olarak tarif ettiği Siyonist ve emperyalist kesimlerle dost olup kendi din kardeşini ortadan kaldırmak için ittifak paktı kuruyorlar. Müşterek ordular oluşturuyorlar. Fitnenin en alası haline geliyorlar. Bu olay elbette ki yeni bir olay değildir, ta İslam Peygamberinin dünyadan göç etmesinden kısa bir zaman sonra başlamış bir olaydır. Oysaki ayet diyor ki; “Ya Rabbi! (Bırak Müslümanlar için fitne haline gelmeyi,) kafirler için bile bizleri fitne haline getirme.” (Mümtehine:5)
İslam alimlerinden kimileri ayeti şöyle yorumlarlar: “Yani Müslümanlar öyle şeyler söyler ya da öyle işler yaparlar ki, kafirler bunların bu söz ya da yaptıkları işlerini gördüklerinde: “Bunlar buysa, bunlardan bir hayır gelmez” derler. Yani Müslümanlara bakarak, onların yaptıklarını hakikat zanneder ve buradan yola çıkarak da kendi yollarına devam ederler, böylece de Müslüman ya da Müslüman topluluğu, kafirlerin hatalarına devam etmesine vesile olurlar. İşte bu da fitnedir. Bu, çok ağır bir şeydir. Böyle bir ihtimal vardır ki Kuran bunu dile getirmiştir.”
Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, kimi Müslüman ülke ya da topluluklar, gayri Müslimleri İslam’dan uzaklaştırmak için çok iyi çalışıyorlar. Yani bunların gayreti, bırakın gayri Müslimi, Müslümanı dahi tekfir fetvalarıyla nasıl dairemizin dışına atarız ve nasıl bu Müslümanları kaybederiz mücadelesini vermek üzerine endekslenmiştir.
Sizin gayretiniz “nasıl dinimize adam kazanırız” değil de “nasıl dinimize kaybettiririz” olur ise, elinizde değil Kuran, (haşa) önünüzde Allah dahi dursa fayda sağlamaz. Aynen Yahudilerin: “Ya Musa! Sen ve Rabbin gidin savaşın” (Maide:24) dedikleri gibi olursunuz ve Yahudilerden bir farkınız kalmaz. Örneği İşit gibi, “Cihada davet” etme ve bunu sahalarda işleme koyma bile, tek başına fitne için yeterli oldu ve tüm İslam alemini perişan etti. Kısacası; geçmişin devamı olan İslam dünyasında büyük bir kriz vardır ve bunun bir an önce çözülmesi, “evcebü’l-vacibat/yapılması en gerekli olan” görevlerdendir!
İslam Dünyasındaki Bu Krizin Çözülmesi Mümkün mü?
Tüm coğrafyadaki İslam dünyasına bakıldığında şu an için bunun pek de gerçekleşme şansının bulunduğunu söylemek mümkün gözükmüyor. Zira, bu türden fitneler ile mücadele etmek için ilk başta:
1- Özgür düşünce ortamına ihtiyaç vardır.
2- Düşündüğünüzü özgür bir şekilde dile getirmeniz gerekir.
3- Hiçbir baskıya uğramamak icap eder.
Fakat üzülerek belirtmek gerekir ki özellikle de Sünni dünyada 12 asırdan beri içtihat kapıları kapatılmış, tefrika ve tekfir kapıları ardına kadar açık kalmıştır. Bırakın Şia’yı tekfir etmelerini, kendi aralarında bile birbirlerini tekfir etmeleri başını alıp gitmiştir. Son zamanlarda Pakistan ve Afganistan gibi ülkelerde, birbirlerini tekfir eden ve kanının mübah olduğunu söyleyen onlarca fırkalar meydana gelmiştir. Türkiye gibi laik ülkelerde de ilahiyat camialarına bakıldığında, İslam uleması kendilerine oto sansür uygulamaktalar. Yani bir şey söylersem bir şey yaparlar kaygısını taşımaktalar. Diyanet, siyasetin emir eri olmuştur. Siyaset emretmeden bir şey yapamıyorlar. Şii dünyasının da azınlıkta olmaları ve on dört asırdır ki Sünni Müslüman dünyası tarafından farklı ithamlara maruz kalmaları sonucu, Şiilerin onlarla diyalog kurmalarına imkân bırakmamıştır.
Kuran’da anahtar bir ilke vardır. Mümin Suresinde Firavun ailesinden birinin peygamber hakkında söylediği o sözde şöyle geçer:
- “O eğer bir yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir ve eğer doğru sözlü ise, (o zaman) size vadettiklerinin bir kısmı size isabet eder.” (Mümin:28)
Yani demek istiyor ki, “bırakın o adam sözünü söylesin. Şayet söyledikleri yalan ise, yalan kendiliğinden sönüp gidecektir, kalıcı ki değildir. Ve şayet sözleri doğru ise, doğru kalıcı şeydir. Siz niçin adamın konuşmasına müsaade etmiyorsunuz?”
Bu, tüm Müslümanlar için bir anahtar ilkedir. Ama Müslümanlar bu ilkeyi Sünni-Şii olarak birbirlerine karşı kullanmaya müsaade etmedikleri gibi, aynı mezhepten olmalarına rağmen kendi aralarında da bu ilkeyi tatbik etmemekteler.
Cihat, kafir ve zalime karşı yapılır diyorlar ama, o şiddeti ilk önce kendi bedenlerinde uyguluyorlar. Benim gibi düşünmüyor diye aynı kıbleye de yönelse ve yine aynı dil, ırk ve mezhepten de olsa fark etmiyor, ona karşı şiddet uyguluyorlar.
Hz. Peygamber (sav)’in vefatından sonra da yaşanan tüm iç savaşlar, Müslümanların kendi bedenlerine uyguladıkları şiddettir. Bu da “mazoşist” bir durumdur. “Kendi kendine işkence etmekten zevk alan bir toplumu Allah elbette ki ıslah etmez!” Hal böyle olduktan sonra, örneğin: “Allah’ın ipine hep beraber sımsıkı sarılın ve asla tefrikaya düşmeyin...” (Al-i İmran :103) gibi tüm ayetler askıda kalır!
Buradaki ipten gaye, hepimizi birbirimize bağlayan iplerin toplamıdır. “Kuran”, “kıble”, “Peygamber”, “tevhit”, “ahiret inancı” vs. gibi ortak bağlardır. Fakat üzülerek belirtmem gerekir ki, bir kısım taassup virüsüne yakalanan Müslümanlar arasında artık “habil/bağ” diye bir şey kalmamıştır. “Müslüman toplumu” ortadan kaldırılmış, yerinde “topluluklar” tesis edilmiştir. “Toplum”; ortak bir hedef/amaç için ve o hedefi gerçekleştirmek için bir araya gelen fertlerdir. “Topluluk” ise, “hiçbir hedefi/amacı olmadan bir arada bulunan kişilerdir.” Artık Müslümanlar bu hale gelmişlerdir.
Resulullah (sav)’den kısa bir müddet sonra Müslümanlar arasındaki amaçlar bölünüp parçalandı, dökülmeler oldu, pejoratif (olumsuz) söylemler gelişti, yani dinin ilim, irfan, ahlak vs. ile bağları kesildi ve kuru kurusuna bir söylem haline geldi. Artık Müslümanlar çukur kazıyor ve kazdıkları kuyunun içerisine de ateist ve komünistler değil, kendileri düşüyor. Düşmana hiç de gerek kalmadan artık kendi kendilerine kuyular hazırlıyorlar. Oysaki Kuran “Vela teferreku/ bölünüp parçalanmayın” demiştir. Peki bu emre uymazsanız ne olur? “Ve tezhebe riyhüküm/rihiniz- gücünüz- ruhunuz gider.”
Riyh ile ruh aynı köktendir; ruh, hayat demektir. “Riyh’ iniz gider”; yani size hayat veren şey elinizden çıkar kaybolur. Sizi siz yapan vahdetinizdir, o da gider ve adam yerine koyulmazsınız.
İlke olan bu ayetten yola çıkarak diyebiliriz ki, İslam’ın topluluklar içerisinde gerçekleştirmek istediği amaçlarından birisi “toplumsal vahdet” tir.
Peki İslam bunu amaçladı da gerçekleşen ne oldu? Bu amacına ulaşabildi mi? Buna iyi bakmak lazım!
Amaçsızlık ve umutsuzluk bizatihi en büyük tehdittir. Batılı bir düşünür olan Fransız Erich Fromm: “Hangi insanları bir devrime kaynaklık edecek şekilde harekete geçirebilirsiniz, kim eline silah alır da bizzat şiddete kaynaklık edebilir?” Sorusuna, “ümitsiz insanlar”, cevabını verir. Bir insanın ümidi yoksa siz onu istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz. Kimler radikalleşir? diye etrafınıza baktığınızda, bunların “beklentisi gerçekleşmeyenler” olduklarını müşahede ediyorsunuz. Fakat umut taşıyan ve Allah’tan başkasının dışındakilerden bir beklentisi bulunmayan dindar aileler, din ile korunaklı oldukları için genellikle bu tür tehlikelerden mahfuzdurlar!
Hepimizin bildiği gibi; İslam öncesi kavgalar, İslam sonrasında da devam etti. İşte Kuran diyor ki, sizden önceki kavimlerde sizin için “mesülat/İbret verici azaplar” (Ra’d: 6) vardır. Eğer onların geliş nedenlerini takip ederseniz, tekrar o hatalara düşmezsiniz ve o azaplar da gelip sizi yakalamaz. Kısacası her konuda İslam’ın bagajında yararlanılacak çok şeyler vardır.
Kuran’da adam öldürmekten daha şiddetli fitne olduğu söyleniyor. Fitne; yakıp yok etmektir. Müslümanlar hem birbirlerinin bedenlerini hem de zihinlerini bitirdiler. Daha açıkçası; bedenlerinden daha ziyade zihinlerini yok ettiler. Müslümanların zihinleri artık bir şey üretmiyor, mefluç (felçli) haldedir. Bunu, tartışılan konulardan anlamak mümkündür.
Yüce İslam dini, nübüvvetin devamı olan imametin ve özellikle de Hz. İmam Hüseyin (as)’ın Kerbela kıyamındaki o emsalsiz fedakarlığıyla zahir olarak tekrardan dünyevi sahneden çekilmemiş olsa da fakat manevi alanda ve basiret ehli insanların nezdine alanı terk etme çaresizliğinde bırakılmıştır! İşte Erbain, İslam ümmetinin bu mefluç durumdan kurtulması ve o manevi gücün ümmet olarak yeniden elde edilmesi için bir çıkış yolu olabilir.
Rabbim bu yolda Hüseyni örnek alanlara başarılar lütfeylesin. Hüseyin ve izcilerine selam olsun.



