h.kanaatli @ hotmail.com

BİZLER İÇİN MİRAS BIRAKILAN TARİKAT VE CEMAATLER TARİHİMİZİN EN PROBLEMLİ MESELELERİNDE BİRİDİR!

  Tarikat ve cemaatler genelde İslam dünyasının, inkârı mümkün olmayan bir gerçeğidir ve bunlar bizlere miras bırakılmışlardır! Yine bunlar, bulundukları ülkelerde her gün kamuoyunu kendileriyle meşgul etmekteler, dolayısıyla da en büyük sorunlardan biri haline gelmişlerdir!

   Bunları anlamak ve sırlarına vakıf olmak da her yiğidin işi değildir.

     Örneğin Türkiye’de 15 Temmuz 2015 FETÖ tarikat ve cemaati onlarca gencin hayatına son verip yüzlercesini sakat bıraktıktan ve binlerce ocakları söndürdükten sonra, şimdi de “Süleymancılar tarikatı” diye bir tarikat gündeme geldi! Bu tarikata dair yapılan “operasyonlar”, “gözaltı” ve “tutuklamalar” artık her kesçe bilinen bir gerçektir! Önce liderleri göz altına alındı, sonra da etrafındakiler tutuklanmaya başladı, siyasi otorite tarafından da ellerindeki şirketlere kayyum atandı ve yine bunlarla ilgili birçok “iddialar” öne sürüldü!

   Elbette ki Süleymancılara dair yapılan operasyonlar, FETÖ tarikat ve cemaatine yapılan operasyonlar kadar önemlidir! Çünkü bunlar da FETÖ’cüler gibi güçlü ve kalabalık bir kesimi teşkil etmekteler!

 Şu ana kadar kamuoyuna açıklanan bilgilere göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bu soruşturmanın dini faaliyetlerden ziyade, mali suçlar, kara para aklama, dolandırıcılık ve vergi usulsüzlüğü iddialarına dayandığını belirtti. Yani resmi söylem, hedefin inanç değil, iddia edilen mali usulsüzlükler olduğunu vurguluyor. Ama öte yandan hukuk devleti ilkesinin gereği olarak delil varsa failin kim olduğuna bakılmaksızın yargı önünde hesap vermeli. Aynı şekilde soruşturmaların de somut delillere dayanması, bireysel sorumluluk esasına göre yürütülmesi ve bir grubun tüm mensuplarını toptan suçlu gibi göstermemesi de aynı derecede önemli. Kısacası bizce, hem etkin bir yargısal soruşturma yürütülmeli, hem de adil yargılanma hakkının korunması birlikte gözetilmelidir.

 

Şu anda yargı devam ettiği için sonucu hakkında karar vermek elbette ki mümkün değildir! Fakat gözaltı ve tutuklamaların başlamasından sonra, kamuoyunda ve sosyal medyada lehte ve aleyhte birçok sözler söylendi ve hala da söylenmektedir!

    Aleyhte söylenilen sözlerden en önemlisi, bir takım usulsüz ve yolsuzlukların bu cemaat tarafından yapıldığı iddiasıdır!  Kamuoyu ve medyada, bunların elinde çok yüksek miktarda para ve altınların varlığından bahsediliyor.

    Yine bunlarla ilgili iki şeyden daha söz ediliyor.

1-    Süleymancılar eskilerden beri Ak Parti iktidarına karşı mesafeliler!

2-    Bunlar son seçimlerde CHP ve İyi Partiye yakın durup onlara oy vermişlerdir! Dolaysıyla, onların bu hareketleri, iktidarın onaylayacağı bir şey değildir! Çünkü Türkiye’de sağ, milliyetçi ve muhafazakâr partiler, genellikle cemaat ve tarikatların oyunu alırlar!

Evet, bilindiği üzere 1973 yılında CHP ile MSP arasında kurulan o koalisyon, bir ölçüde bu durumu kırmıştı.  Fakat Süleymancılar bu işi yeniden eski günlerine götürdüler. Çünkü cemaatler açısından CHP gibi sol ve İyi Parti gibi ırkçı ve milliyetçi bir siyasi partiye oy vermek, şaşırtıcı bir şeydir. Süleymancıların başlarına gelen bu günkü durum, bir ihtimalle bundan da etkilenmiş olabilir!

   Ayrıca, Süleymancılar kendilerini bu ülkede ta Süleyman Hilmi Tunahan zamanından bu tarafa tedirgin hissettikleri için, genelde faaliyet ve ekonomik varlıklarının önemli bir bölümünü yurt dışına çıkarıp orada uygulamaya korlar! Özellikle de Almanya’yı tercih ederler! Almanya’da 70 milyon Euro ‘luk büyük bir merkez binası inşa ettiler ve bu merkezin açılışına, Türkiye Cumhurbaşkanını değil de Alman Cumhurbaşkanını da davet ettiler. Onun da bu açılışta çok anlamlı ve önemli bir de konuşma yaptığı nakledilir!

    Bildiğim kadarıyla bu konuda Türkiye ile Almanya hükümetleri arasında birtakım dargınlıklar da söz konusu oldu. Alman hükümeti Türkiye’ye ait bazı istihbarat elemanlarını önce göz altına aldı ve daha sonra da serbest bıraktı! Acaba bu durumun da Süleymancıların başına gelen bu olayda bir etkisi var mıdır diye insan düşünmeden edemiyor!

   O hadisenin peşince de “Furkan Vakfı” ile ilgili yapılan operasyonlar ortaya çıktı. Kimilerine göre bu olayda da bazı tereddütler söz konusudur. Bunlardan en önemlisi, Süleymancılara yapılan operasyona Alpaslan Kuytul hocanın sahip çıkması ve onlara yapılanları eleştirmesidir! Oysaki Onların aralarında din anlayışında hayli farklılıklar söz konusudur. Buna rağmen onun bu tutumu, zannedersem iktidar tarafından not edilmemiş değildir!

   Ayrıca, Furkan Vakfı başkanının, iktidara karşı geçmişten kalma kendi şahsi kinini, adeta bir ideoloji ya da dini bir hükme büründürüp, sürekli bir şekilde bu günkü iktidarı sert bir üslupla eleştiriye tabi tutması da nazardan kaçmamalıdır!

  

   Şu anda her kesin aklından geçirdikleri sorular şunlardır:

a)- “Acaba diğer cemaat ve tarikatlara da bunlara benzer bir operasyon yapılma ihtimali olur mu?

b)- “Cemaat ve tarikatın olmadığı bir toplum mümkün olur mu?”

c)- “Cemaat ve tarikatlar çok mu zararlıdır?”

d)- “Acaba cemaat ve tarikatlar modern dünyanın algısına aykırı mıdır?”

   Kısaca söylemek gerekirse, toplumun kimi kesimi içerisinde bu operasyonlardan sonra şöyle birtakım kaygılar bulunmaktadır: “Acaba tüm cemaatlere operasyon yapılacak mıdır?” Ve yine “acaba tüm cemaatler tasfiye edilecek midir?”

  Fakat gerçek şu ki, bu iş zannedildiği gibi çok da kolay değildir. Yani, bu işlerin devlet tarafından yapılabilmesi için, her şeyden önce şu sorunun cevabını bulmak lazım:

- “Acaba devlet, bu operasyonlar ile meşru ve makbul bir cemaat oluşturmanın mı temelini atıyor, yoksa hangi ideolojiden olursa olsun, yalnızca iktidardan yana olanları mı meşru ve makbul kabul edip ödüllendirmeyi diliyor ve muhalefet edenleri de yargılayıp bir cezaya mı çarptırmaya çalışılıyor?”

 

·                                                     *                                              *

   Gerçek şu ki Türkiye Cumhuriyeti, imtiyazsız, homojen ve mono politik bir Ulus projesi üzerine kuruldu. Tarikat ve cemaatler ise, bu projeye aykırıdırlar! Çünkü bunlar farklı farklı toplumsal gruplar tarafından oluşturulmaktalar!

   Yani geçmiş tarihte demirci esnafı, “Kadiri” tarikatına girerdi. Sanatçılar “Mevlevi”, tüccarlar da “Nakşi bendi” tarikatına girmiş bulunurdu! Kısacası insanlar, kendiliğinden ayrışır ve ona göre de tarikatlarda örgütlenirlerdi.

   Tarikatlar gerçekte, devlet ile birey arasında birer koruyucu mekanizmadırlar! Yani tarikatlar doğrudan devlet ile yüzleşmiyorlar!

   Fakat modern toplum ve ulus devleti böyle değildir! Çünkü onlar, farklılıkların olmadığı ve her kesin aynı şekilde düşünüp yaşadığı ve yine yalnızca devlete sadakati olan imtiyazsız bir ulus inşa etmek isterler!

    Dolayısıyla Kemalist ulus devlet projesi ile, iyi ya da kötü niyetli cemaat ve tarikatlar birbiriyle sürekli çatışma halindeler. Bundan dolayı da “Kemalizm”, cemaat, tarikat ve diğer şıkları tasfiye etmek üzerine kurulmuştur!

   Fakat cemaat ve tarikatlar böyle değildirler. Yani bunlar, bir proje üzerine kurulmuş olmayıp, kendiliğinden ortaya çıkmaktalar!

   Tarikatlar tarihsel, geleneksel ve hiyerarşiktirler. Bunlarda manevi ve metafizik referans vs.’lar vardır! Ayrıca cemaatler, bir göç ile ortaya çıkmışlardır. Örneğin Türkiye’nin her tarafından büyük şehirlere gelen insanlar vardır! Devlet onları sosyalleştirip şehir’ e intibak ettiremiyor! Bunlar Cemaatler tarafından sosyalleştiriliyorlar ya da hemşericilik potronajlığı devreye giriyor. Örneğin Karslılar, Giresunlular, Diyarbakırlılar, Vanlılar vs. bir araya geliyorlar ya da herhangi bir cemaat bir çadır açıyor ve köylerden gelen o insanlar oralarda toplanıyorlar. Tarikat ve cemaatler de bu şekilde oluşuyor!

   Gerçek şu ki, Kemalizm ile Ak Parti arasında da bu konuda görüş ayrılıkları vardır ve bu ayrılık aynı zamanda bu iki kesim arasında bir gerilim de yaratmıştır. Çünkü milli görüş hareketi başladığında, merkez sağ ile merkez sol milli görüşlüleri kendi içine almıyorlardı. Örneğin CHP açısından cemaatlerin seçmen olması kabul edilebilir bir şey değildir! Hatta bir ara CHP, tarikatçıları üye kaydı dahi yapmıyordu!

   

  Bu türden taassuplar geçtikten ve CHP kendini değiştirdikten sonra, CHP seçmeninde birdenbire bir patlama oluştu.

   Yani kısaca söylemek gerekirse, eski dönemlerde CHP o türden seçmenleri ve tarikat ehli kimseleri meşru kabul etmiyordu. 

   Merkezi sağ partileri ise onları meşru kabul ediyor, fakat onlara devlette görev vermiyorlardı. Örneğin başörtülü bir hanımın devlete ait bir okulda öğretmenlik yapması için ona görev vermiyorlardı, fakat onun müstahdem olması için onu göreve alıyorlardı. Hatta o hanım namazını dahi kılabiliyordu! Fakat CHP böyle bir kadını okulda müstahdemlik yapması için dahi almıyordu!

   Millî görüş hareketi, bu ülkede gerçekten bir çığır açtı. Merkez sağ ve merkez solun içerisine almadığı ve sisteme katmadığı bu cemaat ve tarikatlar üzerine, bir siyaset yapmaya başladı ve bayağı başarılı da oldu. Şimdi AK Parti Millî Görüş’ün bir devamıdır! Bu konuda da samimidir! Her ne kadar politika icabı “gömleği değiştirdik” dediyse de yine de AK Partinin büyük bir bölümü o cemaat ve tarikatlardan ibarettir!

    Türkiye’deki oylar, genellikle 3 depoda toplanmıştır. O depolardan birine ulaşan ya iktidar ya da ortağı oluyor.

   Birinci depo, cemaat, tarikat ve muhafazakâr kesimdir! İkinci depo, Kürt ya da Alevi seçmenlerdir! Üçüncü depo da yoksul ve orta sınıflara ait olan seçmenlerdir! Siyasi partilerden herhangi birisi bunlardan birine ulaşabilir ise, o parti kolay bir şekilde iktidarı ya da iktidar ortaklığını elde edebiliyor!

   Fakat örneği Süleymancılar gibi bir cemaat şayet bu konseptten ayrılıyorsa, yani artık biz CHP ve İYİ Parti ile de siyaset yapabiliriz diyorlarsa, bu sefer de bu gibi cemaatler, şimdiki iktidar tarafından makbul ya da meşru seçmen olarak kabul edilmiyor.  Veya Furkan vakfı gibi şayet iktidarı hem iç hem de dış politikası açısından eleştiriyorsa, yine meşru ve makbul olmayan cemaat ya da tarikat sınıfına giriyor!

  Buradaki temel problem şudur: Acaba cemaat ya da tarikatların devlet ya da siyasi partiler ile ilişkileri nasıl olmalıdır? Bence en temel soru budur!

   Eskilerde cemaatlerin siyasi iktidarlar ile ilişkileri hayli sağlıklıydı: Örneğin eski siyasi partilerden AP (Adalet partisi), seçime yakın bir zamanda nurcu ya da Süleymancı ya da başka bir cemaat ile gidip görüşüyordu. Pazarlık yapıyordu. Çünkü demokrasilerde pazarlık vardır ve “hak” tır! Örneğin Süleymancılar veya diğer cemaatler hükümete ya da siyasi parti genel başkanına şöyle derler:

- “Efenim bizim faaliyet alanımız Kuran Kurslarıdır. Sen bize 4-5 yıllık iktidarın döneminde 50 adet Kuran kursu açmaya tahammül eder isen, oylarımız senindir, senin siyaset ve icraatına da biz karışmayacağız!”

   O da örneğin 10 tane Kuran Kursu açmalarından başlar ve sonunda işi 30 Kurs yeri açmayla bitirirdi. Bu 4 yıl boyunca her iki taraf da birbirlerine asla karışmazlardı ve söz konusu cemaat 30 kursu açıp oradaki faaliyetlerine devam ederlerdi!

   Fakat 1994 yılından sonra, cemaatlerin o konular ile ilişkisi organik bir hal aldı! Yani o tarihe kadar cemaatler kendi imkanlarıyla ve ne kadar maddi bir güce sahiplerse, örneğin ne kadar kurban derisi toplayabilirlerse, ya da halktan ne kadar bağış, sadaka, zekât ve fitre alabilirlerse, bu şekilde ayakta durabiliyorlardı ve işin içerisinde devlet katkısı diye bir şey yoktu. Fakat devlet işin içerisine girince, bu seyir, bir bakıma cemaat ve tarikatları siyasi otoritelere bağımlı bir hale getirdi.

  

   Denilebilir ki, “şu anda Türkiye’de STK’lar vardır ve bunlar da bir nevi cemaattir! O halde devletin STK’lara göz yumması oluyor da Cemaatlere neden göz yummuyor?”

   Gerçek şu ki, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) ile Cemaatlerin arasında, her ne kadar prosedür farkı yoksa da fakat mahiyet farkı vardır!

   Zira, STK’yı tarif ettiğimiz zaman şöyle deriz:

- “STK’lar hükümet dışıdır, özerktir ve gönüllüdür!”

    Yani hükümete karşı değiller! Ama yanında da değildirler! Bağımsızlar, özerkler ve kendi kendine var olmuşlardır! Bu durum Selçuklu, Abbasi ve Osmanlılarda çok yaygındı. Fakat maalesef, şu anda milli irade ile bir araya gelen cemaatler özerk değillerdir.

   Aslında milli irade adı altında böyle bir yapının olmaması da gerekir! Çünkü bir cemaat ve tarikat şayet özerk ise, zaten böyle bir çatı altında da toplanmaz.

  Elbette modern toplum, geleneksel toplumdan farklı olarak “özel mahrem alanı”, “sivil medeni alan” ve de “kamusal alan” gibi, 3 ana alan grubuna ayrılmış durumdalar.  

   “Özel mahrem alan”, benim evim, çolum-çocuğum ve eşim ile olan ilişkilerimdir. Bu alana devletin müdahil olmaması lazımdır! Yani ben, ailem ile danışarak hayatiyetimi sürdürmeliyim. Ancak kişinin temel hakları ihlal edildiğinde, örneğin aile fertlerime şiddet uyguladığımda veya tehdit ettiğimde, devlet buna müdahil olmak zorundadır!

   “Sivil medeni alan” ise, ister seküler (laik), ister din referanslı olsun, o alan cemaat ve tarikatların alanıdır! Oraya da devlet müdahil olmamalıdır! Fakat denetim yapabilmelidir! Yani devlet dernek ve vakıfları denetleyebilir! Fakat bunlar özerk olmalılar. Açıkçası bu türden STK’lar çok zengin de olabilir ve trilyonlarca paraları da bulunabilir.  Evet devlet o paraların kara para olup olmadığıyla ilgilenebilir! Veya onların varlığı “Devletin” bekasını tehdit midir değil midir o durumlara da bakabilir. Bu türden STK’lar meşru çerçevede kaldıkları müddetçe devlet onlara bir sıkıntı yaratmamalıdır. Daha doğrusu devletin yasaları STK’ları koruyacak şekilde oluşturulmalıdır. Halbuki öyle yasalar vardır ki, her türlü hususta otoriteye STK’lara müdahale etme yetkisi veriyor! Oysaki bu tür yasaların düzenlenmeleri gerekir!

   Evet, itiraf etmeliyiz ki, şu son dönemlerde, Türkiye’deki Cemaatler meşru çerçeve durumu içerisinde değillerdir ve kötü bir sınav vermekteler.

   Bence cemaatleri bu duruma sokan da mevcut prosedür yapısıdır. Hatta diyebiliriz ki bu prosedür, onarın ahlakını dahi bozmaktadır. Çünkü bu türden cemaatler artık kamuya bağlandılar. Bunlar ihalelerin ardınca koşmakta ve Devletten makam mevki elde etme peşince gitmekteler. Aldığımız duyumlara göre Bakanlıklar dahi cemaatler arasında paylaşılmış. Artık “A Cemaati” falan Bakanlığı, “B Cemaati” filan Bakanlığı almış vs. gibi durumlar söz konusudur. Nitekim bunlar geçmişte “paralel devlet” olma imkanına sahip bir seviyeye gelmişlerdi! Dolayısıyla, denilebilir ki artık siyasi otoriteler kendi cemaatlerini kurmaktalar. Yani artık falan ve filan cemaatler de siyasi otorite tarafından kurulmuş ve devletin cemaati oluvermişlerdir!

   Bundan daha beteri, devletin de bir cemaat olarak teşekkül etmesidir! Yani aslında devletin kendisi de bir cemaattir. AK Partiden önce TC. Devleti Kemalist bir cemaatti! Diğer bir ifadeyle, Türk Devleti, AK Partiden önce Kemalist bir cemaatin elindeydi! Daha açık bir ifadeyle; Devletin kendisi de bir cemaat şeklinde teşekkül etmişti. Durum böyle olunca, cemaatler kendilerini devletin şerrinden korumak için, devlet ile iyi ilişkiler kurmak ve de devletin dağıttığı menfaatlerden faydalanma zorunda kalmışlardır.

    Oysaki cemaat ve tarikatlar özerk, gönüllü ve tam anlamıyla sivil olmak mecburiyetindeler! Böyle olamayınca da STK olamıyorlar. STK olamadıkları için de STK’lar devlet kuruluşu olmayı başaramıyorlar! Böylece de sadakatleri topluma ve kendi paradigmalarına değil, devlete oluyor! Siyasi otoriteler de bundan istifade ediyorlar. Zira siyasilerin en büyük kaygıları, oy potansiyellerini koruyup artırmaktır. Bundan dolayıdır ki sürekli dernek, cemaat ve tarikatlar etrafında toplanıp duruyorlar. Bence bu, sağlıklı bir gelişme değildir!

   Denilebilir ki, “Cemaatler de STK’lar gibi açık ve şeffaf olmalıdır. Oysaki, onların kapalı devre çalıştıkları görülmektedir. Örneğin FETÖ Cemaati darbe yapana kadar halktan bunu gizlemiştir ve kimsenin bundan haberi olmamıştır!”

   Böylesine bir soruya şöyle cevap vermek mümkündür:

- “Ünlü Alman sosyoloğu Karl Popper, açık toplum kavramından bahsetmiştir. Ona göre hiçbir şey mahrem kalmayacak ve her şey açıkta olacaktır. Hiç kimse mutlak gerçeğin sahibi değildir, eleştiri ilerlemenin motorudur. Açık toplum özgür eleştiriyle mümkün olur! Ütopyacı, mutlakçı siyaset tehlikelidir vs.”

 Bence onun “açık toplum düşünceleri” doğru değildir! Çünkü insan, birey, aile, STK, devlet, cemaat ve tarikatların da mahremiyetleri vardır.  Asıl olan, mahremiyetin korunmasıdır. Aksi halde bu, çıplaklığa girer. Yani bu, onların bedeninin teşhirini değil, bütün toplumun bedeninin çıplak olarak ortaya çıkmasını talep etmektir! Bu da toplumun fıtrat, örf ve yapısına aykırı bir durumdur!

   İkincisi; Türkiye’deki cemaatler topluma karşı kapalı değillerdir. Örneğin büyük cemaat ve tarikatların gazete ve yazarlar vakfı, dernek, okul ve Bankaları vardır. Tabi ki söz konusu o türden cemaat ve tarikatlar, faaliyetlerini buralarda sürdürüyorlar! Fakat darbe kararı ayrı bir şeydir ve en tepede yer alanların işidir. Onların da o denli önemli bir işi alt tabakayla paylaşmaları tabi ki makul değildir!

   Elbette ki darbeler gizli tutulur ve en fazla o iş 3-5 kişi tarafından bilinir. Zira hiç kimse böyle bir durumda “ben darbe yapacağım” demez! Darbe, ancak devletin istihbarat teşkilatının takibatı sonucu bilinebilir! Örneğin Osmanlı’da bile böyle bir istihbarat birimi vardır ve buna da “Meclisi meşayih/Tarikat ve tekkeleri denetleyen kurum” derlerdi!

   Şunu da arz edeyim ki, Türkiye’deki cemaatlerin geneli, “iradi” dir. Kimilerinin iddia ettikleri gibi “birisi bir cemaate girdimi, artık oradan çıkamaz” gibi bir şey söz konusu değildir! Yani bir insan, herhangi bir cemaate girer ve onlara bakar, hoşuna gitmez ise başka bir cemaate gidip onlara katılabilir!

   Ayrıca, dinin istismarı da söz konusudur. Fakat bu durum, devletin cemaatleri doğru bir din etrafında toplayıp ona göre amel etmelerini temin etmesinin gerekçesi değildir! Örneğin Hocalardan biri şöyle diyor:

- “Efenim Hz. Muhammed mezarında ölmemiştir. Hanımlarıyla dahi ilişki içerisindedir!”

   Şimdi bu söz, elbette ki saçma saman bir sözdür! Bunun din, iman, bilgi, akıl ve bilim ile herhangi bir alakası yoktur! Fakat devlet bunu yasaklamaya kalkmamalı, diğer cemaatlerle, yani aklı başında olan akademisyen ve hocalar bu türden görüşlerin yanlış olduğunu, bunun İslam ile ilgili olmadığını kamuoyuna açıklama zorundadır! Şayet bizler devleti bu türden işlere müdahale ettirir sek, insanlar bu sefer de devletin resmi dinî anlayışına göre yaşarlar. Dolayısıyla o işler, devletin işi değildir, aklı başındaki din adamlarının işidir. Evet, her bir din adamı farklı şekillerde yorumlarda bulunabilirler, hatta karşılıklı olarak birbirlerini de eleştirebilirler. Bu eleştiri hakkının korunması lazım!

    Ben “A” Cemaatini eleştirdiğim zaman, şayet şiddete maruz kalıyor ve tehdit alıyor isem, o taktide devlet beni korumak üzere devreye girmelidir! Fakat devletin “doğru din budur” deme hakkı yoktur!

   Ayrıca Cemaatler, müntesiplerini şu veya bu partiye oy vermeye icbar edebilirler! Nitekim Türkiye’deki bütün STK, parti, meslek kuruluşu, sendika, doğu ve güney doğudaki aşiret ve kabileler bunu yapıyorlar ve bu da gayet doğaldır! Fakat acaba müritler sandık başına gittiklerinde şeyhinin dediğini mi yapıyor, yoksa kendi vicdani kanaatlerine göre mi hareket ediyorlar” bunu bilemeyiz. Burada önemli olan şey, şayet temel hak ve hukuk kuralları ihlal ediliyorsa, devletin oraya müdahalede bulunmasıdır!

   Kısacası, “şu cemaat meselesi, özellikle de bizim ülkemizde, tarihimizin en problemli meselelerinden biridir!”

   Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettiğinde, yüzlerce STK (Sivil Toplum Kuruluşları) vardı. Bunları Selçuklulardan devralmıştı ve tümü de günümüz tabiri ile Tarikat ve cemaatlerdi. 

   Fatih, bunları devletleştirmek istedi ve bu uğurda da hayli mücadele etti. Dolayısıyla birçok vakıflar kurdu. Akşemsettin ile aralarına husumet girmesinin sebeplerinden de birisi de buydu! Yani dediler ki bunlar STK’ dırlar, bunlara karışılmamalıdır.

   Örneğin birisi Osmanlı döneminde bir medrese açmak istediğinde, Osmanlı devleti ondan şunu soruyordu:

- “Sen bu medresenin giderini nereden temin edeceksin? Önce bunu bana göster! Bir de fiziki şartlarını yerine getiriyor musun?”

   Yani günümüzde bir hastane ya da hotel için de aynı şeyleri istiyorlar! Fakat sen o medresede “kimya” yerine “simya” ya da “astronomi” yerine “astroloji” okuttuğun taktirde, Osmanlı devleti bunlara karışmıyordu!

   Kısaca söylemek gerekirse, Osmanlı da çok güçlü bir sivil damar söz konusuydu. Şayet devlet o türden işlerin muhteva, anlayış ve dini algısına müdahil olursa, bundan otoriter ve Kemalist bir devlet ortaya çıkar! Zaten Mustafa Kemal de Ulus devletini inşa ederken, bunları ön görerek o devleti inşa etmiştir.

   Şimdi iktidarın dini cemaatleri yok ettiğini farz edelim, yani tüm dini cemaatlere operasyon çektiğini düşünelim, bunun 3 tane en önemli sonucu olur:

1-    Devletin bir din görüşü bulunulduğu düşünülür. Bunu da Diyanet işleri Başkanlığı temsil eder.

2-    Bunun dışındaki diğer tüm dini anlayışlar gayri meşru kabul edilir. Onların yayınları yasaklanabilir ve yine onlara operasyon çekilebilir!

3-    Birey ile devlet arasındaki koruyucu mekanizmalar yok olur!

    Hâlbuki ki insanlar şu anda Batı demokrasilerinde STK’ların, devletin dışında kendilerinin nefes alacağı bir alan olduğunu görmekte ve onların bunu koruduğunu bilmekteler! Tabi ki bazıları bunu da istismar edebilirler!

   ABD gibi bir ülkede 20.000’in üzerinde STK vardır ve bunlar içerisinde en güçlü olanı da Evanjelislerdir! Evanjelistler ise, dünyanın en tehlikeli dini kuruluş olan STK’sıdır! Bunlar “Hristiyan Siyonist’tirler!”  İran’a karşı yapılan bu saldırının arkasında da bunlar vardır. Ama kimse “Evanjelistleri ortadan kaldıralım”, “operasyon yapalım”, “bunların malını-mülkünü ellerinden alalım” diye düşünmez! Yalnızca onları eleştirirler! Yani onlarla ilgili mücadele ediyorlar, o kadar!

    Avrupa Birliğini “fikri” olarak 20 tane STK kuruverdi. Onlar bunu ikinci dünya savaşından sonra kurdular. Yani “biz niçin kavga ediyoruz, 57 milyon insanımız boş yere öldü, Avrupa bir araya getirilsin” diye 20 tane STK harekete geçmiş oldu. Tümü de kendini bu işe verdi ve güzel bir kamuoyu da oluşturdular! Sonunda da AB gibi muazzam bir projeyi ortaya çıkarmış oldular!

    Dolayısıyla şu andaki bizim STK, cemaat ve tarikatlarımız, evet gerçekten bir çürüme ile karşı karşıyalar, yanlış işler yapıyorlar vs., fakat bu cemaat, tarikat ve STK’lerin kötü oldukları, bunlara operasyon çekelim ve bu operasyonları yaparken de seçici davranalım, bunların hangisi bize oy veriyor, hangisi oy vermiyor, ona göre bunları belirleyip, vermeyenleri içeri tıkalım diye düşünmek son derece yanlış olur.

  Şunu da bilmekte fayda vardır:

- “Cemaat” ile “Tarikat” farklı şeylerdir! “Cemaat” ile “Tarikat”, aynen “cemiyet” ile “cemaat”, “modern toplum” ile “geleneksel toplum” gibidir. Yani birisi “rasyonalite” üzere hareket ederken, ötekisi “ir rasyonalite” üzere yürür!

   Daha doğrusu dünya, aydınlanmayla birlikte “modern” bir zamana da girdi. Yani tarih bu sefer aydınlanma felsefesinin inşa ettiği bir süreç oldu. Alman Sosyolog Ferdinand Tönnies çok önemli bir söz söyler ve der ki:

- “Şehirleşme, sanayileşme, iş bölümü ve bireyle birlikte, cemaat yapıları değişip cemiyetler ortaya çıkacaktır! Yani toplum olacaktır! Toplum ise iş bölümüdür! Karşılıklı çıkardır. Mahiyet iradesi yoktur, fakat bireyin iradesi vardır.”

   

   Hâlbuki cemaatlerde de mahiyet iradesi vardır ve daha çok akrabalık bağına dayanır.

   Aslında Kuran’daki toplumsal gruplaşmaya baktığımız zaman, Tönnies’in dediğine yakın bir şey ortaya çıkıyor. Mesela birey, aile vs.!

    “Aile”, Arapçada kök itibari ile birbirine bağlı, hatta bağımlı bireylerin bir araya getirdiği küçük bir birim demektir. Kuran diyor ki: “Ve seni aile olarak görüp (bir yoksul iken seni bulup da) zengin etmedi mi? (Muhtaç durumundayken seni görüp kurtarmadık mı?)”  (Duha: 8)

 

   Fakat Tönnies’in dediği gibi “modern toplum” gelişmedi. Yani evet cemaat bir ara dağıldı, ondan toplum ortaya çıktı. Yani uluslar oluştu! Çünkü toplumun olduğu yerde mutlaka “ulus” da olur. Ulusu inşa eden de toplumsal ve beşerî dinamik değil, iktidar kadrolarıdır! Bunu en iyi tanımlayan da Mussolini’dir.

   Mussolini Roma’ya girdiğinde şöyle der: “Şimdi ordumuz Roma’ya girdi. Ordumuza bir devlet gerekir! Devletimize de bir millet gerekir!”

   Demek istiyor ki ulusu inşa eden ordudur! Ordu ise ulusu inşa ettiğinde, kullandığı en etkili aparat devlettir. Devlet ise bu hususta 3 argümanı kullanır! 1- Hukuk. 2-Eğitim. 3- Ekonomi.

   Kısacası Devlet, bir ulusu inşa ederken, yukarıda söylediğimiz bu üç şeyi en güzel şekilde kullanır!

   Fakat insanlar devlet gibi değildir ve farklı düşünürler! Bu farklı düşünceler yalnızca dinde değildir bilimde de öyledir. Örneğin Covit ortaya çıktığında insanların aşı olup olmama hususunda bilim adamları ikiye ayrıldılar! Aynı ihtilaf deprem konusunda da oldu. Dolayısıyla bilimsel alanlarda da bilim insanları arasında herhangi bir söz birliği yoktur! Örneğin Prof. Dr. Şener Üşümezsoy İstanbul depremi henüz olmayacaktır derken, Prof. Dr. Celal Şengör eli kulağında olduğunu söyler. Oysaki bunların tümü de bilim insanlarıdır! Yani aşıya karşı olan da taraftar olan da ve yine deprem olacaktır diyen de olmayacaktır diyen de bilim insanıdır. Keza dini bir şekilde yorumlayan da başka bir şekilde yorumlayan da aynen bilim insanları gibi özgürce yorumunu yapabilmeli ve yaşamını sağlamalıdır!

    İşte tarikatlar böyle oluşurlar! Yani tek yapı değillerdir.

  Daha açıkçası, Selçuklular döneminde tasavvufun 3 önemli erkanı vardı.

 1-Zühd-takva dönemi.

 2- Felsefi dönemi.

      3- Kurumsallaşma dönemi.

    İşte tarikatlar, tasavvufun kurumsallaşma dönemidir. Yani tarikata giren insanlar homojen değillerdir! Bir nalbur, “Mevlevi” tarikatına girmez. “Cerrahi” tarikatına gittiğinizde de orada rafine insanları görürsünüz. Sanatçı, müzisyen, akademisyen vs. gibileri orada bulursunuz! Fakat İsmail ağa tarikatına gitseniz, orada da halkın avam kesimini görürsünüz! İskender paşa tarikatında da daha böyle ticaret, ekonomi ve holdingleşme peşinde koşanların bulunduğu   görürsünüz. Kadiri tarikatına da daha kırsal kesimden olanlar gider.

   Demek ki insanlar kendi mizaç, meşrep, dünya görüşü ve yaşam tarzlarına göre oralara dağılırlar. Bu durum ise gayet sağlıklı bir şeydir! Şayet tarikatlar ortadan kaldırılırsa, bence Türkiye’de deizmin yayılmasının önü açılır! Şayet tarikatlar kendi fonksiyonlarını yerine getirmezlerse, insanlar boşluğa düşer. Çünkü Türkiye Şii bir toplum değildir ve çabucak dağılabilir. Zira Şiileri ayakta tutan şey, kendilerinin acı çeken ama hak olan bir inanca sahip oldukları görüşünü taşımalarıdır. Fakat Sünniler, her zaman zalim de olsa sultanlardan yana tavır koyan ve ezilmeyen bir topluluktur!

   Teoloji’yi yayan cemaatler, insanları bir araya getiriyor, eğitiyor, okullarda okutuyor ve hayırlı işler yapıyorlar! Yani tarikatlar tasavvufa dayanırlar! Şeyh merkezlidirler. Fakat Şeyh ile mürit arasında ara korunak yoktur! Şeyh öldükten sonra arada bir halife söz konusu değildir. Onların yalnızca ritüel ve zikirleri vardır!

    Örneğin Kadiri tarikatındaki zikir, cerhidir! Nakşi tarikatının zikri ise gizlidir! Bu tarikatlar aynı zamanda Türk müziğinin de temelini oluşturur. Yani musiki tarikatlarda oluşur. Bizim musiki üstatlarımız, yerel tarikat mensuplarıdırlar. Aynı zamanda her dönemdeki insanlara sanat, edebiyat ve medeniyeti de taşıyan bu tarikatlardır. Cemaat ise, sonraları ortaya çıkan bir oluşumdur. Bunlar, göçle beraber ortaya çıkmışlardır. 1950 yılında insanlar büyük kentlere taşınıyor ve cemaatler böyle oluşuyordu.

   Özetlersek, tarikat ve cemaatler, evet yanlış yola girmişlerdir ama, bunların düzeltilmeleri gerekir, fakat kökünden kurutulmamalılar!