erdalproduksiyon @ gmail.com

Sazın Susturulduğu Yerde Hafıza da Susar

Sazıyla, sözüyle Türk kültürünün omurgalarından biri olan Aşıklık geleneği, bugün neredeyse son nefesini veriyor. Bir zamanlar köy meydanlarını, kervansarayları, düğünleri, meclisleri dolduran bu ses; artık dar bir çevrede, sayıları her geçen gün azalan birkaç gönüllü tarafından ayakta tutulmaya çalışılıyor.Gidişat değişmezse, bu köklü gelenek çok da uzak olmayan bir gelecekte yalnızca arşiv raflarında, “bir zamanlar vardı” denilen kültürel bir hatıra olarak yerini alacak.

Aşıklık geleneği sadece bir sanat biçimi değildir. O, toplumun hafızasıdır; ortak acının, sevincin, isyanın ve umudun sözle kayda geçirilmiş hâlidir. Yazının yaygın olmadığı dönemlerde tarih, ahlak, inanç ve toplumsal değerler; aşıkların diliyle kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Bu yönüyle aşıklık, aynı zamanda güçlü bir iletişim ve birlik dinamiği olmuştur.

Bugün gelinen noktada, aşıklık geleneğinin bir dönem büyük değer gördüğü Azerbaycan’da dahi eski popülaritesini kaybettiği gözlemleniyor. Türkiye’de ise Kars başta olmak üzere Erzurum ve birkaç şehirde yaşatılmaya çalışılan bu gelenek için “son demlerini yaşıyor” demek, ne yazık ki abartı değildir.

Oysa zengin Türk kültürü içinde aşıklık geleneği, ayrı ve müstesna bir yere sahiptir. Kökleri Dede Korkut Hikâyeleri’ne kadar uzanan bu sözlü gelenek; sazın tellerinde can bulmuş, aşıkların diliyle çağları aşarak bugüne ulaşmıştır. Her bir hikâye, her bir koşma; yaşanmışlığın, gözlemin ve halk irfanının süzülmüş hâlidir.

Kars’ın geçmişine baktığımızda bu geleneğin ne denli güçlü bir damar oluşturduğunu görürüz. Kağızmanlı Hıfzı, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Dede Kasım, Toruni, Aşık Avasi, Aşık Rüstem Alyansoğlu ve daha niceleri, sadece birer sanatçı değil; yaşadıkları coğrafyanın vicdanı olmuşlardır. Erzurum cephesinde ise Aşık Sümmani, Aşık Reyhani, Aşık Nuri Çırağı, Aşık Erol Ergani, Aşık Mevlüt İhsani, Aşık İhsan Yavuzer, Aşık Rahim Sağlam gibi isimler, halkın sesi olmayı başarmış ozanlardır.

Daha da geriye gittiğimizde, 1885 doğumlu Aşık Nihani karşımıza çıkar. Bugün belki çoğumuz onu gerçek adıyla, Mustafa Gedik olarak tanırız. Ancak aldığı mahlasın ardında bile başlı başına bir hikâye, bir hayat dersi, bir kültür kodu vardır. Çünkü aşıklık, yalnızca saz çalmak değil; yaşadığını söze, sözü kaderine dönüştürmektir.

Asıl tehlike, aşıklık geleneğinin kaybolmasıyla birlikte bir anlatma biçiminin değil, bir düşünme ve yaşama tarzının da yok olmasıdır. Bugün kaybolan her kültürel değer gibi, aşıklık da sessizce elimizden kayıp gitmektedir. Ve biz çoğu zaman, geriye yalnızca “keşke” demek kaldığında farkına varırız.

Saz sustuğunda yalnızca bir tel kopmaz; toplumun hafızasında bir boşluk açılır. Eğer bu geleneği yaşatmak için bugünden ciddi bir irade ortaya koyamazsak, yarın çocuklarımıza anlatacak bir hikâyemiz daha eksik olacaktır.