Bahanelerle Büyüyen Zamlar, Sessizce Tükenen Toplum
İnsan, kendini korumayı sever. Bahaneler üretir, savunma mekanizmalarını güçlendirir, egosunu haklılık zırhına bürür. Hep savunmadaymış gibi görünür ama çoğu zaman farkında olmadan, toplumu tüketen bir savaşın tam ortasında yer alır. Bugün yaşadığımız ekonomik ve ahlaki tablo tam olarak budur: Herkes kendince haklı, herkes kendince mağdur; ama ortaya çıkan sonuç, ortak bir yıkımdır.
Artık ülkede herkes profesyonel birer borsacı, muhasebeci, ekonomisttir. İnsanların cebine giren parayı tek tek hesaplayan, maaş artışlarını anında etiketlere yansıtan bir anlayış hâkim. Mal satılırken, kira belirlenirken ölçüt artık emek, vicdan ya da ihtiyaç değil; “karşı tarafın cebine ne kadar para girdiği”dir. Maaş zammı, bir rahatlama değil; fırsatçılar için bir alarm zili gibidir.
Kitle iletişim araçları bilgi vermek yerine beklenti okşar hâle gelmiştir. İnsanlar gerçek haber yerine kendi doğrularını teyit eden enformasyon akışını bekler. Her can sıkıntısında, her dalgalanmada bir mülkün, bir ürünün değeri yeniden belirlenir. Eskiden “sürümden kazanma” anlayışı vardı; şimdi ise “anlık yakala, fırsata çevir” zihniyeti egemen. Devletin ekonomiyi biraz olsun rahatlatmak için yaptığı maaş artışları, daha vatandaşın cebine girmeden zam gerekçesine dönüşür. Bir nefeslik rahatlama, fırsatçılığın boğucu elinde yeniden daralır.
Maaş zamları, halkın alım gücüne minyatür bir destek olarak sunulurken; çıkar bekçileri bu zammı bahaneler girdabından geçirip kendilerine menfaat olarak geri döndürmenin peşine düşer. Sonuç mu? Psikolojik rahatlama için eskiden alışverişe çıkan insan, bugün alışverişten daha yorgun, daha umutsuz, daha gergin döner.
Bu eleştiri soyut bir serzeniş değil; birebir tanıklığın ürünüdür. Fiyatı pahalı bulan bir vatandaşa esnafın verdiği cevap manidardır: “Maaşlara zam geldi, siz de fiyatlara itiraz ediyorsunuz.” Kiralık ev arayan bir vatandaşın karşılaştığı cümle ise daha sarsıcıdır: “Biraz bekle, maaşlara zam gelecek; fiyatımız o zaman belli olacak.” Yani ihtiyaç, bekletilir; vicdan, ertelenir.
Oysa yaşamın devamı için temel gereksinimlerin ulaşılabilir olması, ekonomiyi iyileştirir; toplumsal huzur ve barışı besler. Bugün fırsatlara kurban edilen şey yalnızca bireylerin bütçesi değil; bir toplumun geleceğidir. Bu, toplumsal yapıyı bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bozan açık bir eylemdir. Kafede 50 liraya içilen çay, pahalı olduğu için değil; herkesin ilk ve en ucuz tercihi olduğu için fırsata çevrilmektedir.
Çay demişken… Çay asildir. Çay, hatırı sayılır dostlukların aracıdır. Ama artık insanlar bir çay içmenin keyfini bile unutmuştur. Çayı yudumlarken bile gelecek kaygısının ürkütücü kâbusundan kaçmaya çalışır hâle geldik. Böylece iletişim ortamları, sohbetler, bağlar sessizce yok olmaktadır.
Geleneksel kültürümüzün ritüelleri; hikâyeler, şiirler, şarkılar, örf ve adetler ciddi bir kültür erozyonuna uğramaktadır. Dönüşerek yapısını kaybeden bu değerler, geçmişten bugüne taşınan milli hafızayı da tehdit etmektedir. İnsanlar bir toplumun parçası olmaktan çok, değerlerini yitirmiş birer “dünya canlısı”na dönüşmekte; birbirinden kopmuş insanlar, sadece yaşam alanı işgal eden organizmalar hâline gelmektedir.
Ekonomi insanı doğrudan etkiler. Teknoloji ve dijitalleşme birilerini zirveye taşırken, birilerini de çok gerilerde bırakır. Mehmet Akif Ersoy’un uyarısı hâlâ kulaklarımızda çınlamalıdır: “Sahipsiz olan vatanın batması haktır; sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.” Geniş açıdan baktığımızda görüyoruz ki Türk kültürünün ulvi ve kutsi bir yapısı varken, değerlerimiz elimizden kayıp gitmektedir. İhtiyaçlar mecburiyetleri, mecburiyetler ise toplumsal çatlakları doğurur: hırsızlık, şiddet, bunalım, cinnet… Bunların sebebi sizce nedir?
Özetle söylemek gerekirse: Toplumu var eden insandır. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Ama biz her gün biraz daha kaybediyoruz; insanlığımızı, merhametimizi, sevgimizi, insan etiğini… Aslında kendimizi kaybediyoruz. Ekonomik huzursuzluk, alakasız sandığımız birçok sorunun gizli kaynağıdır. Herkes az da olsa toplum için fedakârlık etse, samanlığın seyran olduğu bir huzura doğru yürümek mümkün olurdu.
Karınca kolonilerinin kenetlenerek başardıklarını hayretle izlerken, dünyanın en güçlü varlıklarından biri olan insanın bu kopukluğu düşündürücü değil mi? Kendi ellerimizle dünyayı yıkıyoruz. Unutmayalım: Bu kubbe çökerse, altında herkes kalır.
Biraz insaf be kardeşim… Ekonomi çökerse, her şey çöker. Bu çöküşe imza atanlardan mı olmak istersiniz, yoksa ayakta tutmak için elini taşın altına koyanlardan mı? “Benden ne olur?” deme. Bugün en saçma şeyler bile akıma dönüşebiliyorsa, neden ekonomiyi ve toplumsal vicdanı ayakta tutmak için ağırlıkları atmak varken seyirci kalıyoruz?




