İBLİS’İN ADEM’E SECDE ETMEMESİ AYETİNDEN BİZLERE VERİLEN MESAJLAR
Biz burada Adem’in yaratılışından sonra Allah’ın İblise, Âdem için secde etmesi emrini vermesi ve İblis ’in de buna karşı çıkma nedenlerini incelemeğe çalışacağız! Acaba İblis ‘in isyanının nedenleri nelerdi?
Kuran, o konuyu Sad Suresi 75’inci ayette şöyle aktarmıştır:
-“(Allah,) “Ey İblis! Kendi ellerimle yarattığım şeye secde etmene ne engel oldu? Ululuk mu tasladın, yoksa yücelerden miydin? dedi.”
Devamı olan 76. Ayette de şöyle geçer:
-“(İblis,) “Ben ondan daha iyiyim; beni ateşten yarattın ve onu balçıktan yarattın!”
İblis böyle cevap verince Allah ona:
-“Çık oradan (cennetimden)! Kuşkusuz, sen taşlanmışsın (kovulmuşsun) dedi.” (Sad: 77)
İslam alimleri ayette geçen bu hadisenin gerçek olduğunu ve gerçekte yaşanıldığını kabul ederler. Arifler ise, böyle olmadığını ve gerçekte yaşanılmadığını söyler ve şöyle derler:
-“Bu ayet, tüm insanların tefsiridir/tarifidir! Tüm insanlar gerçek varlığıyla bu ayette Âdem ve kâmil bir insandır. Ayette söz konusu edilen o insanda akıl, vicdan, hayır işleme gücü, ibadet etme duygusu, hakkı talep etme iradesi ile birlikte, şer güçler olan enaniyet, şehvet, hayal ve batıl şeylere yönelmeler de mevcuttur! Bu şerler, ondaki hayır olan şeylere hakimiyet kurmak ve hayırlar da ondaki var olan şerlere hükmedip işlemek istediği şerlere engel olmak için vardırlar!”
Yani ayetten anlaşılan o ki, Allah Teala tüm bedene, “nefis” ve “akıl”a itaat etmeyi emretmiştir. Diğer bir ifadeyle, ayetteki Adem’den maksat “kâmil akıl”dır. Fakat enaniyet/benlik/kibir gibi duygular, Adem’e secdeyi (boyun eğmeği) reddetmiştir ve nefse tabi olmuştur!
Ariflerin bu anlamdaki tefsirlerini teyit eden başka ayetler de vardır. Örneğin A’raf 11 de şöyle geçer:
-“Gerçekten sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, “Adem’e secde edin.” Dedik. İblis dışında hepsi secde etti; sadece o, secde edenlerden olmadı.”
Arifler ayeti şöyle tefsir ederler:
-“Allah Teala mahlukatı/İnsanları yaratıyor ve onlara en güzel sureti veriyor, sonra onlar, buluğ çağına varıp aklî reşitliğe ulaştıktan sonra meleklere (yani bedenlerindeki hayır güçleri olan akıl, vicdan, hakkı talep etme ve ibadet yapma iradesine) diyor ki, Adem’e (yani akla) itaat edin. O güçlerin tümü itaat ediyorlar, bir tek İblis (yani enaniyet/kibir/nefsani güçler) itaatte bulunmuyorlar!
Biz, İblis-Âdem olayını ele alan ayetlerden şu beş konuyu elde ediyoruz.
Birinci konu şudur: Allah Teala, İblisten, niçin secde etmediğine dair delil talep etmektedir. Yani iblis’e, “kendi ellerimle/kudretimle yaratmış olduğum o varlığa (Adem’e) secde fiilini gerçekleştirmemenin bir delilinin bulunup bulunmadığını soruyor. Diğer bir ifadeyle ona şöyle diyor: “Ey İblis! Ben secde emrimi verdiğimde tüm melekler secde ederlerken sen hangi delile dayanarak secdeye karşı çıktın? Onu bana söylesene?
Dikkat edilirse Allah Teala ilk önce İblis secde etmedi diye onu cezalandırmaktan ve azap vermekten bahsetmiyor. Önce ondan delil talebinde bulunuyor! Nitekim diğer ayetlerde de delil hususunda şöyle diyor:
-“Deki delilinizi getirin” (Bakara: 111)
Demek ki, Allah bile o denli sonsuz kudret sahibi iken yargısız infazda bulunmuyor ve delil istiyor. Yani Allah “aklı” hüccet karar kılıyor, delil ve burhan da akılla oluyor ve bir şeyin hak ya da batıl olduğunu bize akıl söylüyor. Bir delilin güçlü, diğerinin zayıf ya da sahih ve hatalı olduğunu bize söyleyen akıl oluyor. Bizler bir şeyin doğru ya da hatalı olduğunu akıl ile anlıyoruz!
Allah, bu ayet üzerinden aklı bizler için hüccet/delil karar kılmıştır! İşte bu ayetten elde ettiğimiz ilk fayda budur. Yani mutlak bir kudrete sahip bulunan Allah, bir mahlukunu bir şeyi yapmaya emrediyor ve o da yapmıyor! Buna rağmen o mutlak güç onu cezaya çarptırmıyor ve gayet demokratik davranarak ondan delil istiyor! Şayet o isyan eden mahlukun isyanına dair getirdiği delili güçlü olsaydı, onun o yaptığı itiraz ve isyan, ondan kabul edilirdi. Onu cezalandırdığına göre, demek ki onun delili makul ve makbul bir delil değildir!
İkinci konu şudur: Tüm insanların nezdinde iki türlü delil vardır; yani insanların eylemlerini, itikatlarını ve her şeylerini dayandırdıkları deliller iki türlüdür:
a-) Akli ve mantıki delil (ki buna Arapçada “Burhan” derler).
b-) Nefsani delil.
Nefsani delil; akla ve mantığa dayalı bir delil değildir, insan nefsinin olmasını istediği şeye dair nefsinden/kendinden ürettiği delildir! Yani insan bir şeye meyletti mi ve o şeyin olmasını arzu etti mi, onun adını “hak” koymaktadır. Bir şeyden de hoşlanmadı mı ve olmamasını arzu etti mi, onun adını da “batıl” koyuverir!
Alman filozof Nietzsche de şöyle der: “Hakikat diye bir şey yoktur. Bu bir vehimdir. Yani gerçekle uyuşacak ve gerçekte var olan “hakikat” diye bir şey mevcut değildir! “Hakikat”; insanın o şeyin hak olmasını istediği şeydir, yoksa insanın tabi olacağı dışarıda bir hakikat mevcut değildir!
Nietzsche’nin bu sözünün doğruluk payı da yok değildir. Çünkü insanların %95’i kendi heva ve hevesleri üzere bir şeyi hak olarak bilir ve ona tabi olup giderler. Örneğin bir Şii için Sünni’nin hak olduğuna dair çok güçlü deliller de getirilse, asla onu kabul etmez ve o delili çürütmek için de bir sürü kendince deliller getirir! Fakat kendi haklılığına dair çok zayıf bir rivayet de getirilse, onu Kuran ayetinden daha güçlü görür!
Örneğin Mehdi konusunda ya da Velayet-i Fakih hususundaki rivayetlerin tamamına yakını zayıftır. Velayet-i Fakih konusuyla ilgili bir tek zayıf rivayet vardır (ki, ona da “makbule” rivayet derler!) ve bu rivayeti de Amr b. Hammad namındaki birinden naklederler. Fakat Şii fakihlerin işine geldiği için onu teyit ederler ve Kuran ayetlerinden daha güçlü görürler. Çünkü o rivayet, onların görüşlerini destekliyor ve onlara arzularını gerçekleştirme fırsatı veriyor!
Sünnilerde de öyledir. Çok zayıf bir rivayet de olsa (ki, ona “Mürsel” rivayet derler) o rivayeti de kapıp Kuran ayetlerinin üzerine çıkarırlar. Örneği şu rivayet:
-“Ashabım gökteki yıldızlara benzer! Hangisine uysanız hidayeti bulursunuz.”(Mürsel Hadis)
Hem bu rivayetin zayıf olduğunu söylerler ve hem de bu rivayeti sahabenin adil olduğuna ispat için kullanırlar!
Demek ki insanların çoğunluğu nefsani delillere yönelirler ve ihtiyaçlarını o türden delillerden karşılarlar.
Evet, İblis te neden Adem’e secde etmediği hususuna delil getirmiştir, fakat getirdiği delil, akli değil nefsanidir.
Allah tarafından İblise “delilin nedir?” diye sorulduğunda, “ben ondan daha iyiyim” demişti ve bu şekilde bir ırkçılık delili getirmiştir! Yani asaletini ortaya atmış, asalet ile secde ve itaatin bir ilişkisinin bulunmadığını anlamamıştır! Örneğin bir insanın asaleti bozuk olup, ondan evliyanın çıkması mümkündür, ya da esaleti evliya olup ondan şerir/zararlı bir insanın çıkması mümkündür. Nuh Nebi’de böyle oldu. Kenan ismindeki oğlu, babasına iman etmedi! Veya bazı insanlar gibi beyaz ırkın siyah ırktan üstün olduğunu savunurlar. Bu ırkçılıktır. Bunun etkileri hala dahi Amerikan ve kimi gelişmiş ülkelerde devam etmektedir.
Peki neden beyaz ırk siyah ırktan üstündür diye sorulduğunda, cevap veremez olurlar ve nedenini açıklayamazlar. Fakat eğilimleriyle uygun düştüğü için öyle derler!
Söz konusu ayetin de bize verdiği mesaj odur. Yani ayet bize şunu anlatıyor: “İblis burada nefsani delil getirmiştir!”
Tüm insanlar ve hatta en suçlu insanlar dahi delil getirirler. İnsanların tabiatı delil getirmeye meyillidir. Çünkü insan, delil ile nefsini ikna ediyor! Fakat getirdikleri delil, genellikle nefsani delillerdir! Bu da bize gösteriyor ki, bizler delil getirdiğimizde akli delil getirmeliyiz nefsani delil değil! Yani nefsin müdahalesi olmadan akıl ile bir şeyin hak ya da batıl olduğuna karar vermeliyiz! İşte ayetten elde ettiğimiz ikinci konu da budur.
İblis ’in getirmiş olduğu delil, nefsani delil olduğu için Allah tarafından kabul edilmemiştir. Çünkü İblis, “beni ateşten onu topraktan yarattın” dediğinde, Allah da ona diyor ki, “evet! Asalet olarak doğrudur, sen ateşten o da topraktandır, fakat bunun emri icra etmekle ne ilişkisi olabilir?”
Örneğin birisi çok zengindir, sarayları ve son model arabaları vardır, fakat o arabaların hiç birisine binip gezmiyor. Yalnızca bisiklete binip onunla gezip dolaşıyor. Evet, araba bisikletten daha üstündür ama, fakat o şahıs bisiklete binmeyi seviyor. Dolayısıyla, o arabaların sahibine itiraz edip de “benimle gezip dolaşmalısın, çünkü ben bisikletten daha pahalı ve daha değerliyim” deme hakkına sahip değillerdir. Dolayısıyla İblis’e denilebilir ki sen, Âdem, melekler ve tüm yaratıklar Allah’ın mahlukusunuzdur ve Allah da sana bu emri vermiştir, senin O’na itiraz hakkın yok ki!
İşte Friedrich Nietzsche de bunu söylüyor! Yani diyor ki insanlar da aynen İblis gibi nefsani deliller getirirler.
Üçüncü Konu: Nefsani durumların hak ve hakikati perdelediği hususudur! Yani İblis’in Adem’e secde etmemesinin nedeni, ondaki o kibir halinin (ki, kibir de bir nefsani haldir) hakkı (ilahi emri) perdelemesinden dolayıdır! Yani İblis, kendi nefsinde oluşan o kibir nedeniyle kendisini çok büyük zannetti ve benim gibi üstün biri onun gibi aşağı birine nasıl secde edebilir düşüncesine kapılıp, sahip olduğu kibir ile hakkın (Allah’ın) arasında bir perde oluşturdu ve o emrin nasıl bir makamdan geldiğini anlayamadı!
Evet, insanın hakkı görüp anlamasına engel olan perdeler pek te fazladır. Örneğin nefsani arzular, şehvetler, kibir, mal, makam, hatta ilim bile insanın hakkı görmesine ve ona ulaşmasına bir perde oluşturabilir! Yani bir insan okuyup büyük bir ilim elde edince, o ilim de onda kibre dönüşüp perdelik görevi yapabilir.
Demek ki ayetten elde ettiğimiz üçüncü konu şudur:
-“İnsandaki nefsani haletler ve ruhi hastalıklar, onunla hakkın arasını kapatan bir perde durumuna gelebilir. Bunun ilacı, insanın nefsini şehvetlerden ve nefsani arzulardan ilk önce tezkiye etmesi ve sonra da “Allah’tan çekinin ki Allah da size ilim öğretsin” hadisi gereği, ona ilahi ilim gelmiş olsun. Şayet nefsani istek ve arzular ile kendini doldurur ise, o taktirde hakikate ulaşma imkânı bulamaz, çünkü tekebbür, haset ve hırs gibi enaniyet ve kendini sevmeler vs., onun hakkı görmesini perdeler ve aynen İblis’in hakkı görmesini engellediği gibi onu da engeller!
Dördüncü Konu: Ayetten; batılın her daim hakkın malzemelerini kullandığını elde ediyoruz! Fakat bunun aksi söz konusu değildir! (Yani hak, hiçbir zaman batılın malzemelerini kullanmaz. Çünkü batıl, kendi nefsinin ne kadar çirkin ve kötü olduğunu biliyor. Dolayısıyla da her zaman hakkın elbisesini giyer. Dünyanın doğusundan batısına tüm batılların söyledikleri sözler, sürekli güzel ve hak ile ilgili sözlerdir. Yani onlar hep adaletten, özgürlükten, insan hak ve hukukundan söz ederler. Demokrasiden dem vururlar. Görüldüğü gibi Suriye’yi ne hale getirdiler. Demokrasi ve özgürlük naleleri atarak “Daiş” gibi terörist örgütü oraya soktular, milyonlarca insanı göçe zorladılar. Ülkenin altını üstüne çevirdiler. Ama sözünü ettikleri bu güzellikleri körfez Krallıklarına götürmüyorlar, çünkü o ülkeler bunların sömürüsü altındadırlar. Şayet herhangi bir ülke Batılıların çıkarlarına aykırı hareket ederlerse, o ülke için derhal insan haklarını, özgürlüğü, demokrasiyi vs. gündeme getirirler.
Dolayısıyla “hak” unvanı adı altında o ülkeyle ilgili hakikatleri örtüyorlar! Fakat “hak” ehli olanlar, batıl ile hakkın üzerini hiçbir zaman örtmeyi istemezler. Nitekim İmam Ali’ye de onun hilafeti döneminde kendi adamlarından bazıları gelip şöyle söylediler:
-“Ya Emire’l -Müminin! Biraz daha fazla şu beytül maldan aşiret reislerine versen ve onları kendine çekip bağlasan olmaz mı? Çünkü insanlar senin bu adalet devletinden çok sıkıldılar, onların gönlü biraz sana yönelse iyi olur!”
İmam Ali (as) onlara şöyle dedi:
-“Siz, benim zulüm yoluyla adaleti elde etmemi mi istiyorsunuz?”
Yani ben, zulüm yoluyla adaleti asla tahakkuk ettirmem!
Fakat batıl ehli olanlar, örneğin Taliban, Daiş, İşit vs., zulüm yoluyla sözde adaleti tahakkuk ettirmek için Irak, Suriye, Afganistan, vs. ülkelerde ne kadar da adam öldürdüler. Onları korkuttular, günlük bombalar patlattılar, yüz binlerce insanı katlettiler! Amaçları, o bölgelerdeki hâkim hükümetleri yıkıp, yerine adaletli (!) İslam devletini kurmaktı. Peki kadınların, güçsüz insanların ve çocukların suçu neydi?
Diyorlardı ki biz İslam devletini kurup adaleti getireceğiz. Evet İslam devletini kuracaksınız ama, fakat zulüm yoluyla kurmuş olacaksınız!
Kısacası, batıl ehlinin şiarlarına bakıldığında çok güzel şiarlar görürsünüz. Hep adaletten söz ederler. Amerikan ve İsrail zıddı olduklarından söz ederler, ama onlardan kimseyi öldürmezler, hep kendi dindaşları olan Müslümanları katlederler. Böylece amelleri hep cinayet ve kıtaldir!
Hasılı, batıl ehli olanlar her zaman hakkın malzemelerini kullanırlar ve onların sloganlarıyla yola çıkarlar, fakat kendi işlerini yapıp giderler!
Özetlersek; ayetten şunu elde ediyoruz:
“İblis’e neden secde etmedin denildiğinde, ‘ben yalnızca sana secde ederim, senin dışındakilere secde etmek şirktir’ diyor!”
İblis’in bu sözü çok doğru bir sözdür ve bu söz, hak ehlinin sloganıdır! İblis’in bu sözünü ondan duyan, onun ihlaslı ve temiz bir kul olduğunu ve ihlasla ibadet etmek istediğini zanneder! (Nitekim Ezidi denilen Şeytan perestler de İblis’in bu sözünden yola çıkarak ona “Tavus Melek” adını takmış ve saygı göstermişlerdir! Benim kendim bizzat bunlarla İran’ın Kirmanşah bölgesinde bu konuyu onlarla konuşmuşum).
Şeytan burada aynen Vahhabiler gibi konuşmuştur. Vahhabiler de yalnızca “Tevhit” der başka bir şey demezler. Çünkü diğer inançları önemsemezler.
Batıl ehlinin kullandığı hakka ait malzemelerden biri de “Kutsallardır!” Batıl düşünceli insanlar hak ehline darbe indirmek için en çok da hakkın kutsallarını kullanıyorlar! Örneğin merhum Ayetullah Seyyid Fazlallah, Hz. Fatıma’nın kaburgasının kırıldığına dair nakledilen rivayetin doğru olduğu hususunda birtakım kuşkularının bulunduğunu ifade etmişti. Bunu söylemesinden dolayı ona ne kadar da darbeler vurdular. Neredeyse o büyük Müçtehidi mürtet (dinden çıkmış) olarak ilan edeceklerdi! Onun Kum ilim havzasına girmesini yasakladılar. “O, bizim kutsalımıza ve Fatıma’mıza hakaret ediyor” dediler. Böylece de halkı onun aleyhine tahrik ettiler!
Beşinci Konu: Ayetten “batıla yönelmenin delile gerek duyulmadığını” elde etmiş olduk! Yani delil üzerinden batıla gidilmez, şöyle ki:
-“Ayette görüyoruz ki Allah Teala, İblis’in getirdiği o delili duyduğunda, onun çok hafif ve nefsani bir delil olduğunu ve akli bir delil olmadığını müşahade edince, “senin bu delilin batıldır” diye bir cevap vermedi! Böylece ondan herhangi bir başka delil de istemeksizin onu cennetinden kovup attı!
Kuran ayetlerinde, Allah’ın İblis’ten ikinci bir delil istediğine de şahit olmuyoruz. Bu da bize gösteriyor ki, batıl ehlinden, niçin o batıl yolu seçtiniz diye bir delil talebinde bulunmak söz konusu değildir! Şayet öyle olsaydı, Allah da Şeytan’ın ilk deliline şahit olup onun batıl bir yolda olduğunu müşahede edince, ondan ikinci bir kez daha başka bir delil talebinde bulunurdu!
Örneğin İşit/Daiş İslam devletini kuracağını iddia etmişti. Çünkü onlar bunu zulüm üzerinden gerçekleştirmek istiyorlardı. Bundan dolayı da artık onlardan “sizin bu devleti kurmaya deliliniz nedir?” diye sormaya gerek de yoktu. Bunun için de onların o zorbalıklarına karşı, onların o fiillerini önlemek için bir karşıt zorbalık gücü oluşturmak gerekirdi ve öyle de oldu. Çünkü onlar mantık üzerinden İslam devleti kurmak istemiyorlardı! Yani birisi bir şeyi delil üzerinden yapmak istediğinde ona karşı çıkan varsa, o da ona karşı deliller üzerinden karşı koyacaktır! Fakat İşit ya da İsrail gibi zorba güçler, örneğin Filistin’i ele geçirmişlerse, onlarla delil ile cedelleşmeye gerek kalmaz. Güçlerine karşı güçle karşılık verilmelidir!
Şimdilerde Filistin halkı İsral’e karşı direnişten başka bir yolun bulunmadığını anladılar! Ve istişhat (şehadet talebi) girişiminde bulunma yoluna gittiler. İsrailliler Filistini 30-40 yıl yakıp yıktılar. Batılılar da onları destekleyip durdular. Hiç kimse İsrail’in önünü almadı!
Kısacası mantıklı delile, mantıklı delil ile karşılık verilir. Fakat nefsani delile ve kibirlilik gibi enaniyetli durumlarda, artık mantıklı delil ile onun üzerine gitmeye gerek olmaz. Çünkü karşı taraf senin delilini de dinlemez. Zira o, işgal etmek için gelmiştir, işgalci güç ile de mantıklı delil üzerinden konuşulmaz. Yani ilk önce o şer güç, bir direniş gücüyle halledilip atılır, ondan sonra da akli deliller üzerinden onunla konuşulur!
İşte bu ayetten onu öyle anlıyoruz. Yani Allah Teala İblis ’in o nefsani delilini görünce, onu cennetinden kovup attı. İşit için de öyle yapıldı. Onların önünü almak için de halk gücü oluşturuldu ve ismi “Haşdi Şa’bi/Halk gücü” olan bu organize güç, işit hastalığı için bir tedavi ilacı oluverdi!



