DİNE İHTİYAÇ VAR MIDIR?
Bu sorunun cevabından önce, doğru bir cevap vermek için onu biraz detaylandırmak lazım! Detaylandırmadan önce de şöyle bir giriş yapmam gerekir:
- “Bundan bin yıl önce böyle bir soru yoktu! Bu soru, modern dünyanın sorularından biridir!
Kadim dünyanın insanları yiyip içiyor ve nefes alıp veriyordu, fakat bunları niçin yaptığını kendinden sormuyordu! Dini hükümleri yerine getiriyordu, ama niçin yerine getirdiği sorusunu aklından geçmiyordu! Fakat son bir iki asırda her şeyin nedenini öğrenmeden o şeyi yapmamaya kararlı bir varlık haline geldi!
Peki, Neden Böyle Oldu?
Nedeni şudur: Eski çağlardaki “dindar” insanlar(!) kendilerini hep “mükellef” ve “kul insan” olarak görüyorlardı. Yalnızca Allah karşısında vazifesinin ne olduğunu öğrenmeyi seviyorlardı! Diğer bir ifadeyle; eskinin insanları kendilerini “kul insan” olarak gördükleri için, din alimlerinden yalnızca “vazifelerinin” neler olduğunu sormakla yetiniyor ve ona göre de ibadet ve itaatlerini yerine getiriyorlardı! Fakat çağdaş insan böyle değildir! Allah’a karşı vazifesinin neler olduğunu araştırmaktan daha çok, “hakkının neler olduğu arayışı içerisine girmiştir!” Diğer bir ifadeyle; çağdaş insan, “benim vazifelerim nelerdir?” diyen insan olmaktan çıkmış, daha çok “benim haklarım nelerdir?” diyen insana dönüşmüştür!
Daha doğrusu o tür insanın bu türden tutumu, içerisinde bulunduğumuz bu çağda şu soruya dönüşmüştür: “Dindar olmak benim haklarımdan mıdır, yoksa üzerime farz olan bir şey midir? Yani “Allah’a iman etmem ve dindar olmam, bana farz mıdır, değil midir? Şayet farz ise, o takdirde önceki insanlar gibi dinî ulemanın yanına gidip, teklifimi onlardan öğrenip icra etmem lazım! Şayet üzerime farz değil de benim haklarımdan biri ise, o takdirde benim dindarlığı terk etme ve Allah’ı inkârda bulunma gibi haklarımın da bulunması gerekir! Yani bu durum, aynen bir şeyi tercih etmek gibidir! Şayet bir şey senin önüne yalnızca “tercih olarak” sunulur ve sen de o şeyi tercih etmez isen, onun için bir ceza verilmez! Şayet tercih etmek sana farzdır derlerse, o takdirde farz olan bir şey terk edildiği takdirde ceza da gerektirir!
Dolayısıyla, böyle bir çağda insanoğlu şu sorunun cevabını bulmaya çalışıyor: “Acaba dindar olmak ve bir dini tercih etmek bana “farz mıdır?” “hak mıdır?” Şayet farz ise onu ispatlamak lazım, şayet hak ise, o dinlerden birini tercih etmemek benim de hakkımdır!”
Bu, geniş bir konu olduğu için daha fazla girmek istemiyorum!
Şimdi, bu sorunun biraz daha detaylarına geçelim!
Aslında bu soru insanın “din” üzerine ikame edilen ihtiyaçlarıyla ilgili bir sorudur. Sorunun cevabını bulmak için bunun daha da detaylandırılması gerektiğini baştan söyledik. Bu minvalden hareketle ilk önce “dine ihtiyaç nedendir?” ona bakacağız. İkinci olarak da “dinden neyin kastedildiğini” inceleyeceğiz. Böyle yaptığımız taktirde ancak doğru bir cevaba ulaşabileceğimiz kanaatine sahibim!
“Neden dine ihtiyacın olduğu” hususuyla ilgili beş görüş beyan edilmiştir. Şimdi bu görüşleri teker teker izaha çalışalım:
Birinci görüş şudur: Derler ki dine ihtiyaç, psikolojiktir! Örneğin ünlü psikolog Sigmund Freud, dine duyulan ihtiyacın “korku” olduğunu söyler! Ona göre bazı tabii olaylardan korkmaları sonucu insanoğlu, Allah/din diye bir şey yaratmıştır! Mesela ilk insanlar deprem, tufan, kuraklık, hastalık, sel felaketi, düşman baskını ve bunun gibi şeylerden korkup, o afet ve belalardan kendilerini koruması için birtakım şeyleri kendilerine ilah edinmiş ve o ilahlara sığınarak bu tehlikelerden kurtulma yoluna gitmişlerdir! Bu psikoloğa göre dinin kaynağı korkudur!
Tabi ki İslam alimleri bu görüşü reddeder ve dinin kaynağının korku olmadığını iddia ederler! Günümüzde, bilimsel anlamda tabiattaki o felaketlerin nedenleri çözülmesine rağmen, yine de insanlar Allah’ın ve dinin varlığına iman ettiklerini öne sürerler!
Fakat Freud bu görüşünde pek de haksız değildir, zira tabiat olaylarından kaynaklanan korkular, günümüzdeki bilimsel gelişmeler nedeniyle ortadan kalkmış olsa dahi, onun yerine örneğin “Cehennemde yanma korkusu” gibi başka bir takım dini korkular yerleştirilmiştir!
Günümüz insanlarının %99’u dindar değillerdir! “Dindarlıkları” Cehennem korkusundan kaynaklanıyor! Şayet cehennem olmasaydı ne namaz ne oruç ne hac ve ne de zekât olurdu. Demek ki dindarlıktaki asıl faktörlerden birisi “korkudur!”
İşte bu, psikolojiktir! Yani insanların dine (Allah’a) ihtiyaç duymalarının temelindeki neden, bu psikolojik korkularını gidermeleridir! Sorun şuradaki, bilim gelip ilkel korkuları yok edip ortadan kaldırırken, din gelmiş onun yerine başka bir korku ekmiş ve tabiat felaketleri korkusunun yerine dini korkuları dikmiş, neticede yine Freud haklı çıkmıştır!
İkinci görüş şudur: Derler ki, dine ihtiyacın nedeni sosyolojiktir! Yani dine ihtiyaç toplumsal ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır! Örneğin ünlü sosyolog Emile Durkheim ve onun gibileri der ki, “dinin kaynağı toplumdur!” Yani bireyler arasındaki bağı güçlendirsin diye “toplumsal ruh” dini yaratmıştır! Bundan dolayıdır ki her kabilede belirli bir din oluşmuştur. Örneğin Farslarda “Mecusilik”, Rumlarda “Hıristiyanlık”, Ortadoğu’da “İslam dini” vs. icat edilmiştir! İşte toplumlar içerisinde fertlerin birbirleriyle bağlarını güçlendiren şey, bu “din inancı” olmuştur! Bundan dolayıdır ki o topluluk içerisinde yaşayan fertlerin birbirleriyle oluşturdukları dayanışma bağlarının kopmaması ve toplumun zayıflamaması için, onlardan birisi mensubu bulunduğu toplumun bağlandığı inancı inkâr ettiğinde ya da o inanca karşı yeni görüşler ortaya attığında, derhal toplum tarafından “mürtet/dinden çıkmış” olarak itham edilmekte ve katline ferman verilmektedir!
Fakat şu dönemde bu türden bir tehlike söz konusu değildir, zira artık din topluma hareket vermiyor. Özellikle de içinde bulunduğumuz bu çağda, dünya toplulukları içerisindeki bireyler arasında bağları güçlendiren din, yerini “vatandaşlık”, “ulusçuluk”, “milliyetçilik” ve “ideolojik” gibi değerlere bırakmıştır! Bu değerler artık tüm din ve mezhep müntesipleri içerisine yerleşmiş ve dinin yerini almıştır!
Bu da “dine ihtiyacın toplumsal oluşu görüşünün son bulması” demektir! Yani; her din mensubu insanlar içerisinde mezhep, tarikat, ideoloji vs. gibi birçok fraksiyonlar oluşmuş ve dinin yerini bu türden bağlar almıştır!
Üçüncü görüş şudur: Derler ki, dine ihtiyacın nedeni “ruhi” dir! “Ruh” ise, nefis ve psikolojiden ayrı şeydir! Psikologların düşüncelerinde “nefis” ve “ruh” diye iki ayrı şey yoktur. Onlara göre yalnızca psikoloji (nefis) vardır!
Psikoloji hususunda da psikologlar arasında farklı görüşler söz konusudur! Onlardan bazıları psikolojinin de maddi bir şey olduğunu söylerler, kimileri ise, duyguların maddi şeyler olduğunu öne sürerler. Fakat üç İbrahimi dinde, “ruh” un varlığı inancı söz konusudur, yani o dinlerde ruh ’un ilahî bir şey olduğuna inanılır! Oysaki ruh, gayb ile ilişkili değildir! Nitekim Kuran şöyle der:
- “Ona (insana) bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üflediğimde, hemen ona secde ederek (eğilerek) yere kapanın.” (Hicr: 29) Yani insan “ilahi nefha” ruhuna sahiptir! İşte dine ihtiyaç duyan ruh, bu ruhtur! Çünkü bu ruhun aslı (özü) Allah’tandır, gıdası da ilahi gıdadır! Nitekim bedenin de aslı topraktan olduğu için, onun da ihtiyacı, topraktan olan gıdayadır!
“Dine ihtiyaç ruhidir” derken, dine ihtiyacın “fıtri” olduğu kastedilir. Yani din “fıtri” dir. Nitekim Kuran, bu noktaya dikkat çekmek için şöyle der:
- “Yüzünü hakka (Tevhide) yönelmiş olarak dine çevir; Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu yaratışına. Allah’ın yaratışında bir değişiklik olmaz. İşte sağlam din budur; fakat insanların çoğu bilmezler!” (Rum: 30)
Bu ruhun dine ihtiyaç duymasının sebebi, insanda var olan “nefs-i emarenin/emreden nefsin” sürekli ona kötülük işlemesini emretmesini engellemek içindir!
Ariflerin tabiriyle konuyu şöyle izah edebiliriz:
- “İnsanda biri “mecazi” diğeri de “hakiki” olmak üzere iki “benlik” vardır! Bu iki “benlik”, birbirlerinden farklıdır! Mecazi “benlik”, sürekli kendi çıkarının peşinden koşar, başkalarının maslahatını asla düşünmez.
Örneğin insanoğlu çocukluğunda böyle bir benliğe sahiptir ve bu da normaldir! Fakat büyüdüğünde (Freud’un de dediği gibi) ve onun üst ve yüce benliği başladığında, toplumsal benliği de gelişmeye başlar! Böyle bir dönemde de “toplumsal benlik” ile “ferdi benlik” arasında bir irtibat kurar. Ferdi benlik, sürekli kendi çıkarını sever, toplumsal benlik ise, sürekli ferdi benlik ile çekişme halinde olur! Yani o insana; “misafire ikramda bulun, elindekilerden toplumun yoksullarına da ver, paylaşımda bulun” denildiği zaman, ondaki bireysel benlik ile toplumsal benlik arasında bir çakışma ve sürtüşme gerçekleşir. Bundan dolayıdır ki onun hakiki benliğinin mecazi benliğine ve yine toplumsal benliğinin bireysel benliğine karşı güçlendirilmesi için “dine” ihtiyaç duyulur!
Örneğin Tağuti (zorbacı) Sultanlar sürekli savaş halindeler. Milyonlarca insanı katlederler. Şahsi çıkarları ya da ülkesinin (sözde) maslahatı için bunu yaparlar. Bunların tümü de “mecazi benliklerdir!”
Kısacası; insanın bireysel ve mecazi benlik zindanından, “Allah’a iman etmeden ve mecazi enaniyetine karşı hakiki enaniyetini din ile güçlendirmeden” kurtulması mümkün değildir! İşte buna; “ruhun dine ihtiyacı” derler!
Biz bu görüşü eleştirmeden aktarıyoruz! Her kes buraya kadar açıklamış olduğumuz bu üç görüşten birine göre dini kabul ettiğini ve dine ihtiyaç duyduğunu söyleyebilir, bunun hiçbir sakıncası da yoktur!
Dördüncü görüş şudur: Derler ki, dine olan ihtiyacın nedeni “aklî” dir! Yani kimi kelam alimlerine göre dine olan ihtiyacın nedeni ne psikolojik ne sosyal ve ne de ruhi ihtiyaçtır, onlara göre ancak akıl bize dine muhtaç olduğumuzu söyler.
Akıl bize der ki, bizi yaratan bir Allah vardır, bize hizmet veriyordur, bizi yaratmada bir gaye ve hedef gütmüştür, bunun içindir ki bizlere peygamber, kitap ve din göndermiştir. Dolayısıyla bizler, Allah’a dair kullukta bulunma gibi bir görevi ifa etmemiz gerek ve bu, aklın gereğidir!
İşte “dine niçin ihtiyaç vardır” sorusuna verilen cevaplardan birisi de budur. Doğru mudur değil midir onunla işimiz yoktur. Tabi ki her görüşün hem doğru hem de yanlış tarafları vardır!
Beşinci görüş şudur: Derler ki dine olan ihtiyaç “ahlakî” dir!
İmmanüel Kant, dinin “aklî ihtiyaç” olduğuna karşı çıkar ve şöyle der:
- “Akıl, Allah’ın varlığını idrak edemez! Nazari akıl, Allah’ın varlığını da yokluğunu da ispat edemez, çünkü Allah, gayb alemine (metafiziğe) aittir. Akıl ise, yalnızca zaman ve mekânın dönüp dolaştığı yerde seyreder!”
Evet, Kant’a göre nazari akıl böyledir. Fakat Allah’ın akıl yoluyla ispat ve inkarının mümkün olmadığını söyleyen bu Kant, yine akıl yoluyla “Allah’ın var olması gerektiğini” ispat etmiştir!
Dine ihtiyacın “ahlaki” olduğu hususunu kabul eden İslam düşünürlerinden Allame-i Hilli de kendi “Şerh-i Tecrit” isimli eserinde şöyle demiştir:
- “Allah’ın varlığının gerekliliğine dair ilk delil, mün’im’e (nimet verene) şükretmenin lüzumudur! Yani bizler biliyoruz ki Allah bizlere nimet vermiştir. Ahlaki hüküm gereği ve Kuran’ın da “iyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?” (Rahman:60) buyruğu üzere, insanın kendisini nimetlendirdiği kimseye güzelliklerde bulunması ve teşekkür etmesi gerekir. Bu, ahlaken gereklidir! Dolayısıyla “dindar olmak”, namaz kılmak, oruç ve diğer ibadetleri yerine getirmek, ahlaki yönden şart ve vaciptir! Buradan hareketle diyebiliriz ki dindarlık, psikolojik, sosyal, ruhi ve akıl açısından gerekli değil, ancak ahlaki açıdan kaçınılmaz bir durumdur!
Bu tür alimlere göre ahlaki hükümden kasıt şudur: İnsan ahlak sahibi olduğuna göre hayvandan farklı bir varlıktır. Dolayısıyla insan, Allah’ın ona nimetler bahşettiğini biliyor ve bunu bilen bir varlık olduğu için de onun yaptığı iyiliklere, aynı karşılıkta bulunması gerekir. İnsanın Allah’a iyilik iadesi ise, namaz, oruç vs. gibi ibadetlerdir!
· * *
Buraya kadar beş ihtiyaçtan söz ettik ve dedik ki, dine olan ihtiyaç bu 5 şeyden biri olabilir.
Şimdi de “dinden kastın ne olduğu” hususunu incelemeye çalışacağız. Zira ilk başta söyledik ki, şayet soru açık olur ise cevabı da vuzuha kavuşmuş bulunur!
Dinden kastın ne olduğu hususuyla ilgili üç türlü görüş vardır.
Birinci görüşe göre, dinden kasıt “şeriattır!” Şeriat ise namaz, oruç, hac, cihat, humus, zekât, vs. gibi şeylerden ibarettir. Yani bu anlayışa göre din/İslam, “Allah’tan Muhammed’e gönderilen, insanların dünya ve ahiret saadetlerini temin eden bir takım ahkam ve kurallardan ibarettir!
Yine bu anlayışa göre şeriatın hükümleri, hayatın tüm alanlarını kapsar. İktisat, siyaset, eğitim, ibadet, ahlak vs. gibi meseleler, şeriatın çizmiş olduğu daire içerisinde yürütülmelidir.
Açıkçası bu algıdaki İslam, şekilci ve kabuk İslam’ıdır. Bu İslam; birtakım ritüellerden ibaret ve bir kısım ahkam ve kanunları içeren bir dindir!
Yine şayet “din şeriattır” dersek, burada birtakım itirazlar da gerekir!
Yapılabilecek o itirazlardan birisi şudur:
- “Mademki siz “din şeriattır” diyorsunuz ve şeriatın da bu hükümlerden ibaret bulunduğunu öne sürüyorsunuz, peki bu hüküm ve kanunların Allah katından olduğunu kim söylemiştir?”
Diğer bir ifadeyle; “acaba bizim şeriat kanunları dediğimiz bu hükümlerin Allah’tan sadır olduğunu ve onları icra etmenin gerektiğini kabul etmemiz şart mıdır?” Oysaki bu hüküm ve kanunların bize Allah’tan indirilmediğini, fakih ve müçtehitlerin içtihatlarıyla önümüze bırakıldığını görmekteyiz. Bundan dolayıdır ki fakihler arasında bu hükümlerde birçok ihtilaflar söz konusudur. Dolayısıyla 1400 yıl sonradan bu hükümleri Allah’a nispet vermek doğru değildir!
Daha açık bir ifadeyle, şayet bizler peygamberin asrında yaşıyor olsaydık, öyle bir durumda şeriatın tüm hükümlerini hiç tereddütsüz icra eder ve Allah’tan gönderildiğini kabul edebilirdik. Fakat aradan 1400 yıl geçtikten ve Müslüman ulema arasında bu kadar ihtilaflar vuku bulduktan ve neredeyse her şer-i hüküm hakkında birden fazla farklı fetvalar verildikten sonra, biz bu hükümlerin Allah’tan sadır olduğunu nasıl kabul edip onlara amel edebiliriz? Oysaki gerçekte ilahi hüküm tektir! Örneğin hırsızın cezalandırılmasıyla ilgili hükme baktığımız zaman, önümüze birden fazla hükümler çıkmaktadır. Kimi fetvalara göre hırsızın parmakları, kimine göre bilekten eli ve kimine göre ise dirsekten kolu kesilmelidir. Şiiler parmak derken, Sünniler bilek ya da dirsek demekteler. Bu taktirde bizler, hırsızın elinin kesilmesi hükmünün kesin kes Allah’tan olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette ki bu ihtilaflı hükümler Allah’tan değil, beşerin içtihadından kaynaklanan hükümlerdir!
Mürtet, cizye, kısas, miras, şahitlik vs. gibi hususlarla ilgili hükümler de böyledir! Dolayısıyla dinin şu (din şeriattır) tarifi ile onun, Allah’ın sözü olduğunu söylemek mümkün olabilir mi?
Yapılabilecek itirazlardan ikincisi de şudur!
Kuran şöyle der:
- “Allah katında din, yalnız İslam’dır.” (Al-i İmran: 19) Fakat bakıyoruz bu din (yani ‘din şeriattır’ diyenlerin nezdindeki hükümleri ihtiva eden din), fakihlerin algısındaki dindir! Onların içtihadıdır, Allah’ın sözleri değildir. Bu din ile Allah katındaki din arasında hayli fark vardır! Bu şer’i kanun, hüküm ve meseleler, Allah’tan değil de insanlardandır. Allah’tan olduğu kesin ispatlanmamıştır, çünkü şayet Allah katından olsaydı, bir hükümde birden fazla ihtilafın bulunması söz konusu olmazdı!”
İtirazlardan üçüncüsü de şudur:
- “Elimizdeki şer’i hükümler, birer içtihattırlar! İçtihada dayalı fetvalar ise naslardan alınır. Naslar da (ayetler hariç) çoğunlukla zayıftır. Ayrıca Şiiler tüm Sünni kaynaklar vasıtasıyla gelen rivayetleri reddederler, Sünniler de Şii kaynakları vasıtasıyla gelenleri reddederler! Kuran ayetleriyle ilgili de yine birçok farklı tefsirler vardır! İmam Ali’nin de söylediği gibi Kuran, “birçok boyutu bulunan bir kitaptır!” Elimizdeki hangi tefsire bakarsak, o tefsirin ilahi kelam ya da ilahi hüküm olduğunu söylememiz mümkün değildir! Diğer bir ifadeyle, eldeki bu tefsirlerin tümü de beşerî fehim ve içtihatlardan ibarettir. Daha açıkçası, bizlerin önünde “din” olarak duran şey, beşerî fehimden başkası değildir!
Bu üç itiraz, “din şeriattır” diyenler için yapılmış itirazlardır.
Dinden kastın ne olduğuyla ilgili ikinci görüş şudur:
- “Bu görüşe göre dinden kasıt ahkam değil, “Kuran ve Sünnettir!” Yani bunlara göre dinin aslı “Kuran ve Sünnettir”. İslam ulemasının büyük çoğunluğunun görüşü bu minval üzeredir! Diğer bir ifadeyle, İslam alimlerinden bir kısmı; “ümmet içerisindeki tüm gericiliğin, eksikliğin, durgunluğun, ihtilaf ve bunlar gibi şeylerin kaynağı, Müslümanların kendileridir” derler. Bu görüşe sahip olan alimler, ümmeti bu durumdan kurtarmanın tek çıkış yolunun da Kuran ve Sünnete dönüş olduğunu iddia ederler. Kısacası o kesime göre “Kuran ve Sünnet” dinin kendisidir!
Bunların bu iddiasının boş bir iddia olduğunu söylemek mümkündür. Zira şayet din Kuran ve Sünnetten ibaret olsaydı ve bunlara dönüş yapanlar necat bulsaydı, Taliban, el Kaide, İşit ve diğerleri de kurtuluşa ermiş olurdu. Buradan anlıyoruz ki Kuran ve Sünnet din değildir. Kuran ve Sünnet de isimlerini zikrettiğimiz o grupların üzerlerinde zuhur ettiği mazharlardır. Şayet biz dine dönmek istiyorsak, Kuran ve Sünnetin zahirlerine değil, dinin öz cevherine”, yani Nebinin taşıdığı “Allah’a iman cevherine” dönmeliyiz!
Nebi, Allah’a karşı çok güçlü bir inanç taşıyordu. Kalbinde insanlığın sevgisini yüklenmişti. Bu anlamı ona farz kılan da Kuran ve Sünnettir! Gerçekte Kuran ve Sünnet, Nebinin dahilinde yaşamış olduğu inanç ve düşüncelerin tercümesidir! Yoksa hakiki din bu değildir! Ve bu mazhar, o dönem ile uyum içerisinde olduğu için Nebi büyük bir başarı elde etmiştir! Tevhit inancı onu, şirk ile ilgili görüşünde, hurafeler ile mücadelelerinde, müşrik Arap kabileleri ile yaptığı savaşlarında asla mağlup etmemiştir. Ve yine birtakım kızları diri diri mezara gömme gibi ahlaksızlıkları ortadan kaldırmada Nebi ya da o dönemdeki Müslümanların bu zaferleri, elbette ki Kuran’ın sebebiyle olmamıştır, Nebi ve Müslümanların kalplerinde taşımış oldukları o güçlü imanları sayesinde olmuştur. Yani onların tüm bu başarıları, dinin cevheri sebebiyle gerçekleşmiştir!
Dinden kastın ne olduğuyla ilgili üçüncü görüş de şudur:
- Derler ki “dinden kasıt; “din ’in halis iman oluşu ve dini tecrübedir!” Yani insanın yaşadığı anlarda Allah ile irtibat içerisindeki bulunduğu “vücudî haller” dir! Nitekim Nebi, İmam Ali, Ebu Zer ve bir takım üstün sahabeler böyle bir imana sahip kimselerdi!
Ebu Zer’i Allah ile irtibatlandıran şey, onun kalbindeki Allah’a dair taşıdığı şiddetli imanı ve her şeyi Allah için sevmesiydi. Bu anlamdaki imana dayalı din algısı, birinci (yani şeriat) ve ikinci (yani Kuran ve Sünnet) anlamındaki dinî anlamlardan farklıdır, çünkü birinci ve ikinci anlamdaki din algısı, “marifete” (yani zihinle ilgili bilgiye) dayalı bir dindir. Öyle bir din, yalnızca zihinde oluşan bilgiler kümesinden ibarettir! O türden din algısına sahip olanlar derler ki, Allah bilgi ve kanunlar (Kuran ve şeriat) nazil etmiştir o kadar! Fakat şimdi naklettiğimiz üçüncü anlamdaki din algısı (yani dinin halis iman ve dini tecrübe olduğu hususu) bilgi değil, vücudî bir halettir!
Buraya kadar yaptığımız bu izahlardan sonra şimdi “dine niçin ihtiyaç vardır?” sorusuna cevap verebiliriz!
Önceden, neden dine ihtiyaç duyulduğuyla ilgili 5 farklı görüşten söz ettik. Sonra da 3 türlü din algısından bahsettik. Sözünü ettiğimiz şu bilgilerden yola çıkarak o sorunun cevabında şunu söyleyebiliriz:
- “Her sınıf insanın bir tür din algısı vardır! Örneğin avam halkın sahip olduğu din algısı, “korku” üzeredir. Yani avam halk, cehennem azabından korktukları için dindar olmuşlardır. Buna “kölelerin dini” derler. Nitekim imam Ali de buna şöyle işaret etmiştir:
- “Ben sana Cehenneminden korkarak ya da Cennetine tamah ederek ibadet etmiyorum, seni ibadete layık görerek sana ibadet ediyorum.”
Diğer bir sözünde de şöyle diyor:
- “Kim Allah’a Cehennem korkusuyla ibadet ederse, onun ibadeti kölelerin ibadetidir. Ve kim O’nun Cennetine girmek için O’na ibadet ederse, onun ibadeti tacirlerin ibadetidir ve kim de O’nu sevdiği için O’na ibadet ederse, onun ibadeti de hürlerin (özgür insanların) ibadetidir!”
İmam Ali bu sözünün sonunda; “Ben de bu hürlerin ibadetinden yapıyorum” diyor!
Bu söz Tevrat’ ta da vardır. Eyyûb Nebi şöyle diyor:
- “Ben seni ibadete ehil bulduğum için sana ibadet ediyorum!”
Demek ki ibadette asıl lan “hub/sevgi” dir. Avamın (genel halkın) ibadeti korku üzere yapılan ibadet iken, havassın ibadeti “hub” üzere yapılan ibadettir. Dolayısıyla, Eyyûb Nebi de hub üzere ibadetten bahsediyor imam Ali de.
Allah ile muameleye girenler, Allah’ı vesile (araç) olarak kullanmazlar, O’nu hedef olarak kabul ederler! Hedefleri ise; “Allah’a ibadet etmekle, kendilerini kalplerindeki enaniyet zindanından kurtarmaya çalışmalarıdır!” Yani bu türden insanlar Allah’a ibadet etmekle kendilerini dünya hubbundan, tamah, kin vs.den kurtarmak isterler! Gerçekten insanı bu durumlardan kurtaracak tek şey dindir! Hatta bu anlamdaki bir dine sahip olmak Batılılar için dahi gereklidir. Kalkınmış ülkelerdeki insanların dahi böyle bir din ile dindar olmaları kaçınılmazdır! Çünkü insanoğlu tabiatı gereği zatını sevmeye (egoistliğe) düşkün bir varlıktır!
Kalkınmış modern insanlar ile genel insanları bu zindandan birinin kurtarması gerekir. Zindanların en korkunç ve en tehlikeli olanı, “Hubbu’z-Zat” (egoistlik) zindanıdır!
İnsanoğlunun tekamüle ve manevi bir makama ulaşması ve yine güzel ahlak sahibi olması, ancak bu enaniyet zindanından çıkmasıyla mümkündür. Bu zindanın kapısını kırmak, çok güçlü bir bombaya ihtiyaç duyar ve o bomba, yalnızca “ilahi aşk bombasıdır!” Allah’a veya Allah için O’nun var ettiği varlıklara âşık olmaktır. Bu aşk bombasıyla o zindanı dağıttıktan sonra, artık insan kendi nefsini düşünmez! Nitekim büyük ıslahatçılar hep böyle olmuşlardır. Onlar asla kendi nefsini düşünmemişlerdir. Öldürülmek, zindanlarda çürümeye terk edilmek, derisinin yüzülmesi vs. onlar için hiçbir zaman korku vesilesi olmamış ve önem arz etmemiştir!
“Köleler dini” karşısında “Hürler dini” vardır! “Korku dini” kölelerin dinidir. Allah’ın dışında hiçbir şeyden korkmayanların dini ise, “Hürlerin dini” dir! Bunların tüm çabaları, kendilerini nefislerindeki enaniyet (bencillik) zindanından özgürleştirmektir! Allah aşkı dışında kendileri için zindan gördükleri ülke, makam, devlet, evlat, servet, şöhret vs. gibi enaniyet yapan her şeyin sevgisinden kendilerini özgürleştirmektir!
Örneğin küçük bir çocuk kendinden başkasını düşünmez. Çünkü onda yoğun bir şekilde enaniyet vardır. Biraz büyüyüp evlendiğinde sevgisi ikiye bölünür, yalnızca kendini ve eşini düşünür, “benlikten” “bizliğe” geçer. “Biz” dediğinde, yalnızca kendini ve eşini aklına getirir. Biraz daha olgunlaştığında kendini ve kabilesini düşünür. Veya “ben ve ülkem”, “ben ve dinim”, “ben ve mezhebim”, “ben ve ırkım” vs. der. Bu düşündüklerinin tümünde “benlik” olduğu için, o henüz zindandan çıkmamıştır. Hatta İslam alimlerinden kimileri dahi, İslam dinini “benim dinim” dedikleri için savunurlar. İmam Ali’yi, onun Ali’si olduğu için savunurlar. Ali’yi kendi kimliklerinden bir parça ettikleri için müdafaa ederler. Hilafette, imamette, hakkaniyette Ali’yi savunmalarının amacı, Ali’nin onların enaniyetlerinin bir parçasını oluşturmasından dolayıdır! Ali’nin “hak” oluşundan dolayı değildir!
George Cordac, Ali b. Ebû Talip’i savunurken, “onda enaniyet yoktur! Çünkü o ne Sünni’dir ve ne de Şii’dir” der! İşte buna “ihlas” denir. Onun Ali sevgisi doğrudur. Fakat birçok Şii alimleri Ali üzerinden dükkân açtıkları için onu severler, nitekim İmam Hüseyin’i sevmeleri de onun içindir!
Özgür insanların dini ötekilerin dininden farklıdır! Allah özgürleri sever. Hatta Allah kendisiyle irtibat kurmamızda bile özgürce irtibat kurmamızı sever. Bundan dolayıdır ki imanın hakikati “özgürlüktür” diyebiliriz. Özgürlüksüz iman, “iman” değildir!
Örneğin yukarılarda bahsettiğimiz birinci ve ikinci (şeriat, Kuran ve sünnet) algıdaki din, Cebir üzerine kurulu bir din olabilir. Fakat şayet din olarak bu iki algıyı değil de üçüncü algıdaki dini tercih eder isek, yani dinin cevheri olan “Allah’a imanı” din olarak kabullenirsek, ancak bu taktirde “din” bizim için bir değer teşkil eder, çünkü imanın ahlak boyutu vardır ve özgürlük olmadan ahlakın hiçbir değeri olmaz! Örneğin şayet birisi icbar edilerek bir yoksula milyonları verse, onun herhangi bir değeri olmaz! Fakat kendi hür iradesiyle bir lira vermiş olursa, bunun bir değeri olur! Demek ki ahlak, özgürlüktür. İman da ahlaki meselelerden olduğu için, insanın Allah ile muamelesi (ibadet etmesi) de ahlaki muameledir! O taktirde insanın Allah’a iman etmesi de özgür olmasını gerektirir! Dolayısıyla, Allah katında kendi özgür iradesiyle Allah’ı inkâr eden birisi, ecdadının, çevresinin ve ailesinin etkisiyle O’na iman edenden daha değerlidir! Bu özgürlüğüyle Allah’ı inkâr eden, icbaren ve kendisinin dışındakilerin etkisiyle O’nu kabul edenden, O’na daha yakındır! Çünkü inkâr işini kendi özgürlüğüyle yapmaktadır!
SONUÇ ŞUDUR
Bizlerin özgürlüğe ihtiyacımız vardır, çünkü insanı kendi enaniyetinden, ecdadının, tarihinin, gelenek-göreneğinin ve çevresinin etkisinden onu kurtarıp özgürlüğüne kavuşturacak bir iman gerekir! Diğer bir ifadeyle, bizlerin birinci algıdaki dinden (Şeriat dininden) kurtulmak için bir dine ihtiyacı vardır! Daha açık bir ifadeyle; taklidi ve yalnızca ahkamdan ibaret olan bu dinden kurtulmamız için, bizi güçlü bir şekilde Allah’a iman ettirecek bir dine muhtaç bulunmaktayız!
Taklidi din alimleri itikadın, “aklî” olması gerektiğini söylerler! Fakat her Müslümanın önünde Tevhit, Allah’ın sıfatları, cebir, tefviz, nübüvvet, imamet, ismet vs. gibi onlarca konular durmaktadır! Bir Müslüman şayet bunlardan birini kabul etmezse ve “bence bu böyle olmalıdır” derse, akli deliller de sunsa, derhal onu kafir ilan ediyorlar! Oysaki her kese “itikadi konularda sen özgürsün, sen aklın ile dini ve dindeki itikadi konuları seçmelisin” diyorlar! Peki o halde bir Müslümanın önüne itikatla ilgili yüz konu koyup, o meselelerden biri hakkında hafifçe şüphe etmesi ve benim aklım bu konuyu pek almıyor demesi vuku bulduğunda, neden onu sapıklıkla suçlarsınız? Oysaki Kuran:
- “Doğrusu, biz ona yolu gösterdik ya şükreden olur ya da nankör olur.” (İnsan:3) diye buyuruyor! Bu ayete göre insan, kendi hür iradesi ve aklı ile yolunu seçmelidir! Şayet bu şekilde yolunu seçerse, o taktirde o yol onun için bir değer teşkil eder! İcbarlık olduğu taktirde, o yolun herhangi bir değeri olur mu?
“Şeyh Muzaffereddin’ in İtikatları” isimli itikat kitabında şöyle geçer:
- “İtikat akıl ile elde edilmelidir!” Buna rağmen taklidi din alimleri tüm insanları kendi görüşlerine göre itikat elde etmeğe icbar etmekteler. Kim olursa olsun, bırakın onların insanın önüne koydukları itikatlardan bazısını inkâr etmeği, hatta hafifçe tereddütte bulunsa dahi, derhal onu sapık, mürtet, hain vs. olarak ilan etmekteler!”
Hasılı “köle dini” işte budur! Şayet bizler gerçekten Allah katında olan dini ister ve manevi iktibasta bulunmayı arzu eder isek ve yine hürriyet, ahlak ve insanlık yoluyla kemalata ulaşmayı hedef edinirsek, ilk önce ihtiyaç duyduğumuz şey “özgürlük” olur! Ve insan ancak iman ile “özgürlüğü” elde eder! Allah’a iman etmeksizin insanın kendi enaniyetinden kurtulması ise muhaldir!
Enaniyet zindanından kurtulmak, çok korkunç bir cesarete sahip olmayı gerektirir! Nebi Muhammed’in tek başına bu kadar batılları alt etmesi, Nebi İsa’nın yalnız başına o batıllar ile mücadele edip onlara karşı zafer kazanması vs., çok güçlü bir şekilde Allah’a aşk gücüne sahip olmalarındandı! Öyle bir aşk onlarda olmasaydı, bugün yüz milyonlarca Hristiyan’ın İsa’yı ve onlara yakın bir miktardaki Müslümanların da Muhammed Peygamberi takip etmesi mümkün olmazdı!
O Nebiler birçok insanların kötü ahlakını iyi ahlak üzere değiştirdiler. İşte zafer budur! Onun için diyorum ki eski dinden kurtulmamız için yeni bir dini algıya ihtiyacımız vardır!
İnsanoğlu dine düşkündür! Çünkü dinin, kendi ahiretini garantilediğini düşünüyor! İnandığı din ona; “senin laiklikle, Demokrasi vs. ile işin olmasın, bunlar sana dünyayı verir ahireti vermez, ahiretini ben veririm” diyor!
Evet, inanan insan ahiretinin peşindedir! Doğrudur ki birçok zorluklar çekiyor, hacca, Kerbela’ya ve Meşhede gidiyor, paralar harcıyor, çokça yoruluyor! Fakat bunlarla ahiretini garanti ettiğine inanıyor! Ona denilse ki işte al sana laiklik, demokrasi, insan hakları, özgürlük vs., der ki bunlar benim ahiretim için ne veriyor, ben ona bakarım! Bundan dolayıdır ki müminler(!) liberallerin sözlerine pek de kulak vermezler! Fakat bir hatip kürsüye çıkıp insanlara iki saat vaaz ettiğinde, bakıyorsunuz ki her kes canı gönülden onu dinliyor! İşte dini hitabetin böyle bir gücü vardır! Fakat bunca zulümler, terörist hareketler, tefrikalar vs. o dini hitabetlerden ürüyor!
Kısacası; avamın dini “köle dinidir!”, “dogmatiktir!”, “domdur!” ve de “bölücüdür!” Bunun için bu dini değiştirmek kaçınılmazdır! Bu nedenle bizlerin “özgür” olması icap eder! Hatta Allah’ın karşısında dahi özgür olmamız gerekir. Çünkü Allah bizi “özgür” olarak yaratmıştır ve özgür kalmamızı seviyor. Hatta Allah, kendine dahi özgürlük içerisinde inanmamızı istiyor!
İmam Ali bir sözünde şöyle der: “Başkasının kölesi olma, Allah seni özgür yaratmıştır!”
Kısacası “sistem” anlamındaki dindarlık her bir insana “farzdır/gereklidir”, çünkü kozmos alemdeki akıllı-akılsız tüm varlıklar bir sistem/din içerisinde varlıklarını devam ettiriyor. Fakat “tekvini sistem” dışında olan “tenzili din”, insanın “hakkıdır”, “teklifi” değildir! Yani “tenzili din”; insana denildiği gibi “farz” değildir! İstese kabul eder istese de onu reddeder! Gelenekçi din adamlarının bizlere söyledikleri bu din bize nasıl vacip olabilir ki? Allah’tan mı bize böyle bir teklif geldi? Şayet Allah’tan böyle bir teklif gelmiş olsa dahi, Allah benim için ispat edilmediği taktirde, ben o teklifleri nasıl Allah’ın teklifleri olarak alıp kabul edebilirim? Sen önce bana Allah’ı ispat etmelisin ki sonra da o tekliflerin Allah’tan gelen teklifler olduğunu bana kabul ettirmiş olasın!
Fakat yeni dini bakışta (yani Allah’a aşk ile iman bakışında) Allah bize; “sen özgürsün” ve özgürce de düşünmelisin! Şayet sen bana, sana iyilik yapmam için iman ediyor isen ve yine insanlığını ve maneviyatını güçlendirmemi ve güzelleştirmemi istiyor isen, o taktirde bana iman et ki ben de sana iyilikler yapıp önünü açayım” diyor! İşte bu, “özgürlerin dinidir!” ve böyle bir din taaddüdü (başka inançları da) kabul eder! Fakat önceki algılardaki (Şeriat, Kuran ve Sünnetteki) din, “inhisarcı” (tekelci) bir dindir, öteki inançlara düşmanlık yapıyor! Onları hoş karşılamıyor! Fakat şu sözünü ettiğimiz yeni algıdaki din, “mademki sen özgürsün, o taktirde dinlerin taaddüdünü de kabul etmelisin” diyor! Yani Yahudilik, Hıristiyanlık vs. gibi dinlere de “din” olarak bakmalısın! Çünkü bu yeni algıdaki din için önemli olan şey, “Allah’a imandır!” Kim Allah’a iman ediyorsa ve O’nu seviyorsa, insanların da hayrını seviyor demektir! Bu inanışta, Allah’a imandan “hayra imana” geçiş yapıyor! Fakat “köle dini” ile “camit din” in ilahı, şerrin ilahıdır! Böyle bir ilah, hakiki ilah değil, katle ve kan dökmeye davet eden bir ilahtır! Bu da hiçbir zaman “Hak İlah” olamaz!
Selefi ve Vahhabiler derler ki, “Allah bunu bana böyle emretti!”, O beni bu zulmü işlemeğe emretti. Fakat gerçekte onu bu zulme ve cinayeti işlemeye emreden ve kendini ona Allah olarak tanıtan şey, gerçekte Şeytan’dır!




