h.kanaatli @ hotmail.com

İSLAM İNKILABI, İSLAMİ HAREKETLERİN YENİDEN HAYAT BULMASI VE ZULÜMLE MÜCADELE, BAĞIMSIZLIK VE SÖMÜRGECİLİKLE MÜCADELE KÜLTÜRÜNÜN GÜÇLENMESİ

ÖZET

Bu makalede “İslam İnkılabı” nın ne anlama geldiğini, devrim, inkılap, darbe, ıslahat ve ihtilal kavramlarının neyi ihtiva ettiğini ve aralarındaki farkların ne olduğunu izaha çalıştık. Yine İslam İnkılabının banisi İmam Humeyni (ks) nin kısaca kişiliğini, diğer zaman dilimlerine nispeten 19 asrın hareket ve liderlerin en fazla bulunduğu asır olduğunu, Müslüman ve gayri İslam liderler arasında ve hassaten Müslüman liderler arasında hiçbirinin hiçbir hususta İmam Humeyni (ks) nin yerini ve konumunu alamayacağını, İmam’ın,  İnkılabı hangi değerler üzerine kurduğunu, “Ne Doğu, Ne Batı” sloganından neyi kastettiğini, bu sloganın siyasi felsefesinin ne olduğunu, yine bu sloganın coğrafik mi, ideolojik sınırlar mı olduğunu, İslam İnkılabının yalnızca İran Coğrafyasına has olmadığını, zulümle mücadele hususunda İmam Humeyni açısında en önemli mücadele alanının hangi alan olduğunu, zulümle mücadele alanının çok geniş bir alan olmasına rağmen, İslam İnkılabının hangi alanları öncelediğini,  bağımsızlık ve sömürgecilik ile mücadele hususunda İran İslam Cumhuriyeti içerisinde ne türden tedbirler alındığı, Bağımsızlık mücadelesinin temelini oluşturan sloganın ne olduğunu, yine sömürgecilik alanında İslam inkılabının giyim, kuşam ve tüketim alışkanlığı hususunda ne tür tedbirler aldığını, İslami topluluklar arasında yeni bir kültürün gelişmesi ve güçlenmesinde İslam İnkılabı ve İmam Humeyni (ks) nin rolünün ne olduğunu izaha çalıştık. Yine sonuç bölümünde, her  devrim/inkılap hareketlerini bekleyen tehlikelerin, İslam İnkılabını da beklediğini ve o tehlikenin de “hareketlerin kuruma dönüşmesi” hususu olduğunu, bir hareketin muhalefetteki algısı ile iktidara geldikten sonraki algısının aynı olmadığını,  diğer beşeri hareketlerin kurumsallaşmasından sonra sapkınlığa düşmesi gibi durumların, İslami hareketlerde de olabileceğini ve İslam tarihinin buna şahit olduğunu, fakat İran İslam  hareketinin ciğerlerinden nefes alan Lübnan, Irak, Suriye gibi bölgelerdeki İslami hareketlerin ihlas ve samimiyetlerine bakıldığında, İran İslami hareketin hala dahi ilk günkü gibi çizgisinden sapmadığını  izaha çalıştık.

 

Anahtar kelimeler

 İnkılap, Bağımsızlık, Sömürgecilik, Mücadele, Zulüm, İslami hareket, Humeyni,

 

GİRİŞ

 

   Yirminci asrın en büyük olaylarından biri, hatta toplumsal anlamda en önemli olanı kuşkusuz İran İslam İnkılabıdır (22 Behmen 1357/ 1 Şubat 1979).  Yine kendi tarihi döneminde en derin ve en anlamlı etkiyi bırakan da İnkılabın önderi İmam Humeyni (ks) dir. Bu şahsiyet, 16 yıl süren sürgün hayatında zorlu bir mücadeleyi sonuca ulaştırdı ve nihayetinde mustazaflar (güçsüz bırakılanlar) tarafından beklenen inkılabı gerçekleştirdi. Tam on yıl, o İnkılabın bizzat önderliğini üstlendi. 1902 yılında doğan İmam Humeyni, 1989 yılı 2 Haziran günü, gece yarısı Rabbine yürüdü. Böylece 87 yıllık dolu geçen ömrüne çok şeyler sığdırdı. Kendinden sonra tüm dünya müstazaflarını ümitlendiren eşsiz bir inkılabı onlara miras bırakıp dar-u fena’dan ayrıldı.

Yıl, 1979 idi. O yılda dünya milletleri, daha önce ismi duyulmamış, dünyayı titreten bir İnkılap ile tanışmaya başladı. Bu inkılabın ortaya çıktığı coğrafya, 2500 yıllık derin bir medeniyete sahip olan İran bölgesiydi. İnkılabın adı “İslam İnkılabı”, kurucusunun adı “İmam Humeyni”, dayandığı değer ise, 1400 yıl geçmişi olan ve yine ortaya çıktığı dönemde dünyayı titreten “İslam Dini” idi.

İmam Humeyni (ks) nin başlatmış olduğu bu hareket, yalnızca İran coğrafyasını değil, tüm İslami beldelerle birlikte küresel dünyayı da hedef edinmişti. Yine bu hareket hem toplumsal hem de fikri sahaları kapsayan bir harekettir.

   İslam İnkılabının ve onun değerli kurucusu İmam Humeyni (ks) nin, o güne kadar kimsenin duymadığı veya söylemeye cesaret etmediği “Ne Doğu Ne Batı, İslam Cumhuriyeti” sloganı, yeni bir haberin müjdecisiydi. Bu slogan ile İmam (ra) dünyaya şunu bildirmek istiyordu:

-“İslam ve insan topluluğunun en köklü ve zararlı derdinin kaynağı, İslam ve insanlığın en büyük düşmanı olan dıştaki emperyalizm ile içteki onların uşaklığını yapan totaliter ve zorba yöneticilerdir. Bizim bu inkılabımız, Doğu ve Batı kaynaklı bu dertlerin tümünü yok edecek, onun yerine, kökü 1400 yıllık nurlu geçmişe dayanan İslam Cumhuriyeti’ni ikame edecektir.”

   İslam İnkılabının değerli kurucusu İmam Humeyni (ks), bu iki alanda (Doğu ve Batı’nın emperyalist düzenini yıkmak ve yerine İslami sistemi tesis etmek alanında) yoğun bir mücadele vermiş, hayatını ve tüm değerlerini ortaya koymuş ve kararlığını tüm sahalarda ispatlamıştır. Kendisinden sonra da onun vefalı takipçileri onun yolunu devam ettirmiş ve 40 yıllık bir süredir ki İmamın başlattığı hareketin hedefine ulaşması için ağır bedeller ödemektedirler!

   İslam İnkılabının kurucusu İmam Humeyni (ks), hiç kuşkusuz özelde tüm Müslümanlar, genelde ise tüm dünya müstazafları için ilahi bir lütuftur. Benim de 1971 yıllarında 13 yaşlarımda iken Necef İlim Havzası’na ilk adım attığım günlerde dini talebelere has olan Emmame’yi kendi mübarek elleriyle kafama koyması, ömrümün en paha biçilmez anılarından biri olmuştur.

 

   İnkılap hareketinin kurucusu İmam Humeyni’nin şahsiyetinden ve İslam inkılabının doğuşundan kısaca bahsettikten sonra, şimdi de “İslam İnkılabı” ve onun öneminin ne olduğunun açık bir biçimde anlaşılması için, ilk önce “İnkılap” kavramının ne olduğunu ve daha sonra da İnkılap ile benzer anlamlar ifade eden, fakat aralarında çok ince ve de önemli farklılıklar bulunan “Devrim”, “İhtilal”, “Darbe” ve “Islahat” kavramlarını açıklamaya çalışacağız.

 

1-İnkılap

Arapça kökenli olan İnkılap, kelime anlamı olarak; değişme, bir halden başka bir hale dönme anlamlarına gelir. Arapçada inkılap, kalp kelimesinden türemiştir. Kalp, geri çevirmek ve içini dışına döndürmek gibi anlamlara gelir. “Kalb” kelimesinin kökleri olan “kaf”, “lam “ve “be” harflerinin, infial babına sokulmuş hali ise, “İnkalebe” dir, bu da altüst oldu, tersine döndü, tepetaklak oldu gibi anlamlara gelir. Mesela “araba tepetaklak oldu” derken, inkalebe fiili kullanılır.

   TDK (Türk Dili Kurumu) “İnkılap” ı şöyle tanımlıyor: Bir şeyin düzenini ve yapısını daha iyi duruma getirmek için yapılan köklü değişiklik, iyileştirme, devrim ve reform” a “İnkılap” denir. Yani “İnkılap” Türkçede, tam anlamıyla müspet bir anlamda kullanılıyor.

   İnkılap, köklü tedbirlerle kısa süreli meydana gelen önemli değişiklik, büyük yenilik veya ayaklanma sonucu iktidarı ele geçiren kimselerin toplumda ani ve derin siyasi, ekonomik ve sosyal değişiklikler yapması sonucu ortaya çıkan tarihi olayların tümü şeklinde tanımlanmıştır.

   “İnkılap” kelimesi, dar ve geniş olmak üzere iki anlamda kullanılmaktadır. Dar anlamı ile “İnkılap”, sosyal hayatta ve sosyal müesseselerde belli yönlerden değişiklikleri ifa etmektedir. Fakat geniş anlamıyla, örneğin “İran İslam İnkılabı” denildiğinde, bu anlamı ile bir ülkenin sosyal bünyesinin kökten ve genel olarak değiştirilmesi kastedilmektedir. (1)

           

           1.1– İnkılabın Unsurları

“İnkılap”, kavram olarak bir bütündür. Bir halk hareketi olarak eski bozuk düzenin yıkılmasını ve onun yerine yeni düzenin kurulmasını içerir. Buna göre İnkılabın unsurları şunlardır:

a-) İnkılap, öncelikle bir halk hareketidir.  İnkılabın en başta gelen özelliği de bu yüzden topluma mal edilmesidir. Bir kişiye, bir zümreye veya bir sınıfa dayanılarak yapılan inkılap, toplumca benimsenmedikçe, gerçek anlamda bir inkılap niteliği taşımaz.

b-) İnkılap, mevcut düzeni yıkma olayıdır. Bir toplum hareketi olarak inkılap, eskimiş, yıpranmış ve iktidarda bulunanların zorla devam ettirmeye çalıştıkları eski düzenin yıkılmasını öngörmektedir.

c-) İnkılap, yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı amaç edinir.

   Ancak, İnkılap kısa sürede gerçekleşen bir hareket değildir. Öyle ki, inkılap fikrinin olgunlaşması ve gerçekleşmesi yıllarca sürebilir. İnkılabın gerçekleşebilmesi için de belli aşamaların kat edilmesi gerekmektedir. Bu aşamalar; “fikri hazırlık aşaması”, “ihtilal (mücadele, aksiyon) aşaması” ve “yeniden düzenleme aşaması” dır.  (2) Şimdi bunlarla ilgili kısa bir bilgi vermek yerinde olur düşüncesindeyim:

1-) Fikri Hazırlık Aşaması:

- “Bu safha, mevcut otorite veya sistem bozukluklarına ve adaletsizliklerine karşı muhalif fikirlerin ortaya atıldığı bir dönemdir. Bu aşamayı, toplumdaki düşünürler, filozoflar ve aydınlar hazırlar.  Fakat İnkılabın hazırlık aşaması oldukça uzun bir dönem içinde gerçekleşebilir. Bu nedenledir ki, Fransız inkılabının hazırlık safhasında görev alan çoğu düşünür ve yazar, inkılabın hareket safhasını görmeden ölmüştür.”

Fransız inkılabında “Aydınlanma Çağı” dediğimiz ve Voltairer, Diderot ve J.J. Roussou’ nun öncülüğünü yaptığı dönem, fikri hazırlık safhası olarak sayılabilir. İran İslam İnkılabında ise, Ayetullah Şirazi ve Dr. Ali Şeriati gibileri bu inkılabın düşünürlerinden olup hareket safhasını görememelerine rağmen, asıl öncü ve kurucu düşünürü İmam Humeyni (ks) ve öğrencilerinden Şehid Mutahhari gibileri ise, hem İnkılabın hareket safhasını ve başarıya ulaşmasını görmüş hem de bizzat onu yönetmişlerdir.

2-) İhtilal (Mücadele-Aksiyon) Aşaması:

- “Bu aşama, hazırlık aşamasının tamamlanmasından sonra gelir ve aksiyon aşamasıdır. Bu aşamada, harekete direnen ve yenilikleri engellemeye çalışan gruba karşı, etkili bir mücadele gerçekleştirilir.

3-) Yeniden Düzenleme Aşaması:

-“Bu aşamada, yıkılan ve bozulan düzenin yerine yenisini kurma çalışmaları gerçekleştirilir. Yeni düzenin kurulması ile inkılap başarılmış olur. Ancak bu aşamada da yapılan düzenlemelere bazı grupların karşı çıkmaları gibi kimi güçlüklerle de karşılaşılabilir. Bu nedenle yeniden düzenleme aşaması uzun zaman alabilir.”

   İran İslam İnkılabı amaç, hazırlanış ve uygulama yönlerinden 1789 Fransız ve 1917 Rus İnkılapları gibi diğer klasik inkılaplardan daha farklı bir gelişme izlemiştir. İnkılabın ilk aşaması olan fikir yönünden hazırlık, klasik inkılaplarda görülmektedir. Fransız inkılabı, o inkılabın fikir anası olan Voltaire, Montesquieu, Diderot, Rousseau gibi Fransız yazar ve fikir adamları tarafından, yüzyıllar boyunca süren çalışma ve eserler ile ortaya konulmuştur. İran İslam İnkılabında ise, fikri cephe veya hazırlık dönemi diyebileceğimiz süreç gerçekleşmemiştir.  İran İslam inkılabında, içte yaşanan ihtilal dönemi de pek mevcut değildir. Klasik inkılaplar, kargaşa ve düzensizlik evresi olarak karşımıza çıkan ihtilal süreci üzerinde yükseldiklerinden, ‘zorlayıcı ve baskı’ öğesi bunlarda çok ağır basmaktadır, İran İslam İnkılabında ise bu öğelerin derecesi ve şiddeti daha azdır.

   Diğer inkılaplardan farklı olarak İran İslam İnkılabında, inkılap hazırlığını yapanlar, fikri yönden olgunlaştıranlar ve onu aksiyon alanında başarıya götürenler aynı kişilerdirler. Klasik inkılaplarda her aşamada farklı kadrolar yer alırken, İran İslam İnkılabının tüm aşamalarında aynı kadro yer almıştır. Son olarak diyebiliriz ki, diğer inkılaplar yüz yıllara yayılırken, İran İslam İnkılabı başarılı bir şekilde oldukça kısa bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmiştir.

 

2-Devrim

    “Devrim” sözcüğü, Türkçe “devir-mek” kökünden gelir. Daha önceki karşılıkları; İhtilal (Arapça ixtilal = karışılık, fesat, bozgun, halel) ve İnkılap tır.

   “Devrim” Türkçede, niteliğindeki değişikliklere, devrimcilere ve hedeflere göre farklı isimler alabilir. Örneğin toplumsal, kültürel, felsefi ve teknolojik devrim gibi adlandırmalara sahiptir.

Devrim sözcüğü, her ne kadar “İnkılap” anlamında kullanılmış olsa da fakat genellikle politik devrimleri çağrıştırır! Bunlar da sivil savaş, isyan ve büyük devrim gibi basamaklara ayrılabilir.

2.1-Felsefe Terimi Olarak Devrim:

1-) Yerleşik toplumsal düzeni değiştirme ve yeniden biçimlendirme; yavaş bir gelişme olan evrime karşıt olarak, toplumsal yaşayışta ve siyasal durumda birdenbire gerçekleştirilen, köklü ve temelli bir değişme.

2-) Dünya görüşü, felsefe, bilim, sanat vb. birdenbire olan değişmeler; eskimiş olanı kaldırıp yepyenisini koyma. (Örneğin felsefede Kant, arı us’u (saf aklı) eleştirmesiyle düşüncede devrim yaptığını, Nietzsche de değerler alanında (ahlakta) devrim yaptığını öne sürer.)  (3)

 

3-Darbe

   TDK (Türk Dili Kurumu) darbeyi şöyle tanımlar:

- “Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirmeye veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi.” 

Türkçedeki darbe, Arap toplumunda inkılabın isim (masdar) hali olan “inkılap” kelimesiyle ifade ediliyor. (4)

   Darbe, oldukça yeni bir kelimedir, yakın bir zamana kadar darbeler için “ihtilal” kelimesi kullanılıyordu. Fakat ihtilal kelimesi bizde en fazla Fransa ile özleşmiştir. Bizler, 1789 da gerçekleşen ve dünya tarihinde önemli dönüm noktalarından biri olan Fransız Devrimi’ni, hep “Fransız İhtilali” olarak ifade ettik.

4-Islahat

Arapça “Islah” kökünden gelme bu kelime; “İyi bir hale getirme”, “iyileştirme”, “düzeltme (reform)” ve “düzenleme” anlamlarına gelir. Kademe kademedir, zorlayıcı değildir, iyileştirmeye dönüktür.

   Istılahı anlamı ise şöyledir: “Herhangi bir usulde, işte, müessesede, kuruluşta veya devlet düzeninde eskiyen, bozulan ve aksayan yanları düzeltmek, iyileştirmek, iyi bir hale getirmek, kusur veya noksanını tamamlamak veya artık bekleneni vermemesi nedeniyle yerine yenisini koymak.” (5)

 

 Bu Kavramların Arasındaki İnce Farklılıklar

   İnkılap ile Devrim’in arasındaki ince ayrıntı şudur:

- “İnkılap, Devrim’den, devrim gibi radikal ve daha ani olmayıp, daha yumuşak geçişler şeklinde olmayla ayrılır.  Reform yoluyla olması gerektiğini savunan görüşe ise, “reformist” denilir.”

   Islahat ile İnkılabın arasındaki fark ise şöyledir:

“ İnkılap,  mevcut düzenin yıkılması ve yıkılan düzenin yerine yeni bir düzenin kurulması anlamında kullanılır. İnkılabın en son hedefi, devletin düzen ve işleyişini değiştirmek olduğu kadar, sosyal ilişkileri değiştirmek ve ihtiyaçlara göre hukuk kuralları koymak da olabilir. Ancak Islahat, var olan düzenin üzerinde yapılacak değişikliklere denir ve ıslahat ’ta zor kullanmak yoktur.”

   Devrim, inkılap ya da ihtilal, bir durumdan başka bir duruma geçiş, evrim ve dönüşümdür.

   Toplumsal değişimlerin insan iradesiyle hızlandırılması devrimleri oluşturur. Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli bir şekilde gerçekleşir.

   Bir devrim, Coup d’etat (kodite/darbe) den ayrı tutulmalıdır. Çünkü devrimde bir kitle hareketi ile politik sistemin bütününde önemli bir değişmenin gerçekleşmesi söz konusudur.  Bir coup d’etat (darbe), iktidarın silah yoluyla, ancak hükümet sistemini kökten bir biçimde değiştirmeden var olan politik liderin yerine geçecek olan kişiler tarafından ele geçirilmesine göndermede bulunmaktadır.

   Devrimler, var olan politik otoritelere meydan okuyan sistemdirler, ancak yine politik sistemi bütün olarak dönüştürmekten çok, otoriteyi temsil eden kişilerin yerlerine başkalarının geçirilmesini hedefleyen başkaldırılardan da ayrı tutulmalıdır!

   İmam Humeyni (ks) nin kurmuş olduğu İslam Cumhuriyeti, söz konusu ettiğimiz kavramlar içerisinde ne devrim, ne ıslahat, ne ihtilal ve ne de darbeye uymaktadır. İmamın gerçekleştirdiği hareket, bir tek İnkılap kavramıyla uyum sağlamaktadır.  Zira İmamın gerçekleştirdiği İslami hareket, ne devrim gibi yalnızca politik meselelere yöneliktir, ne ıslahat gibi var olan düzeni değiştirmeden onun üzerinde yapılan kısmi iyileştirmedir, ne üst yönetici kadroyu değiştirip sisteme dokunmayan bir darbedir ve ne de darbeye benzer bir ihtilaldir. İmamın gerçekleştirmiş olduğu İslami hareket, toplum düzenini ve yapısını daha iyi duruma getirmek için yapılan köklü değişiklik ve iyileştirme anlamındaki bir inkılaptır.

 

 İslam İnkılabı ve İslami Hareketler

           

           Genel anlamıyla İslami hareketler, İslam dinini toplumsal alanda yaymayı ve yaşatmayı amaç edinen her türlü çalışmayı kapsar. Bu manasıyla İslam dininin toplum içerisinde yönünü ilgilendiren küçük bir dernek faaliyeti, kültürel aktivite vs. de, İslami hareket kapsamına girer. Bu hareketlerin illa da büyük çaplı hareketler olması gerekmez.

Kuşkusuz İran İslam devrimi de İslami hareketin bir sonucudur. Ama kendisi de başka İslami hareketlere zemin hazırlamıştır. Biz burada başta İran İslami hareketi olmak üzere diğer tüm İslami hareketlerin hayat bulmasındaki temel dinamiklerin kısaca neler olduğuna değineceğiz ve daha sonra da İran İslami hareketin, diğer İslami hareketlere katkısından söz edeceğiz.

İslami hareketlerin hayat bulmasının temel dinamiklerini şöyle sıralamak mümkündür:

1-) İslami hareketi gerçekleştirmek isteyen herkes, bu harekete teşebbüs etmeden önce kendi nefsine karşı harekete geçmelidir. Şayet bir insanın kalbinde Allah’ın yeri, makam, para ve şöhret arzusunun önüne geçmez ise, bu harekete katılan kimsenin amacı Allah ve İslam olamaz. Allah’ın ve İslam’ın hedef olmadığı, onun yerini dünyevi gayelerin yer edindiği kalplerin sahibinden oluşan bir hareket ise, her yönden kısır ve sonuçsuz kalır. En azından bir sonuca varsa bile ve o sonuç İslam adını taşısa da yine de İslam’a uymayacaktır. Bu nedenle İslami bir hareketin mensuplarının, ilk hareketi kendi benliklerine karşı olmalıdır. En azından bu hareketin öncü kadrosu veya lideri bunu yapmalı ki, kendilerine tabi olanlar da bu işe girişmiş olsunlar.

   Kuran’da da buyurulduğu üzere,

- “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir, onu kötülüklere gömüp kirleten de ziyana uğramıştır.” (6)

Bu ayette de bireyin kurtuluşu nefsi kirlerden arındırmaya bağlanmıştır. Toplum da bireylerden oluşan bir unsur olduğuna göre, toplumsal kurtuluşun da anahtarı yine nefsi arındırmak olacaktır!

   Öyleyse kısaca denilebilir ki, İslami bir hareketin, gerçekten İslami olması için öncelikle en azından bu hareket liderinin ya da öncü kadrosunun kendi varlıklarındaki nefsani unsurlara karşı ayaklanmaları gerekmektedir.

 İslami hareketlerin doğuşuna öncülük etmek de ilk önce bu manevi ayaklanmaya, yani insanın kendi benine karşı ayaklanmasına öncülük etmesidir! Bu durumun, İran İslam Cumhuriyetinin kurucusu ve hareketin lideri ve yine öncü kadrosu üzerinde mevcut olduğu kuşkusuzdur.  Zaten böyle bir konumda olmayıp melekûti âlemden gaybi yardımlar ile desteklenmemiş olsalardı, o denli zor ve zorba güçlere karşı böyle bir başarıyı sağlamaları mümkün olmazdı. Nitekim Yüce Allah:

- “Eğer siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.”  (7) diye buyurmuştur.

2-) İslami hareket, eğitim metodunu “Allah’a tevekkül” inancına dayamalıdır. Zira İslam’a göre tüm oluşumlar, bir takım esbaba (nedenlere) dayandırılmalıdır. Bu esbap da sonuca ancak Allah’ın izniyle ulaştırabilmektedir.

3-) İslami hareket sırtını, Allah’a tevekkülden sonra halka da dayamalıdır. Zira gerçek bir hareket, halkın bağrından çıkan ve en derin duygularını yansıtan bir harekettir. Bu yüzdendir ki bu türden hareketler, Allah’ın da yardımıyla toplumdaki her türlü zulüm ve sömürüyü yok etmenin, yalnızca Allah’a ve O’nun dinine dayanmakla başarılabileceğine inanır. Fakat Allah’a ve O’nun dinine gerçek anlamda ve sadakatle dayanmayan topluluklarda, adı Müslüman da olsa başarıya ulaşmak mümkün gözükmüyor.

-“Eğer (gerçekten) İman etmişseniz, en üstün olan sizlersiniz” (8)

4-) İslami hareket, hareketini, örgütlenme üzerinden yürütmelidir. Örgütlenmenin ömrü, ya da başarıya ulaşıp ulaşmaması, kendisini temellendirdiği değerlere bağlıdır.

   Bir takım çağdaş İslami hareketler (örneğin Mısır, Pakistan ve diğer İslami coğrafyalarda baş gösteren dini hareketler), İran İslam hareketinden daha önceleri yola koyuldular. Fakat Sünni inanç temelli İslami hareketler, sürekli “İslami” bir hilafet devletinin gölgesinde yaşadıklarından ve “imam (yönetici) zalim, fasık ve facir de olsa uyulur” inancını taşıdıklarından ve yine bu türden yöneticilere karşı çeki düzen verme mücadele ruhunu yitirdiklerinden, kendi coğrafyalarında var olan iş başındaki İslam karşıtı tağuti sistemlere dahi, “kurulu düzenin meşruluğu” ndan hareketle, halk ayaklanması şeklinde değil de ferdi muhalefet şeklinde karşı çıkmışlardır! Öyle ki, küfrün, şiddetin, fesat ve bozgunculuğun zirve yaptığı dönemlerde dahi devletin meşruluğuna dair herhangi bir isyan gerçekleştirmemişlerdir. O gibi durumlara, yalnızca “düzeltilmesi mümkün sapmalar” olarak bakılmıştır.

 Fakat Şii Müslüman liderler ve özellikle de İran İslami hareketin seçkin lideri İmam Humeyni (ks), örgütlenme işini, halkın akli bilincini oluşturacak unsur haline getirmeyi başarmış ve örgütlenmeyi “tevelli ve teberri” üzerinden bir ilke haline dönüştürmüştür.

   İmam Humeyni (ks) öncülüğündeki bu İslami örgütlenme şekli, Irak, Lübnan, Bahreyn, Yemen ve diğer bir takım İslami bölgelerde de örnek alınmıştır. Bu bölgelerdeki İslami örgütler, İran İslam hareketinin hem pratiğinden hem de teorisinden istifade etmişlerdir. Merhum İmam Humeyni de bu örgütlenme konusunu, Şiilerin kendi tarihindeki siyasi miraslarından irs olarak almış ve “Velayet-i Fakih” kavramından da istifade ederek, bütün Şii grupları “Veli’yi Fakih” in otoritesine bağlı bir birlik haline getirmeyi başarmıştır. Aslında orta doğuda dünya emperyalist ve zorbalarına karşı Şii Müslümanları başarılı kılan şey, işte bu siyasi mirastır.

  Örgütlenme hususunda İmam Humeyni (ks) sürgünde iken gönderdiği bir mektubunda İran gençliğine şunları söylüyor:

- “İslam devletinin kurulması için birleşin, örgütlenin ve saflarınızı sağlamlaştırın. Aklı başında ve öncü kadroların bu devrimi düzenlemeleri ve örgütler kurmaları zorunludur…” (9)

Diğer bir mektubunda da şöyle diyor:

- “Son olarak önemli bir nokta da uyanık olunmalıdır… Hareketi yönlendiren, çalışma ve sorumluluğu yüklenen kimseler kendilerini açığa vurmaktan kaçınmaları gerekir. Geçmiş olay ve deneyimlerden ders almalı, çalışmalarını İslam’ın gölgesinde dikkat ve titizlikle sürdürmeli ve bu çerçeve içinde olduklarından yüzde yüz emin olmadıkları kimselerden uzak durmalıdırlar.”  (10)

   İmam Humeyni (ks) nin tavsiye etmiş olduğu bu örgütlenme sayesinde, İran, Irak, Suriye ve Lübnan’daki İslami hareketler kendi aralarında örgütlenmiş ve dünya emperyalizmi ile Siyonizm’e karşı güçlü bir direniş cephesi oluşturmuş ve bu vesileyle de onların organize ettikleri belki de Moğollardan daha cani olan IŞİD terör örgütünü alt etmişlerdir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, İmam Humeyni’nin kurmuş olduğu İran İslam hareketi, yalnızca İran coğrafyasında yaşayan Müslümanları değil, belki tüm İslam coğrafyasında yaşayan Müslümanların tarihi akışını değiştirecek bir inkılaptır.

 Dolayısıyla, ümmetin büyük muallimi ve İnkılabın eşsiz mimarı İmam Humeyni’nin düşüncelerini tanımak ve kabullenmek, tüm Müslümanların kurtuluşudur! Zira 1400 yıldan beri hem İslam ve hem de mücadele olmasına rağmen, bugüne kadar yapılan mücadeleler içerisinde İmam’ın bu mücadelesi kadar mustazaf Müslümanları koruyan ve Doğu ve Batı siyasetlerini altüst eden başka bir mücadele ve inkılap görülmemiştir. İşte böylesi bir inkılap, İmam’ın gayretiyle gelişmiş ve kaynağı da imamın şahsında mücessemleşen ilmi ve fikri olmuştur. Bu inkılabı koruma ve devam ettirmenin en başta gelen şartı da bu fikri ve ilmi birikimi, tam manasıyla tanımak ve gelecekteki nesle iyi tanıtmaktır.

 

İslam İnkılabı ve İslami Hareketlerin Yeniden Hayat Bulması

 

   19 uncu asır, insanlık tarihindeki hareketlerin ve aynı zamanda da hareket liderlerinin belki de en bol olduğu asırdır. Kim bilir belki de asırlarca bu hareketler ve hareket liderleri kendilerinden bahsettirip duracaklardır.  Örneğin gayri Müslim topluluklardan Rusya’da Sosyalizm ve liderleri Lenin ve Stalin, Almanya ve İtalya’da faşizm ve liderleri Hitler ve Mussolini, Çin’de kominizim ve lideri Mao, Hindistan’da demokratik mücadele hareketi ve lideri Mahatma Gandhi, Müslüman ülkelerden Türkiye’de  laisizm ve lideri Mustafa Kemal, Mısır’da Arap nasyonalizmi ve lideri Cemal Abdul Nasır vs… Bunların tümü  beşeri ideolojilerdir ve her biri yapacaklarını yapıp gittiler. Kurmuş oldukları sistemler de ya kendilerinden hemen sonra battı ya da az bir müddet daha kılıç zoruyla yaşayıp öyle çöküp gittiler. Ama hiçbiri yok olmadı, yalnızca toprağa gömülmüş kor ateş şeklinde hala varlıklarını idame ettirmekteler!

   Yine 19 uncu asırda İslam dünyasında bir kısım dini hareketler ve lider konumundaki dini şahsiyetler de ortaya çıktı ve İslami hareketler adı altında birtakım hareketler başlattı. Örneğin Sudan’da Muhammed Ahmet Sudani, Kafkasya’da Şeyh Şamil, Cezayir’de Emir Abdullah ve Bin Badis, Seyyid Cemalettin Afgani, Mısır’da Şehit Hasan el-Benna, Şeyh Muhammed Abduh,  Seyyid Kutub, Suriye’de Abdurrahman Kevakibi, Pakistan’da İkbal Lahori ve Seyyid Abdullah Mevdudi, İran’da Ayetullah Kaşani, Fas’ta Ale’l Fasi, Türkiye’de Bediüzzaman Said Nurisi, Irak’ta Şehid Muhammed Bakır es-Sadr vs…

   Gayri Müslim ve Müslüman ideolog şahsiyetleri bir kenara koyarsak, söz konusu ismini zikrettiğimiz dini şahsiyetler, İslam’ı hâkim kılmak ve dış sömürüye karşı sergilemiş oldukları yiğitçe duruşlarından dolayı, “İnkılapçı İslam liderleri” isim listesinde yerlerini almış oldular. Fakat İmam Humeyni (ks) nin dışındakilerin tümü, kendi takipçileri tarafından isimlendirildikleri “müceddid”, “mürşit”, “muslih” ve “imam” gibi lakaplardan çıkıp bir “İnkılap lideri” unvanına sahip olamadılar. Ayrıca, söz konusu dini şahsiyetler, kıyam, inkılap, ıslahat, halkı harekete geçirme ve İslam’ı bir güç haline getirme hususlarında da İmam Humeyni (ks) nin sahip olduğu konuma gelemediler ve yine imamın sahip bulunduğu fıkıh, kelam, felsefe, tefsir, hadis, usul, irfan ve diğer ilmi ve sosyal alanlardaki gücüyle de mukayese edilecek bir güce sahip değillerdir.

   İslam İnkılabının kurucusu merhum İmam Humeyni (ra), yetmiş yıla yakın bir zaman diliminde tedrisatla meşgul olmuş, araştırma yapmış,  bütün seviye ve alanlarda medrese eğitimi almış ve aynı şekliyle medreselerde eğitim vermiş, onlarca kitap yazmış ve yüzlerce sohbetler yapmıştır, ayrıca sürgün hayatı yaşamış, bu hayatı yaşarken dahi sürgün edildiği bölgelerde mücadeleyi asla aksatmamış ve inkılap düşüncesini dillendirmekten ve yaymaktan da çekinmemiştir, dünyadaki Arap gericiliği ve milliyetçiliği olmak üzere her türlü emperyalizm ile amansızca savaşmış, böylece, yine bu amansız mücadele, zindan ve sürgün hayatıyla kimsenin onunla mukayese edilemez bir konumda olduğu tekrar ortaya çıkmıştır!

   İran İslam İnkılabından önce İran’daki Şahlık iktidarı, anayasa ve meclise dayalı parlamenter demokratik bir sistem görünümlüydü. Ama hakikatte öyle değildi. Ferdi hâkimiyete dayalı, zorba bir iktidardı. Asla demokratik hareketlere hayat hakkı tanımazdı. Fikir adamlarına değer vermezdi. Din adamlarına ve aydınlara sürekli baskı yapardı. Bundan dolayı İmam Humeyni (ks) 1941 yılında şöyle bir genelge yayınlamıştı:

-” Diktatör Rıza Şah hükümetinin yayınladığı emirlerin hiçbir değeri yoktur ve yıkılmalıdır.”

   Zalim Şah iktidarı, ibadethanelerin yönetimini ele geçirmek için oralara (Türkiye de olduğu gibi) cemaat imamlarını kendisi tayin etmek istediğinde de İmam Humeyni (ks) şöyle bir fetva yayınladı:

-” Müslümanların gerek vakıflar gerekse hükümet tarafından atanan herkesi adaletsiz sayması ve minberlerde bulunan kimselerin adaletlerinin kaybolduğunu ilan etmesi, meclis ve cemaatlerine gitmemesi, onları İslam toplumundan kovması ve vakıfların el koyduğu camilere geçici bir süre için gayri meşru hükümetin icraatını protesto için gitmemesi gerekir.”

   İmam Humeyni (ks), taklit mercii olması hasebiyle, her emir ve direktifinin fetva kabul edilmesinden dolayı, bu güçlü manevi otoritesi, İran milletini Şah rejimine karşı savaşan asker durumuna getirdi ve bu gücüyle de Şahı ve rejimini halk nezdinde tecrit edip işlemez bir konuma soktu!

   İmam Humeyni (ks), hem dini hem de siyasi alanda yüce bir kişiliğe sahipti. Bu kişiliğini aynı zamanda devrimci bir liderliğe dönüştürdü. Bu yüce kişiliğinden dolayı başlatmış olduğu İslami harekette, toplumdaki tüm sınıfları bir araya toplamak için büyük gayret gösterdi, hiçbir sınıfa başka bir sınıfı hedef göstermedi, aksine tüm sınıf ve kesimlere hedefi gösterdi ve bunun neticesi olarak da Şahı devirip İslam hükümetini kurdu.  Nitekim tüm sınıftan insanları bir araya toplamak için bir sözünde şöyle diyordu:

- “Gayemiz, herkesin birleşmesidir; din adamları, Müçtehitler, talebe ve Üniversite öğrencileri, tüccarlar, çiftçiler, askerler ve halkın geri kalan bütün kesimi bu pis haine (Şaha) karşı birleşmeliler. Halkın tüm kesimi bir araya geldiğinde -eli silah tutmayanları ayırıp- bu kudurmuş öküzün boynuzunu kırmalıdırlar.” (11)

İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra İslam dünyasındaki İslami hareketlerde yeniden bir kıpırdanma başladı ve İslam İnkılabı ve değerli Lideri İmam Humeyni, büyük bir ümitsizlik içerisinde bulunan İslami hareket öncüleri için adeta bir “can suyu” oldu ve onların yeniden canlanmalarına artı bir dinamizm bahşetti.

İslam İnkılabının, İslam dünyasındaki İslami hareketlere vermiş olduğu manevi ve maddi destekler hem tarihin seyrini değiştirdi hem de Müslümanların kaderini. Dolayısıyla İslam İnkılabının bu tutumu, takdire şayan bir karneye sahiptir.  Örneğin Lübnan’da İmam Humeyni’nin emriyle bir direniş hareketinin (Hizbullah’ın) doğması ve 2006 da İsrail’i uğrattığı yenilgiyle İsrail’e uzun bir süredir tatmadığı bir acıyı tattırması, hala dünyanın hafızasındadır! Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Mısır gibi o kadar zengin ve güçlü Arap ülkeleri varken ve İsrail’in İslam ve Araplara karşı geçmişte ve günümüzde bunca zulümler yaptığı ortadayken, onların İsrail’e milyarlarca dolar yardım yapmalarına rağmen, İslam İnkılabının mazlum Filistin halkını destekleyip ve onlara uzun yıllardan beri maddi ve manevi destek sağlaması, tüm Müslümanların takdirini kazanmıştır.  Son birkaç yıldır ki finansörlüğünü gerici Arap Krallıklarının yaptığı, silahını ABD, AB ve İsrail’in temin ettiği ve lojistik desteğini Türkiye ve Ürdün’ün sağladığı, asrımızın Moğol’u olan IŞİD gibi canilere karşı “Direniş Cephesi” diye Irak, Suriye ve Lübnan’dan müteşekkil ortak bir cepheyi oluşturması, o azılı ve vahşi harici ordusunu alt etmeleri için o ülke güçlerine askeri, lojistik ve maddi destek sağlaması, İran İslam Cumhuriyetinin İslami hareketleri ne denli önemsediğinin en bariz göstergelerinden biridir!

Mazlum ve yoksul Yemen halkını, zalim, bağnaz ve yobaz Suudi ve ABD’nin acımasız saldırısına karşı koruması ve onların uygulamış oldukları ekonomik ambargoyu delmesi, yine İslam Cumhuriyetinin attığı önemli adımlardan biridir.

Bahreyn, Arakan, Afganistan, Somali, Nijerya, Balkanlar, Karabağ ve ismini sayamadığımız Afrika’nın ve Güney Amerika’nın farklı yerlerinde İslam düşmanları ve emperyalistler tarafından ezilen ve zulme maruz kalan İslami ve gayri İslami topluluklara maddi ve manevi destekleri sağlaması ve onları düşmanlarına karşı cesaretlendirmesi, bütün dünya Müslümanlarının dikkatlerini üzerine çekmesine vesile olmuştur.

Kısacası, İran İslam Cumhuriyetinin, İsrail ve Amerika’nın planlarını bozan İslami hareketlere destek vermesi, Amerika’nın Yahudi sermaye sahipleri tarafından yönetildiği dikkate alındığında, “İnsanların inananlara düşmanlıkta en ileri gidenleri, göreceksin Yahudilerle müşriklerdir…” (12)   ayetiyle daha da bir anlam kazanır. Çünkü bu ayete, inananları tanıma açısından bakıldığında, onların en ileri düşmanlarının Yahudiler olduğu ortaya çıkar. Tersi taraftan bakarsak, Yahudilerin düşman olması, insanları tanımanın bir alameti sayılmıştır. Devlet ve rejim bazında bu ayeti en iyi yansıtan tek ülke İslam Cumhuriyetidir!

 

  İslam İnkılabı ve Zulümle Mücadele

 

 İslam inkılabı, öyle bir dönemde ve öyle bir coğrafyada vücut buldu ki, zulmün tüm alanlardaki kasırgaları o coğrafyayı ve coğrafya insanını en acımasız bir şekilde etkisi altına almıştı.

Bir taraftan ABD, AB, İsrail ve onların kuklası Saddam ve gerici Arap Krallıklarının başlattıkları siyasi, askeri ve ekonomik zulümler ve yine Şahın içerideki kuklaları ve Sovyet yanlısı halkın mücahitleri, öte taraftan inkılabı hazmedemeyen ve batıya aldanan iç münafıklar, ayıca içerideki Şah döneminden devam edegelen yoksulluk, sefalet ve cehalet zulmü, kısacası zulmün tüm alanları el ele vermiş İslam inkılabının nefesini kesmeye çalışıyorlardı.

Fakat başta Allah’a ve halkına güvenen İnkılap lideri ve sonra da o lidere sadakatle bağlı olan takipçileri, davalarının hak olduğuna tam manasıyla iman ettikleri için, bu zulümlerin tümünü alt edeceklerine iman etmiş ve kararlılıkla onların tümünün uhdesinden gelmeyi başarmışlardır. Nitekim İran İslam Cumhuriyeti’nin 40 yıldır ki dünya emperyalist güçlerin kendisine ağır ambargolar koymasına rağmen, dünyada dış borcu olmayan tek ülke olması ve savaş sanayide dünya sıralamasında ilk 10’ un içerisinde yer alması bunun en güzel örneğidir.

    İslam İnkılabının eşsiz kurucusu İmam Humeyni (ks) açısından zulüm ile mücadele alanlarının en önemlisi, hiç kuşkusuz yüce İslam dinin maruz kaldığı zalim dünya güçleriyle yapılması gereken mücadele alanıdır! Nitekim İmam Humeyni (ra) bir konuşmasında şöyle buyuruyor:

-“İslam, çağlar boyunca mazlum olagelmiştir. Çünkü İslam’ın istediği hep örtülü kaldı. İslam’ın önerdiği proje ve görüşler hiçbir zaman gündeme getirilmedi, söylenmedi, uygulanmadı. Milletleri İslam’dan habersiz bıraktılar. Tarihin canileri İslam’ı hep örtüler gerisinde tutmaya çalıştılar. Bu hürriyet okulunu, bu bağımsızlık dinini, zalimlerle mücadele ve savaş halinde, mazlumlarla, düşkünlerle kardeş olan bu okulun tanıtılmasını hep önlemek istediler. Umarım yaşadığımız şu çağda bize bir tevfik nasip olur, güç sahiplerinin İslam’ın çehresine gerdikleri bu perdeleri, İslam hakikatlerine çekilen bu örtüleri kaldırmak bizlere, bütün azizlere, bütün İslam mübelliğlerine ve hizmet vermekte olan bütün gençlerin eliyle İslam tanıtılır ve tanınır inşallah.

Dünya güçleri, İslam’ın gücünü inkâr etmedeydi. Devletler ve işbaşına gelen hükümetler ister İslam’a muhalif olsun ister olmasın, bütün hükümet ve yönetimler kasten veya cehaletleri yüzünden, İslam’ı hep perdeler gerisinde tuttular (tanıtmadılar), İslam’ın gücü dünyada, dünyanın çeşitli kavim ve kesimleri arasında hiç bilinmedi. Şimdi bizim zamanımızda bizim vatanımız İran’da İslam ile ilgili küçük bir ortam, küçük bir örnek oluşuvermiş durumda… Bu örnek, bizim gençlerimizin İslam uğruna kan ve can vermeye amade olduklarını; tam İslam’ın istediği gibi küfrün, zındıklığın, zulmün ve zalimlerin karşısına mertçe dikildiklerini, bu yolda fedakârca canlarından geçebildiklerini gösterip ispatlamış oldular herkese.” (13)

İşte merhum İmam Humeyni’nin bu konuşmasından ve diğer sohbetlerinden anlaşılan o ki, “zulüm ve zalim ile mücadele” derken, imamın en başta kastettiği zulüm, yüce İslam dinine yapılan zulümdür ve yine zalimden de en başta kastettiği şey, İslam’a karşı zulüm işleyen zalimler olmuştur!

Bunun dışında İslam İnkılabı kültürel, ekonomik, siyasal, askerî, teknik ve teknoloji alanlarında da büyük mücadeleler vermiştir. Bir taraftan İslam dinine sokulan batıl ve hurafî inançlarla, kalemle mücadele seferberliği başlatmış, Kum ilim havzasıyla üniversiteleri ortak bir noktada birleştirerek onları birlikte cehalet ve hurafelerle mücadele alanına sevk etmiş,  diğer bir taraftan yoksullukla mücadele etmek için halk içinden “Besic” gücünü oluşturmuş, toplumun yaşam alanındaki tüm alt yapılarını, eldeki mevcut kaynakları kullanıp onların yaşam seviyesini yükseltmek için azamî gayret göstermiş, ziraî mahsuller hususunda ülke genelinde adeta bir devrim gerçekleştirerek önce kendine yeterli seviyeye getirmiş, daha sonra ülke ekonomisini güçlendirmek için ihracata başlamıştır. Bu başarılarına ilave olarak siyasî alanda da bütün İslam düşmanlarına meydan okurcasına ve isabetli tahlil ve kararlarıyla dünyada sözü dinlenilir siyasi bir güç haline gelmiştir. Askerî alanda ise dünyada mevcut en yüksek seviyedeki teknik ve teknolojik imkânlardan el verdiği ölçüde yararlanmış, gerek Irak’la yapmış olduğu sekiz yıllık savaşta ve gerekse Filistin, Hizbullah, Suriye ve Irak güçlerine sağlamış olduğu savunma desteği hususunda da dünyanın süper güçleriyle baş edebilecek bir konumda olduğunu kanıtlamıştır.

 

           İslam İnkılabı ve Sömürgecilikle Mücadele Kültürünün Güçlendirilmesi

 

İslam inkılabı sadece askeri ve ekonomik alanda dünya Müslüman ve müstazaflarına yardımda bulunmakla yetinmemiş, ayrıca bunun yanında, dünya emperyalizminin Müslümanları cahil bırakmalarını ve onların cehaletinden yararlanıp sömürülmelerini önlemek için, sömürgecilikle mücadele kültürü oluşturmuş veya sahip oldukları o kültürü güçlendirmek için ilmi ve kültürel alanlarda seferberlikler başlatmıştır!

İslami hareketin, sömürgecilik ile mücadele kültürünü güçlendirmek için kendi halkı içerisinde oluşturduğu mücadele yöntemlerinden birisi, Batı’nın dünyayı istismar ettiği bildik yöntemlerinden olan tüketim kültürüyle ilgili halkını bilinçlendirmesidir. Örneğin ülke halkı içerisinde moda takibini önlemiş ve onun yerine İslamî hicabı teşvik etmiştir, ya da halkın tüm yaşam alanına giren Batı endeksli giyim, kuşam, yeme ve içme hususunda gelenek ve göreneklere uygun kendi tarzını yaratmıştır.

Sömürgeci Batının mazlum halkları en fazla istismar ettiği alanlardan birisi de hiç kuşkusuz eğitim ve öğretim alanıdır. Denilebilir ki bu alanda Batıya bağımlı olmayan veya Batının bu alandan sömürmediği hiçbir ülke yok gibidir.  İslami hareket, İslam İnkılabını gerçekleştirdikten sonra Eğitim ve öğretim alanında da Batı’ya bağımlılıktan kurtulmak için de kendi “Uluslararası el-Mustafa Üniversitesi” gibi dünyaca ünlü eğitim müessesesini açmış, buna ilaveten dünyanın farklı ülkelerinde bu üniversitenin şubelerini tesis etmiş ve bu üniversite vasıtasıyla 100 alanın üzerinde dev bir projeyle İslam kültürünü dünyaya tanıtmış ve her yıl yüzlerce mezun vermektedir. Yine “Dünya Ehl-i Beyt Kurultayı” gibi önemli bir kurumu tesisi etmiş ve tesis edilen bu kurum, dünya ölçeğindeki Ehl-i Beyt taraftarları arasında kültürel, eğitim ve itikadi sahalarda çeşitli kurumların ve hareketlerin oluşmasına kaynaklık etmiştir.

 Ayrıca Dünya Ehl-i Beyt Kurultayı’nı kurmakla, pak ve masum Ehl-i Beyt ailesine sevgi besleyenlerin, bulundukları topluluklar içerisinde tanınması, organize olması, eğitilmesi ve himaye edilmesi hususunda önemli ve cesurca adımlar atmıştır. İslam Cumhuriyetinin bu türden ataklarda bulunması, sömürgecilik ve asimile ile mücadele kültürünün gelişmesinde önemli katkılar sunmuştur! “Mecme-i Cihan-i Takrib-i Mezahib-i İslami/ Dünya İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Kurumu” gibi müesseseyi tesis etmekle de, İslam Ümmeti ve ümmetin mezhepleri arasında vahdeti gerçekleştirmek ve köprü oluşturmak için yoğun ve verimli mücadeleler vermektedir.  Bu da gösteriyor ki, İnkılabın Müslüman ümmete dair taşıdığı hedeflerinden bir diğeri de kültürel ve inançsal açıdan, dünyadaki diğer tüm kurum ve hareketleri desteklemek ve emperyalizminin kültürel sömürüsüne karşı İslam’ın kültürel gücüyle karşı koyup, bu alanda da dünya Müslümanlarına katkı sunmak ve emperyalizmin önünü almaktır. Bu konuda, gerçekten İslam Cumhuriyeti başarılı bir çizgiye sahiptir.

 

 

 

İslam İnkılabı ve Bağımsızlık İle Mücadele Kültürünün Güçlenmesine Yaptığı Katkılar

 

İran İslam İnkılabının ve onun değerli kurucusu İmam Humeyni (ks) nin, bağımsızlık ile mücadele kültürünün güçlenmesi için attığı temelin özü, diyebiliriz ki, “Ne Doğu Ne Batı” ilkesidir! “Aslında İslam İnkılabının temelini oluşturan şey de bu slogandır” desek, abartılı konuşmuş sayılmayız! Nitekim İmam, bununla ilgili 1988 yılında şöyle bir mesaj yayınlamıştır:

- “Evet! ‘Ne Doğu Ne Batı’ şiarı, İslam inkılabının yoksul ve ezilenler (mustazaflar) dünyasındaki temel esası, “Bağlantısız İslam Ülkeleri” siyasetinin yönlendirici kaynağı ve yakın bir gelecekte İslam’ı kendileri için insanlığın tek kurtuluş mektebi olarak kabulleneceklerin siyaseti olacaktır.  Bundan dolayı İslam Cumhuriyeti, bu siyasetten bir zerre bile sapmamalıdır. Dünyanın Müslüman halkları ve İslam ülkeleri ne Batı’ya, Avrupa ve Amerika’ya; ne de Doğu’ya, Sovyetlere bağımlı olmamalıdır. İnşallah, Allah’a ve Allah’ın resulüne (s) bağlıdırlar. Kesinlikle İslam’ın bu uluslararası siyasetine sırt çevirmek, İslam’ın değerlerine sırt dönmek ve ayrıca Resululah’a ve Allah’ın seçtiği imamlara ihanettir. Bundan da önemlisi, netice olarak bizim ülkemizin, halkımızın ve bütün İslam ülkelerinin tamamen yok olması demektir. Bu siyaset, bizim halkımızın, İslam Cumhuriyetinin ve bütün dünya Müslümanlarının amellerinin ebedi mihenk taşıdır. Çünkü Allah’ın ‘nimet verdiklerinin’ yoluna girmenin şartı, sapmışların yolundan uzaklaşmak ve beri olmaktır. Bundan dolayı İslam toplumunda bütün boyutlarda uygulamaya konmalıdır.”

   “NE DOĞU NE BATI” sloganı, Resul-ü Kibriya (sav) nın ilk günlerindeki “İslem Sellim/ İslam’a gir Güvende kal” sloganı gibi tüm dünya zorbalarının kalbine korku saldı. 

Bu kelime, acaba bir siyasi slogan mıydı yoksa İmam Humeyni’nin başlatmış olduğu hareketin bir “felsefi ilke” simiydi?

Kimileri bunu bir siyasi slogan kabul ederken, kimileri de onun slogan olmasıyla birlikte aynı zamanda hareketin bir felsefi ilkesi olduğunu da söylemişlerdir! (14 ) Bu siyasi slogan, dünyadaki ideolojik atmosferde büyük bir yarılma meydana getirdi ve artık İslam’ın da Doğu-Batı siyasetine karşı bağımsız bir siyasete sahip olduğu tüm dünya tarafından anlaşılmış oldu!

   İslam İnkılabının dünyaya karşı haykırmış olduğu “ Ne Doğu Ne Batı” sloganının ne anlama geldiğini, İran İslam Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanlığı yapmış Seyit Muhammet Hatemi şu şekilde tefsir etmiştir:

-“Ne Doğu Ne Batı “derken, neyi kastediyoruz? Doğu ve Batı kesinlikle bir siyasi ideolojinin sembolüdür; coğrafya sınırlarının değil. Öyle ki, hatta Amerika’nın sınırlarında birçok ülke Batı coğrafya sınırları içerisinde olmasına rağmen Doğu blokundan ve aynı şekilde Doğuda olmasına rağmen Batı blokundan olan sayısızca ülkeler vardır. Bundan da anlaşıldığı gibi, Doğu ve Batı bir coğrafya taksimi değil, tamamen siyasi bir kutuplaşmadır. Bu iki siyasi blokun bir ucunda Amerika, diğer ucunda ise Sovyetler vardır! Benim kanaatimce İmam, “Ne Doğu Ne Batı” derken, bunların siyasi mahiyetini kastediyordur. Bunların asıl köklerine karşı geliyordur.

Peki bu kökler nedir? 

Doğu ve Batı ideolojileri, iki ayrı şekilde ortaya çıkmış bir olgudur. Esasen bir sikkenin iki yüzü kadar birbirlerine yakın bir stratejinin parçalarıdırlar. İşte “Ne Doğu Ne Batı” esası, bu bütün stratejinin değişik şekillerde ortaya çıkan köklere karşı gelmenin esprisidir.

 Doğuyu da Batıyı da reddetmek, iki yüzünden birinde Batı ve diğerinde Doğu olan bir cevhere ve olguya karşı gelmektir. Kuşkusuz siyasi Doğu ve Batının temel kaynağı modern emperyalizmdir. Her iki blok da bugün değişik yöntem ve tarzda ortaya çıkan aynı cevherden kaynaklanıyorlar. Elbette emperyalizm (istikbar) bütün dönemlerde değişik şekillerde olmuştur; ancak önemli olan zamanımızdakinin mahiyetini tanımaktır.

Bugün eğer biz, Hz. Musa zamanındaki Firavun’a lanetlerimizi, nefretlerimizi ve öfkemizi yağdırmak için büyük bir gayret göstersek bile, hiçbir surette zamanımızdaki Firavun’un sultasından kurtulmamız söz konusu olamaz. Bu, ancak zamanımızın Firavununu iyi tanımamızla mümkündür.

Musa dönemindeki emperyalizm, tarihe karışmış emperyalizmin bir başka şeklidir. Bugünkü Firavunluk, beşeriyetin bütün imkânlarını elinde tutup, beşeriyet üzerinde tanrı iddiasında bulunarak, bütün beşeriyeti köleleştirmek istiyorlar. Zamanı tanımak, yani zamanımızdaki emperyalizmin yeni şeklini ve zamane Firavunluğunu tanımadan, bunlar aleyhinde verilecek her mücadele, onların tuzağına düşüp, oyununa gelmekle neticelenecektir. Bunu tek yolu, mevcut emperyalizmi, modern müstekbirliği ve günümüzdeki müstekbirliği tanıyıp, ona karşı koymanın yöntemini tespit edip, ona karşı ciddi bir şekilde mücadele vermektir.” (15)

   Aslında İslam inkılabı “Ne Doğu Ne Batı” siyasi mesajını ilke edinmekle, Doğu ve Batı’nın sapkın yollarına kapalı olduğunu ve bu sistemlerin insanlığı kurtaramayacağını dünyaya haykırdı. Ve yine “Ne Şii Ne Sünni” sloganıyla da, ümmetin kendisini yeniden anlaması ve kendisine güvenmesi gerektiğini, sahip olduğu 1400 yıllık büyük ilmi, kültürel ve siyasi mirasını yeniden canlandırmasını, bu minval üzere yeniden bir İslami sistem oluşturmasını ve varlığını o sisteme göre tanzim etmesini anlatmak istedi!

   İslam inkılabının değerli kurucusuna göre ümmetin kurtuluşu, öze dönüştedir. Yine ona göre, insanın kendi iradesine sahip olduğu yeni bir dünya kurmak gerek. Aksi takdirde genelde beşeriyetin, özeldeyse Müslümanların bu girdaptan kurtulma şansı hiç olmayacaktır!

   İmam Humeyni (ks) ye göre; İslam’ın kurtarıcı fonksiyonu, halkın ona iman etmesiyle ve ayrıca Müslüman halkın el birliği yapıp Doğu ve Batı emperyalizmine karşı koymasıyla mümkündür. Nitekim hacılara yönelik bir mesajında şöyle buyuruyor:

- “Ben, İslam Cumhuriyetinin, bütün gücüyle Müslümanların İslami kimliklerini yeniden canlandırmaya çalışacağını açıkça ilan ediyorum.”

 Öte yandan (Müslümanları) dünyaya hâkim olmak isteyen güçlere uymamaya davet etmemesi ve yayılmacılık, sömürü, aldatma, köleleştirme ve Müslümanların zenginliklerini yağmalamalarına engel olmaması için bir sebep yoktur.

Biz, yoksul İran halkının menfaati ve hedefe doğru ilerlemesine yardımcı olmalıyız….

Biz, dünya halklarının problemine çözüm bulmak, mücadele verenleri desteklemek, yoksulları ve açları korumak için bütün gücümüzle gayret etmeliyiz. Bunu, dış siyasetimizin temel esası haline getirmeliyiz. 

Biz, İslam Cumhuriyetinin, dünyadaki bütün kurtuluşçu Müslümanların sığınağı olduğunu ilan ediyoruz. İran, güçlü bir kale olarak, bütün İslam savaşçılarının ihtiyaçlarını karşılayacak, onları akide ve İslam terbiyesi yönünden gelişmelerini sağlayacak ve ayrıca onlara, küfre ve şirke karşı mücadele verme yöntemlerini de öğretecektir.” (16)

 

  SONUÇ

   Bu kısa incelemeden sonra şu sonuca varmış bulunuyoruz:

                  1-İslami bir hareketin gerçekleşmesi için davasına gönülden teslim olan ve her şeyini davası için feda eden bir hareket liderine ihtiyaç vardır.

2-Hareketin öncü kadrosuyla birlikte hareket

 müntesiplerinin de harekete geçmeden önce kendi nefislerini ıslah etmeleri için harekete geçmeleri gerekmektedir.

 

3-Hem hareket liderinin hem de takipçilerinin davalarında

 Allah’a tevekkül etmeleri şarttır.  Allah’a tevekkülden sonra da sırtlarını mutlaka halka dayamalılar.

 

4- Disiplinli ve güvenilir bir şekilde örgütlenmeye gitmeliler.

 

Bu dört unsura dayanıp hareketi gerçekleştirme sonucunu elde ettikten sonra, biraz da varılan o sonucu bekleyen tehlikelerden söz etmenin uygun olacağını düşünüyorum şöyle ki: 

- İslami hareket, her şeyden önce “manevi bir hareket” tir. Manevi hareketlere öncülük edenlerin, öncelikle kendilerinin bu konuda sürekli ilerleme kaydetmesi lazım. Yani İslami devrimin, diğer İslami hareketlere bu maneviyatı aşılaması için önce bu maneviyatı güçlü bir şekilde kendisinin taşıması lazım. Aksi takdirde akamete uğrayacaktır. Zira sosyolojide (toplum biliminde) “hareketin kuruma dönüşümü” denilen bir ilke vardır.  Şu anlamdaki:

-“ Toplumda bir takım idealler ve amaçlar doğrultusunda bir hareket ortaya çıkar. Bu hareketi ortaya çıkaran şey, bir düşünce, bir eğilim ve harekete geçirici geniş bir imandır. Bu hareket, başka bir harekete doğru akan bir ruhtan ibarettir. Bu akış sırasında her şey ve herkes hedefe yönelmiştir. Bütün bu herkes ve her şey kendisini hedefin kutsallığı yanında ufak bir araç saymıştır. Eğer bu kutsal hedefe doğru akışta bir engel ortaya çıkarsa, bu akıma kapılanlar hedefin kutsallığına bağlılıklarından dolayı o engeli canları pahasına da olsa yok etmekten çekinmezler.  Bu hareket, mevcut düzeni değiştirme arzusundadır. Mevcut olana karşı sert bir eleştiri ile yeni bir yapı kurma iddiasındadır. Fakat hareket amacına ulaşırsa, yani mevcut durumu değiştirirse, çatışma ve savaşım ortadan kalkar. Karşısında setler ve engeller yoktur artık. Bu hareket hedeflediği güce eriştiğinde durur ve durgunlaşır. Önceden harekete geçirici iken, sonra muhafazakârlık kazanır. Önceden düşmanı güçsüzleştirmek ve düzeni değiştirmek ister iken, şimdi kendisi güçlü ve hâkimdir, artık kendisini korumak ister. Bu yüzden kurumlaşan hareket, devrim karşıtı bir hal alır ve kendisine karşı girişilen her girişimi ihanet olarak niteler. (17) 

   Yüce İslam dini dahi, bu sosyolojik ilkeye tabi olmaktan kendini koruyamamıştır. Sadr-i İslam’da, yani başlangıçta, hareket halindeyken hedefe yönelmiş ve her şeyini kutsal hedef için feda eden insanlar, İslam hareketi kurumlaşınca, zamanın imamını bile dinlememiş, bu insanların yolları ayrılmış ve kimileri dünyevi ihtirasa yenik düşmüştür.  Arz ettiğimiz bu sonuç insanın İlahi tarafına aykırı olsa da tabii tarafına uyumluluk arz eder.

   İslam dini bile tarih içinde bu akıbete maruz kalmışken, İslam İnkılabı kendisini bu akıbetten koruyabilir mi? Tabi ki soruya tamamen “evet” demek riya olur. Çünkü İslam devrimi, bir halk devrimidir. İktidarı ele geçiren bu halktan kaçta kaçı hareket zamanındaki heyecanı ve imanı taşımaktadır. Ayrıca insan, öncelikle dünyaya meyilli bir varlıktır.  İnsanın kemali ise, dünyadan yüz çevirmekten çok dünyayı aşmasıyla gerçekleşir. Dünyayı aşmak ve daha kutsal hedeflere kilitlenmek ise hareketin kurumsallaştığı zamanlarda çoğu insanın yapabileceği bir şey değildir. Kuran’da da buyurulduğu üzere “Hiç şüphesiz insan, dünya malına çok düşkündür.” (18 )

   Ebetteki bu süreç, doğal toplumsal bir gerçektir. İslam İnkılabı da bu gerçeğin dışında kalamaz.

   Buraya kadar anlattıklarımız: “Bir hareket kuruma dönüştüğünde o hareketin bütün unsurları ve mensupları manen zayıflayacaktır” manasına gelmez. Ama çoğunluk bu akıbetten kurtulmayacaktır.  Fakat önceki satırlarda da söylediğimiz gibi bir İslami hareketin temel kökeni, önce kendi benliğine karşı kıyamı başlatmaktır.

Öncüler, bu kıyamın yönetilmesinde toplumun maddi ve manevi önderidirler. Eğer diğer hareketlere öncülük eden İslam devrimi, hareketin kuruma dönüşümü kanunu gereğince maneviyatında bir zaaf meydana gelmişse, manen öncülük ettiği diğer hareketlerde de bu zaafın meydana gelmesi mümkündür.  Fakat İslam devriminin ciğerlerinden nefes alan Lübnan, Irak, Suriye, Yemen vd. İslami hareketlere baktığımızda, onların sergilemiş oldukları dinamizm, ihlas ve samimiyet, hala İran İslam hareketinin ilk günkü gibi güçlü ve ihlaslı dinamizmini koruduğunun en bariz göstergesidir ve bu da hareketin başındaki şahsiyetin ve öncü kadronun manevi gücünden kaynaklanıyor ve ümit ediyoruz ki sonsuza dek böyle devam eder.

Bu izahattan sonra, sözlerimin sonunda mustazafların el ele vermesi, küfrün, şirkin, emperyalizm ve Siyonizm’in Velayet-ı Fakih önderliğinde yenilgiye uğraması, İslami hareketin kurucusu İmam-ı Ümmet’in davasının daha iyi anlaşılıp dünyaya hâkim olması için, başta İslam Cumhuriyeti olmak üzere tüm Müslümanların daha fazla çaba harcaması (!), onun temsilcisi Rehberimizin düşmanlarının helak olması,  Mevla’mız ve sahibimiz Hz. Mehdi (as)’ın zuhuruna dek İslam Cumhuriyetinin beka bulması ve o Hazretin zuhurunun acil olması ümidi ile saygı ve sevgilerimi arz ederim.

-“Hiç Şüphesiz bizim ordularımız; üstün gelecek olanlar da onlardır.” ( 19 )

Ve Ahiru da’vana anilhamdü lillahi Rabbil âlemin

 

KAYNAKÇA

1-                   TDK (Türk Dili Kurumu) İnkılap sözcüğü

2-                   Nenedir.com

3-                   Felsefe sözlüğü, Felsefe Gen. TR)

4-                   TDK (Türk Dili Kurumu Darbe sözcüğü

5-                   TDK. Islahat sözcüğü

6-    Şems: 9-10

7-    Muhammed: 7

 

8-                   Al-i İmran 139

 

9-                   İmam Humeyni, Daru’t-Takrip Yayınları, Siyasal araştırmalar dizisi.1, s. 83

 

10-             A.g.e. s.83

 

11-             İslam İnkılabının İhracı, s.37, 1. Baskı, 1997 (İmam Humeyni’nin –ks- Eserlerini Tanzim ve Yayma Müessesesi Uluslararası İlişkiler Bürosu

 

12-             Maide 82

13-             İslam İnkılabının ihracı, s.39, 1. Baskı, 1997 (İmam Humeyni’nin –ks- Eserlerini Tanzim ve Yayınlama Müessesesi Uluslararası İlişkiler Bürosu.

14-             Seyit Muhammed Hatemi, İmam’a göre Kültürel ve Siyasal Bağımsızlık. İmam Humeyni, s.277, Daru’t Takrip Yayınları, Siyasal Araştırmalar Dizisi.1

15-             A.g.e

16-             A.g.e

 

 

17-             Ali Şeriati, Hangi Şia, Ankara fecir Yayınları; 2013, s. 21-22-23)

18-             Adiyat: 8

19-             Saffat: 173