h.kanaatli @ hotmail.com

EFSANE İLE GERÇEK ARASINDA HZ. FATIMA’NIN ÖLÜMÜ! (I)

  Asırlardır ki Müslümanlar arasında mezhep fitnesini yayıp duruyorlar. Özellikle de bunu Hz. Peygamber (sav) gibi yüce bir şahsiyetin değerli evladı Hz. Fatıma (sa) üzerinden yapmaya çalışıyorlar! Böylece onlar arasında “vahdet” safının oluşmasına fırsat vermiyorlar!

    Hz. Fatıma’nın evine tecavüz edildiği, kapısının ateşe verilip kaburgasının kırıldığı ve karnında taşıdığı Muhsin namındaki oğlunu düşürdüğü, bunun sonucu olarak da hasta yatağına düştüğü ve ölünceye kadar da bir daha ayağa kalkamadığı dillendirilip durmaktadır!

   Şunu bilmemizde yarar vardır şöyle ki:

- “İslam’ın ilk ortaya çıktığı dönemlerde Ehl-i Beyt’ in ve sahabenin duruşu, Kuranî bir duruştu. Ve yine önceleri Şii ve Sünnilerin duruşları, yalnızca müminler ile münafıkları birbirinden ayrıştıracak bir haldeydi! Hatta önceleri Selman-i Farisi ve Abuzer-i Gaffari vs. gibi ashaptan olup ve sonraları İmam Ali tarafında yer alanlar da müspet insanlardı. Yani onların, ilk iki halife Ebu Bekir ve Ömer’e karşı duruşları da diğer sahabeler gibi müspet bir duruştu. Fakat daha sonraları, “mezhep taassubunun koyulaştığı dönemlerde” Sünni ve Şiiler arasında olumlu ve Kuranî bir duruştan söz etmek pek de mümkün gözükmüyor!

   Peki, “bu menfi duruşların oluşmasındaki etken nedir?” “Neden kimi insanların zihninde Ebu Bekir, Ömer ve Osman gibi bir takım sahabe ve halifelerden uzak durmak ve onlara hakaretler yağdırıp düşmanlıkta bulunmakla Allah’a daha yakınlaşılacağı inancı oluştu?”

   Meseleye buralardan bakınca şunu görmekteyiz:

- “Müslümanlardan bir kesimin görüşüne göre o türden sahabeler, Hz. Peygamber (sav)’in “Fatıma benden bir parçadır!” dediği onun biricik kızına zulmetmişlerdir. Onun evine baskın düzenlemiş, kapısını yakmış ve çocuğunu öldürmüşlerdir! Böylece de onun ölümüne sebebiyet vermişledir. Bundan ötürü, her sene onun ölüm yıl dönümünde bütün Şii camilerinde ve Hüseyniye dedikleri yas tutma evlerinde kimi insanların üzgün bir şekilde ağladıklarını, ağıt yaktıklarını ve onun yasını tutup katillerine lanet okuduklarını, onların o amellerinden teberri ettiklerini (uzak durduklarını) müşahede etmekteyiz!

   Oysaki birazdan da ortaya koyacağımız gibi, birtakım Müslümanların bu şekilde yas tutmaları, hayalden öteye bir şey değildir! Yani o kesim Müslümanlar, yalnızca tarihte asla vuku bulmayan bir şeyin hayalini kurmaktalar!

   Daha doğrusu bu efsanenin temel dayanağı, ikinci halife Ömer b. Hattab’ ın, peygamber kızı Fatıma’yı katletmesi ya da ölümüne sebebiyet vermesidir!

   Şayet böyle bir şey, iddia edildiği gibi vuku bulmuş ise, bu büyük bir günahtır ve affı da mümkün değildir! Kanaatimce peygamberin ümmetinden olan her bir Müslümanın, mutlak bir şekilde bu işin peşini bırakmaması ve katili kim ise onu bulup ortaya çıkarması gerekir!

   Fakat arz ettiğim gibi, birazdan delillerini sunacağımız gibi, böyle bir iş, olmuş bir şey değildir! Ayrıca bu işi bu şekilde kabullenmek, ikinci halife Ömer’in işlediği iddia edilen suçtan daha büyük, İmam Ali’nin “gayretsizliğini” kabullenmek olur ve bunun günahı ise, Hz. Fatıma’yı katletmenin büyük bir günah olduğunu bilmekle, onun katilini “müminlerin emiri” olarak kabullenenlerinkinden daha az olmaz! Çünkü İmam Ali, kendi eşini katledenin yanında on yıl boyunca ona danışmanlık yapmıştır! Buna rağmen onun böyle bir durumu kabullenmesi, vicdan sahiplerinin kabul edeceği bir iş değildir!

•                                                         *                                                           *

 

Gerçek şu ki, genelde insanlar ve özelde de Sünni ve Şiiler, “tarihi okumaları” doğru yapmazlarsa, birbirlerine karşı bakışları ile siyasi davranışları da doğru olmayacaktır! Oysaki “itikadi” meselelerde Sünni ve Şii mezhebine mensup her iki kesiminin inançları aynıdır! Çünkü bu iki kesimin tümü de aynı tek Allah’a, ahirete ve nebi Muhammed (sav)’in nübüvvetine ve getirdiği kitaba iman ederler. Aynı kıbleye yönelir ve aynı mezarlığa defnedilirler! Fakat ne yazıktır ki siyasette tefrika içerisindeler!

   Bu siyasi tefrikaları ise, tarihi olaylarda onları hizipler içerisine düşmeye sevk etmiştir! Böylece de ister istemez hayali ve siyasi kimi olaylar icat etmeğe koyulmuş ve oluşturdukları bu olayları da dağlar kadar büyütmüşlerdir! Bundan ötürü, hatta günümüze dek birtakım insanların kalpleri parçalanmış ve geçmişin açmış olduğu o yaralar hala dahi sağalmamıştır!

    Dolayısıyla da kimi Şiiler o iki halifeden teberri etmişlerdir! Buna karşı kimi Sünniler de Şiilerin genelini suçlu görüp ya “katletmiş” yahut da “göçe zorlamış” ve “tekfirde” bulunmuşlardır! Bundan ötürü de büyük fitnelerin oluşmasına her iki cenah da sebebiyet vermiştir!

   Oysaki bunları bu hale getiren şey, tarihteki rivayetlerin yanlış naklidir! Bu yanlış nakiller, her iki kesim tarafından da gerçekleşmiştir!

   Konuyla ilgili Sünnilerde de birtakım rivayetler mevcuttur. Fakat bu rivayetlerin yer aldığı kaynaklar, onların nezdinde hiçbir değere sahip değilken, kimi Şiiler bu olayın Sünni kaynaklarda da yer aldığını öne sürüp, ondan kendilerine hakikat payı çıkarmışlardır!

   Hz. Fatıma (sa)’nın evine hücum etme efsanesi, nasıl, neden, ne zaman ve kimler tarafından gerçekleştirildiği konusunu çok iyi tektik etmek lazım! Çünkü bu konu çok önemlidir, kabul ya da reddi de bir o kadar tehlikelidir!

   Kimileri Ömer b.  Hattab’ın, İmam Ali’den Ebu Bekir’e biat almak için Hz. Fatıma’nın evine gittiğini ve evdekilerin dışarı çıkıp Ebu Bekir’e biat etmek kastıyla Mescide gelmedikleri taktirde evi ve evdekileri yakmakla tehdit etmekten başka bir çaresinin kalmadığını iddia etmekteler!

   “Tehdit” konusu olsa bile, fakat odunları biriktirip kapıya ateş vermesi ve Hz. Fatıma’yı kapı ile duvar arasında sıkıştırıp, Muhsin namındaki çocuğunu düşürtmesi vs. olayı, efsaneden başka bir şey değildir!

   İşte bu “hikâye”, hem en önemli efsanelerden biri hem de aynı zamanda çok tehlikelidir! Tarih boyunca Sünniler ile Şiiler arasında yaptığını yapan ve bu iki kitleyi ezeli düşmanlığa sevk eden bu hikâyedir!  Hatta içinde bulunduğumuz dönemimizde de tüm hızıyla aynı şeyleri yapmaktadır!

   Diğer bir ifadeyle, bu hikâyenin tarihte olmuş ve tarihte de kalmış bir şey olduğunu düşünmek saflıktır! Bu efsane, hatta tarihteki Hilafetin sona ermesiyle dahi son bulmuş değildir! Günümüzde bile, sanki yeni vuku bulmuş gibi aynı canlılığını muhafaza etmektedir! Hatta kimi sosyologların dedikleri gibi, uydurulan bir yanlış hikâye, her geçen asır, daha çok şişirilip büyütülmektedir!

   Bundan dolayı, diğer efsaneler gibi bu efsanenin de önünü almak her vicdan sahibi Müslümanın işidir! Çünkü bu hikâye, hala dahi mezhep taassubunun hâkim olduğu Afganistan, Pakistan, Suriye vs. gibi bölgelerde, bolca kanlar döktürmekte ve yuvalar söndürtmektedir!

    Yani bu olay, yalnızca çıkış döneminden bahsetmekle ve onun tarihi bir olay olduğu hususunda insanları bilgilendirmekle kalmıyor, aksine toplum içerisinde birçok menfi şeylerin oluşmasına da vesile olmaktadır!

   Her kim olursa olsun ve hangi kisveye bürünürse bürünsün, bu konuyu ele alanların birkaç noktaya dikkat etmeleri gerektiğini hatırlatmakta yarar görüyorum:

1-      Müslümanlar ilk 3 asırda mezhepsel ayırımın ne olduğunu

 bilmiyorlardı! “Ehl-i Sünnet” ismi, yalnızca azınlığı oluşturan bir takım “Ehl-i Hadis” olanlara verilirdi! Diğer bir ifadeyle bu isim, yalnızca Şii kesimin mukabilinde oluşan o büyük kesime verilmiyordu! Nitekim “Ehl-i Beyti sevenler” ismi de bir takım Zeydi, İmamiye, Mutezile ve Hadis ehli olanlara verilirdi! Ayrıca bunalar hem Alevi hem de Abbasîlerdendi!

     Şii ya da Sünni vasfı bunların tümü için de kullanırlardı! Oysaki o dönemlerde insanların Sünni ve Şii diye ikiye bölünmeleri söz konusu değildi!

   Örneğin İmam Şafii (Şafii mezhebinin kurucu alimi), vefat ettikten sonra “Sünni bir alim” olarak tanınmasına rağmen, hayatında ona “Rafızi” ya da “Şii” derlerdi ve bu sıfatlarla da anılırdı! Nitekim onun kendisinin söylediği o sözü de ünlüydü ve şöyle derdi:

- “Şayet Muhammed’in evlatlarını sevmek Rafızilik ise, in ve cinler şahit olsunlar ki ben de Rafızi’yim!”

   Aynen öyle ünlü tarihçi Teberi de Sünni bir alim olmasına rağmen, ömrünün sonunda o da Şii olmak ile anılmış ve Hanbeli mezhebine mensup olanlar tarafından “Rafızilik” ve “Şiilik” ile itham edilmiştir!

   Ve yine Şiiler, tüm Ehl-i Beyt imamlarının kendilerine ait imamlar olduklarını söylerlerken, Sünni kesim onları da sevmiş, veli/dost edinmiş ve hepsine saygı ve sevgi izharında bulunmuştur!

2-      Tarih, belirli konular için %100 kesin olan mütevatir rivayetleri

 ihtiva eder! O rivayetleri okuyanlarda da kesin ve yakin bir düşünce oluşturur!

   Evet Tarihle ilgili rivayetler içerisinde “haber-i ahad/zan ifade eden” rivayetler de vardır! Başka bir deyişle, tarihle ilgili “ahad rivayetler” dediğimiz “işaret” beyanında bulunan rivayetler de mevcuttur! Fakat bu türden rivayetler, “söylenti” gibi şeylerdir! Bunlar, çoğunlukla tezat şeklinde nakledilirler!

   Ve yine çoğunda senet de yoktur, ya da senedinde yer alanlar çoğunlukla yalancı, tanınmayan, itibar edilmeyen veya güvenilir olmayan kimselerdir.

   Yine bu türlerinin naklettikleri rivayetler, genellikle güvenilirliği olmayan kitaplarda nakledilir! Nitekim itikat, ahlak, siyaset vs. gibi konularla ilgili de hem mütevatir hem de ahad rivayetler mevcuttur! Bu türden “söylenti/ahad” rivayetlerin durumu, icma ile yakini ifade eden sözlerin zıddına olan “şek” ve “faraza” gibi sözlerdir! Nitekim “Fıkıh Usul alimleri” bu prensibi şu şekilde kurallaştırmışlardır:

- “Kesin bilgiyi şüpheyle bozmayın!”

   Bu ilke, “İstishab” yani “önceki halin devam ettiğini varsayma” kuralının temel dayanaklarından biridir! Örneğin abdest aldığınızdan emin iseniz, sonra bozulup bozulmadığından şüphe ederseniz, şüpheye itibar edilmez, abdestli sayılırsınız!

 

3-      Tarihi; zahiri ve tabii olarak okumak gerekir! Dolayısıyla onu

 okurken, taassup boyutuyla okumaktan kaçınmak lazım! Ve yine “batıni” olarak da okumamak gerekir! Nitekim “gulat/aşırıya kaçanlar” tarihi öyle okurlar! Hatta Ehl-i Beyti imamlarının sözlerini de öyle okumaktalar! Dolayısıyla da siyahı beyaz ve beyazı da siyah olarak gösterirler! Bunu da “takiye” adıyla yaparlar!

 

4-      Tarihi, tahminler ve faraziyeler üzerine şekillendirmemek gerek!

Yani elimizde herhangi bir rivayet yokken hayal kurup “falan şey neden böyle oldu”, “filan şey niçin şöyle yapıldı” gibi hayaller kurarak, tarihe şekil vermemek gerekir! Böyle yapılır ise tüm insanlık büyük zarar görür! Dolayısıyla tarihte, hiçbir doğru kaydı bulunmamasına rağmen, yalnızca “tasavvurlara dayalı” birçok olayların kaydedildiğini hepimiz bilmekteyiz! Ya da bu tür olayların tarihi kitaplarda kayıtlı olduğuna şahidiz! Bu türden olaylar hakkında delil gösterilmesi için kaynak talep edildiğinde, “kaynakları kaybolmuş ya da yakılmıştır” diye cevap vermekteler!” O türlerine, “peki, mademki bunun kaynağı kaybolmuş ya da yakılmış ise, sen bunu nereden öğrendin?” diye sormak lazım!

   Dolayısıyla bu türden insanlar, yeterli bilgilere sahip olmadan ve bildiklerine de yakin etmeden, faraziyeler üzerinden bu gibi olayları ortaya atıp, Hz. Fatıma (sa) üzerinden, onun babasının oluşturduğu o örnek ümmet içerisinde fitnelerin çıkmasına vesile olup, ümmeti günümüzdeki gibi gülünç bir hale sokmaktalar!

   Kısacası, genelde insanlar özelde ise Müslümanlar arasında vuku bulan tarihi olayları, akıl ve vicdan üzerinden okumak lazım. Şayet biz Müslümanlar onları akıl ve vicdan üzerinden okumaz isek, hak ve hakikate ulaşmamız mümkün olamayacağı gibi, fitnenin asıl kaynağı olan Yahudilerin piyonu olmaktan da asla kurtulamayacağız!

   Şunu da ilave edeyim ki, “tarih” ile “tarihi şahsiyetler” ayrı şeylerdir. Tarihi şahsiyetler genelde tarihi oluşturan zatlardır. Fakat bu zatların oluşturdukları tarihe, yalnızca duygular üzerinden bakar, akıl, vicdan ve realiteler üzerinden bakmaz ve yine o olayları bir ideolojiye dönüştürüp “dogmatik” bir itikat haline getirir isek, o zatın şahsını değil şahsiyetini katletmiş oluruz ve böylece de onun katilleri ile ortaklaşa bir iş tutmuş bulunuruz. Hatta onun katilleri yalnızca şahsını ortadan kaldırırken, biz ondan daha beterini yapıp şahsiyetini ortadan kaldırırız!

   Hele ki o şahsiyet, bir dini figür ve insanlığın örnek alması gerektiği birisi ise, bu suçun altından çıkmak hiç mi hiç mümkün olmaz!

   Özellikle de bu şahsiyet bir ümmet peygamberinin tek evladı olur ise ve babası olan peygamber onun hakkında, “Fatıma benden bir parçadır, eti etimden ve kanı kanımdandır” ya da “Fatıma’nın rızası Allah’ın rızası, onun gazabı Allah’ın gazabıdır.” Veyahut da “Fatıma gelmiş geçmiş bütün dünya kadınlarının efendisidir” diye bu sözleri sarfeder ise, bunu ne kimsenin tarihte unutturmaya ne de onun oluşturduğu tarihi, duygular üzerinden tefsir etmeğe hakkı olur!

   Hz. Fatıma’nın ölüm hadisesi, birçok meseleler gibi 14 asırdan bu tarafa hala dahi vuzuha kavuşmuş değildir!

  Müslümanların bir kısmı onu adeta unutturmaya çalıştığı gibi, bir kısmı da onun için mazlum bir insan portreyi çizmekte ve duyguları harekete geçirip, katillerine bolca lanetler okutmaktalar! Böylece de 14 asırdır ki iki Müslüman tayfa bu tarihi olay yüzünden birbirleriyle bir araya gelip, ne ortak bir cephe oluşturabilmiş ve ne de düşmanları tarafından oluşturulan o ortak cepheye karşı koyabilmişlerdir!

   Burada bu tarihi olayı netleştirmek için çaba harcamak ebetteki mümkün değildir. Çünkü şehit oldu diyenler de vefat etti iddiasında bulunanlar da “minareyi çalan kılıfını hazırlar” misali, tarihten delillerini bulmuş ve işlerini yoluna koymuşlardır.

   Sünni kesimin din alimlerini kenarda tutar isek, bu kadar vahdetten bahseden Şii kesimin “Müçtehit” dedikleri Ayetullah’ ların fıkhi konuları bir kenara bırakıp bu türden karanlık tarihi olaylara el atmaları, işi bütünüyle çığırından çıkarmıştır.

   Çünkü Şii gelenekte, Sünni geleneğin zıddına Müçtehit ve dini mercilerin payesi hayli yücedir. Yani Şiilerin inancına göre din adamının konumu, masumların konumudur, masumların konumu da Allah’ın konumudur. Dolayısıyla Dini bir alime muhalefet etmek, masuma muhalefet etmektir, masuma muhalefet de Allah’a muhalefettir. Allah’a muhalefet ise, küfür ve şirktir. Bundan dolayı bir müçtehidin, bırakın fıkhi konudaki görüşlerine muhalefet etmeyi, itikatla ilişkisi olmayan tarihi bir konudaki görüşlerine dahi muhalefet etmek her baba yiğidin işi değildir!

Fakat Seyyid Ali Hüseyni Milani gibi bu türden ihtilaflı konuları körükleyen Müçtehitlere, yalnızca bir hatırlatmam (!) olacaktır şöyle ki:

   Batı toplumu maddi ve tabiat kanunlarını keşfedince, o yasalar içerisinden aya gitme, uçak yapma, uzay aracı imal etme, sağlık ile ilgili birçok cihaz ve tıbbi malzemeleri bulma, kimyevi maddeleri keşfetme, internet, TV, radyo, yapay zekâ, akıllı telefon vs. gibi tabiattan birçok faydalar elde etmişlerdir! Bunlara karşılık insanların manevi önderleri olan sizin gibi din adamlarına düşen de, manevi ve ahlaki yasalar içerisinden adalet, paylaşım, bölüşüm, eşitlik, empati kurma, yoksulluk ve sınıfsal ayrımcılıkları çözme ve sosyal fitnelerin önünü alma, birlik ve dirlik içerisinde insanları yaşatma, toplum fertleri arasında hoş görü ve güçlü kardeşlik bağları oluşturma, ve aradaki ihtilaflı meseleleri bahane ederek büyük kanlar döken şu cahil zümrenin önünü alma vs. gibi şeyleri elde etme ve bunları insanlığa sunma da  sizler gibi her inanca mensup din alimlerinin görevidir. Şayet sizler toplum içerisinde fitneye vesile olacak bu türden tarihi olayları değil, işaret ettiğim konuları çözüme kavuşturur seniz, tüm insanlık birçok manevi faydaları elde etmeyle dünyayı cennet misali bir yaşam alanına dönüştüreceklerdir! 

   Yani bütün dinler diyor ki, “tabii kanunlara ilaveten, yer küresinde ahlaki kanunlar da vardır!” Fakat buna karşılık sizler gibi bizim büyük alimlerimiz taharet, nifas (Lohusalık), hayız (adet), cenabet, teyemmüm vs. İle ilgileniyorsunuz. Bir türlü şu ahlaki yasaları elde etmek için çaba harcamıyorsunuz!

   Özetlersek: Hz. Fatıma yalnızca tarihsel ve sembolik bir şahsiyet değildir! O aynı zamanda İslam düşüncesindeki kadının rolü, adalet ve direniş gibi hususları üzerinde akademisyenler tarafından onlarca doktora tezleri yazılacak ve referans alınacak bir kimliktir! Çünkü onun duruşu Kuranî bir duruştu!

    Ayrıca onun kültürel ve dini faaliyetlerinden, direniş ve maneviyatından bahsetmek de sizlerin en başat görevi olmalıdır!

   Hz. Fatıma (sa) velayetin bir numaralı savunucusuydu, direniş ve tebligatta “zirve” yapmıştı! Nasıl Kuran Hz. Musa (as)’ın direniş ve tebligatından, tarih de İmam Hüseyin’in “marufu emir ve münker’i nehyinden” çokça söz ediyor ise, sizler de Fatıma’nın mazlumiyetinin %10’u kadar bu hususiyetlerinden bahsetmiş olursanız, ona ve İslam’a büyük hizmet etmiş olursunuz!

   Getirip ona yalnızca mazlumiyet kimliği giydirmek, böylece de o kısa hayatına sığdırmış olduğu direniş ve mücadele ruhunu yok saymak ve adaletin tahakkuku için hayatını ortaya koyduğunu görmezlikten gelmek, onun için yapılan en büyük zulümdür!

   Kısacası, şu sözlerle konuyu kapatmak istiyorum:

- “Her gün ne yazık ki birileri cennete gitmek ve cihat etmek adına, Müslümanların aralarındaki ihtilafları bahane ederek büyük kanlar döküyorlar.  Acaba kâfir apaçık ortada dururken bu tür söylemlerde bulunan âlimlerin hiç sorumluluğu yok mudur?

 

   Tabi ki tarihi gerçekler açıklanmalı ve doğrular ortaya çıkmalıdır, ama bunu yaparken acaba illa da birilerine hakaret etmek mi gerekiyor?

Hz. Fatıma (sa)’nın Ebubekir’e küsmesi acaba Ebubekir’i küfür üzere mi götürdü? Öyle olduğunu tasavvur etsek dahi, çoğunluk onu kendi algısındaki inancına göre Sıddık olarak Resulullah’ın en yakın dostu ve kayınpederi olarak bilmektedir. Peki onun öyle olduğunu bilen o halka rağmen, sizce ona hakaret etmek doğru olur mu?

   Ömer ve Osman için de durum öyledir! Hepsinin eleştirilecek tarafları kesinlikle vardır ve olmalıdır da. Sünni-Şii her kes çok iyi biliyor ki onlar masum değillerdir ve onlarda “ismet sıfatı” yoktur.

   Acaba onların bu türden durumları, hata ya da zaaf olarak değerlendirilemez mi? Acaba bu durumlar, Sünni ve Şii âlimlerin bir araya gelip konuya açıklık getirmesi gereken bir durum değil midir? Aksi takdirde bu ihtilaflardan bahseden âlimler, sürekli iki taraftaki uç noktaların birbirlerini tekfir etmelerine vesile olmuyorlar mı?

   Bu türden işleri din alimlerinin beceremeyişinden olacak ki, 17 M. asırda bir Sultan olan Nadir Şah bu konuyu ele almış, Safevi iktidarını devirip kendi hakimiyetini kurunca, Müslümanlar arasındaki Şii-Sünni kavgasını ortadan kaldırmak ve halifelere lanet okuma gibi Ümmet içerisindeki ihtilaf fitnelerini yok etmek için, tüm Sünni-Şii din adamlarını Necef ilim havzasında bir araya toplamış ve yazmış olduğu “Necef Sözleşmesi “diye bir sözleşmenin altını onlara imzalatmıştır!

   O sözleşme içerisinde Hz. Fatıma’nın şehit edildiği efsanesini bahane ederek Halifelere lanet okunmamasını, Şii mezhebinin de hak bir mezhep olarak kabul edilmesi gerektiğini ve artık bunlara sapık ve Rafızi demenin haram olduğu gibi birtakım maddeleri her iki kesimin alimlerine onaylatmıştır! Dolayısıyla, böyle bir sözleşme yazmayla, ümmet içerisinde kendince birliğin temelini atmıştır! Fakta bir müddet sonra bu da bir işe yaramamıştır!

   Şunu hepimizin kabul etmesi gerekir ki, küfür, zulüm ve Siyonizm’e karşı açılması gereken dillerimiz, onlara karşı kullanmamız gereken kalemlerimiz, sıkmamız icap eden yumruklarımız ve sarfetmemiz gereken enerjilerimiz, birbirilerimize karşı kullanılmaktadır!

   Vahdet; insanların inanç, değer ve doğru bildiklerinden vazgeçmesi değil ve bunun imkânı da yoktur elbette. Vahdet her şeye rağmen ve bütün farklılıklarımıza rağmen İslam ve Müslümanların maslahat ve menfaatleri doğrultusunda ve müşterek paydalarda iş birliği yapmak, küfre ve kâfirlere karşı yekvücut olmak, farklılıklarımızda da birbirimizi hoş görmek ve sorumluluğu her kesin kendisine havale etmektir. Yani doğruları araştırıp bulmakta her kesin kendisinin sorumluluk taşıdığını düşünmektir. Dolaysıyla Hz. Fatıma’nın bu olayını da insanların kendisine bırakmak gerek. Araştırmaları sonucu isteyen “Şehit” oldu desin isteyen de kendi eceliyle “vefat etti” kanaatine sahip olsun!

  Fakat maalesef, bu bir bilinç meselesidir ve 14 asırdır ki bu bilince daha kocaman alimlerimiz dahi ulaşmış değillerdir! Sözlerimi burada bitirirken;

“Allah’ın selam ve rahmetinin Fatıma’ya, babasına, kocasına ve evlatlarına ve yine onun gibi adalet ve hak uğrunda direniş ruhuna sahip olan ve Kuranî bir duruş sergileyen ve canından olan tüm hanımların ve özellikle de Filistinli evlatlarını kaybedip davasından vazgeçmeyen anaların üzerlerine olmasını temenni ediyor, hepinize Yüce Rabbimden sağlıklar diliyorum!” 

 

Hz. FATIMA (SA) BÖLÜM (II)

 Şimdi de Şiilerin en fazla dayanıp naklettikleri ve kendileri için haklılık payı çıkardıkları Sünni kaynakları, burada teker teker ele alıp incelemeye çalışacağız!

  Söz konusu kaynakların isimleri ile müellifleri şunlardır:

 

1-) El- Müsennef, İbni Ebi Şeybe, c-8, s- 572. Hz. Ebubekir’in hilafeti ve siyaseti üzerine gelen rivayetler bölümü!

Müellifin vefatı h. 235 yılında, yani Hicretin 3’üncü asrında vuku bulmuştur ve o olayı Sünni kaynaklarda ilk rivayet eden şahsın bu olduğu bilinmektedir!

    Yani bunun yazdığı eserden iki yüz yıl önce, Sünni dünyasında bu olayla ilgili herhangi bir haber yoktu. Bir olay üzerinden iki yüz yıl gibi bir zamanın geçtiği taktirde, onda ne gibi değişikliklerin vuku bulacağını varın siz düşünün!

 

İbn Ebî Şeybe, söz konusu eserinde şöyle nakleder:

 

> Bize Muhammed b. Bişr rivayet etti.  (Bu, Ferasife el-Abdi’nin oğludur ve 203 h. Yılında vefat etmiştir!)

> Bize Ubeydullah b. Ömer rivayet etti. (Bu, Ömer’in torunu ve Malik b. Enes ile hicretin ikinci asrının ortalarında aynı dönemde yaşamıştır.)

> Zeyd b. Eslem, babası Eslem’ den (Zeyd, hicri 136 da vefat etmiştir, Eslem ise, Ömer b. Hattab’ ın mevlasıydı. Yani o dönemde azat edilen ya da birisinin koruması altında olan bir köleye “mevla” derlerdi! Eslem de h. 60 ile 70’li yıllar arasında vefat etmiştir!) rivayet etti ki: 

> “Hz. Peygamber (sav)’in vefatından sonra Hz. Ebubekir’e biat edilince, Hz. Ali ve Zübeyir, Hz. Fâtıma’nın yanına gider, onunla istişare eder ve durumlarını değerlendirirlerdi.

> Bu durum Hz. Ömer’e ulaşınca, Hz. Ömer dışarı çıkıp Fâtıma’nın evine geldi ve şöyle dedi: 

 

> “Ey Allah’ın Resulü’nün kızı! Vallahi, babandan daha sevimli bir kimse bizim için yoktur. Ve Allah’a yemin ederim ki, babandan sonra da senin kadar bize sevimli biri yoktur. 

 Ancak Allah’a yemin ederim, eğer bu topluluk (Ali ve arkadaşları) tekrar burada toplanacak olursa, onların üzerine evi yakmayı emredeceğim.”

 Sonra Ömer oradan çıkıp gitti.  

> Ardından, Ali ve diğerleri Fâtıma’nın yanına geldiler. 

> Fâtıma onlara şöyle dedi:   

> “Biliyorsunuz ki, Ömer bana geldi ve Allah’a yemin etti: 

> Eğer bir daha buraya gelirseniz, evi üzerinize yakacak. 

> Ve Allah’a yemin ederim ki, ettiği yemini yerine getirecektir!”

    Hasılı bu rivayeti ilk nakleden Eslem’ dir ve bu zat, hicri 60 ya da 70’li yıllarda vefat etmiştir!

   Eslem, köle bir insandı! Demek oluyor ki bu zat, halife Ömer döneminde henüz 10 ya da 15 yaşlarında yeni yetişen bir delikanlıydı! Hiçbir dedikodu ya da çıkarcılık gibi şeylerden haberi yoktu.

   Bu konu hususundaki tarihin temelini oluşturan şey, temiz kalpli böyle bir delikanlının bu sözüydü! İşte şayia (yaygara) böyle oluşur. Yani küçücük bir dane, git be git büyür ve dağlara dönüşür!

   Bu rivayeti kabul ettiğimiz taktirde, rivayette yalnızca ev tehdidi söz konusudur! Ömer bu rivayette, Hz.  Fatıma için sevgisini arz etmiş ve Ali ile Zübeyir de Ebu Bekir’e biat etmişlerdir!

    İşte Sünni kaynaklardaki bu rivayeti, ilk önce İbn Ebi Şeybe naklediyor.

2-) Ensabu’l-Eşraf, Kahire: Daru’l-Mearif baskısı, c-1, s-586.

   Bu kitap, H. 3’üncü yüzyılda Ahmed b. Yahya el-Belazuri tarafından kaleme alınmış ve onda, “kapı olayı” geçmemiştir!

3-) El-İmame ve’s-Siyase, Mısır: Mektebetu Ticariyetu Kubra baskısı, s. 12.

Bu kitap, İbn Kuteybe ed- Dîneveri (v.276 h/889 m) tarafından yazılmıştır! Kitabın yazarı, geleneksel olarak İbn Kuteybe’ye nispet verilse de bu tartışmalı bir konudur. Yazım tarihinin 3. Yüzyılın sonları ile 4. Yüzyılın başlarında vuku bulduğu söylenir! Ve Abbasi döneminin sonlarına doğru kaleme alındığı iddia edilir. Bu kitapta “kapı olayı” geçtiği için Şiiler buna çokça vurgu yaparlar!

4-) Tarihi Teberi, Beyrut baskısı: c-2, s- 443.

Bu kitap Teberi (v.310 h/ 923 m) tarafından 290-300 h. Tarihinde yazılmıştır. Bunda “kapı olayı” detaylı bir şekilde geçmez, ama onu ima eden rivayetler sınırlı bir şekilde geçer!

5-) Akdu’l Ferit, Mektebetu’l Hilal baskısı: c- 4, s- 93.

Bu kitap, Ahmed b.  Muhammed b. Abd Rabbih el-Endelüsi (v. H.328/ 940 m.) tarafından kaleme alınmış ve Endülüs/Kurtuba’ da yazılmıştır. Edebiyat, tarih, şiir, siyaset ve nesir ağırlıklı bir tür Ansiklopedik içeriklidir. Bunda da mezhebi-siyasi gerilimlere detaylı bir şekilde yer vermez! Dolayısıyla da “Kapı olayı” genişçe geçmez!

 

6-) El-Emval, Beyrut basımı: Neşri Külliyatı Ezheriye, s. 144, dördüncü dipnot!

   Bu kitap, Ebû Ubeyde el-Kasım b. Sellam tarafından h.224/m 838 de yazılmıştır. Yine bu kitap fıkhî ve malî konularla ilgili olduğu için “kapı olayı” gibi siyasi çekişmelere girmez, yalnızca Hz. Fatıma’nın Fedek meselesi (toprak talebi) gibi ona ulaşan miras-hibe boyutuyla ilgili konulara değinir fakat detay vermez!

 

7-) Mizanu’l –İ’tidal fî Nakdi’r- Rical, c-2, s- 195. Bu eser, İslam Hadis ilminin önemli cerh ve ta ’dil (ravi değerlendirme) kitaplarından biridir.

   Bu kitap, Muhammed b. Ahmed Zehebi (v.748/m.1348) tarafından ele alınmış ve h.740 tarihinde yazılmıştır. Kitapta 11.000’den fazla ravi hakkında onların güvenirliği, sapkınlığı, zındıklığı ve bid’atçiliği gibi konularda bilgi sunulmuştur! “Kapı olayı” geçmez, ancak onu rivayet eden raviler hakkında bilgi verir!

8-) Teberani, Mucemu’l Kebir: c-1, s- 62. Hadis no: 34, Hamdi Abdulmecit Selefi’nin araştırması.

   Bu kitap, Ebûl-Kasım Süleyman b. Ahmed et- Teberani (v.360 h/ 971 m.) tarafından ele alınan bir hadis kitabıdır. Bunda 20.000’den fazla hadis yer alır. “Kapı olayı” geçmez, fakat Hz. Fatıma’nın faziletleriyle ilgili hadisler nakledilir.

9-) El-Vafi bil Vafiyat, c-6, s- 17, sayı 2444;

Bu kitap, Salahuddin Halil b. Aybek es-Safedi (v.764 h./ 1363 m) tarafından, hicri 8’inci ve miladi 14’ üncü asırda ele alınmış, Biyografi (tabakat/şahsiyetler) sözlüğüdür. İçerisinde yaklaşık 14 000 kişi hakkında edebi, ilmi ve tarihi biyografilere yer verilmiş ve Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın biyografilerinden de söz edilmiştir, fakat onda “Kapı olayı” yer almamıştır!

 

 10-) Milel ve Nihel, Şehristani, Beyrut basımı: Darul-Marife, c-1, s- 57.

Bu kitap, İslam’daki mezhepler, fırkalar ve diğer dini inanç sistemlerini konu alan önemli bir kelam ve fırak (mezhepler) tarihi kitabıdır! Bu kitabı, Muhammed b. Abdulkerim eş- Şehristani (v. 548 h./m.1153) tahminen h. 520-540 yılları arasında (m. 12.Yüzyılda) yazmıştır.

   Şehristani, burada mezheplerin inanç ilkelerini ele alır, fakat siyasi ve tarihi olaylara fazla girmez. Mezhebi ve siyasi bir olay olduğu halde bu kitapta isim verilerek ya da detaylı bir şekilde “kapı olayı” yer almaz. Ancak Şii mezhebinin konuya nasıl baktığı, Hz. Ali’nin velayeti konusundaki görüşleri itikadi olarak anlatılır! Kısacası “kapı olayı” geçmez ama, olayın arkasındaki fikir ayrılıkları dolaylı olarak açıklanır!

11-) İbni Ebil Hadid, Şerhu Nehcu’l-Belağa, Mısır Baskısı, c- 2, s- 47.

   Bu kitap Mu’tezili biri olan İbn Ebil Hadid (v.656 h/ 1258 m.) tarafından 13. Yüzyılın başlarında Abbasiler döneminde yazılmıştır.

İbn Ebil Hadid, Şii kaynaklara dayanarak “kapı olayı” na bu eserinde yer vermektedir ve olay, 6 ile 11’ nci ciltlerde detaylı ve Sünni-Şii rivayetlerinin karşılaştırılmalı bir şeklinde yer alır.

12-) Muruc’z-Zeheb ve Muadinü’l- Cevher, Endülüs baskısı: c-2, s- 301.

   Bu kitap, İslam tarihi yazıcılığının klasik ve en önemli eserlerinden biridir!

   Eser, Ali b. Hüseyin el- Mes’udi (v. 346 h/957 m.) tarafından m. 943 yılında yazılmış ve eser, tarih, coğrafya, kültür, siyaset, mezhepler ve toplumlarla ilgili bilgiler içermektedir! Eserin özelliği hem tarih hem medeniyetler arası karşılaştırma içeren ansiklopedik tarih kitabı oluşudur! Eserde “Kapı olayı”, dolaylı olarak geçer. Mesudi, Sünni kabul edilen, fakat Ehli-i Beyte aşırı saygı duyan bir tarihçidir!

 Hz. Fatıma’nın Ebu Beki ve Ömer’e kırgın şekilde vefat ettiği,

Hz. Ali’nin ilk dönemde biat etmediği,

Hz. Fatıma’nın babasının vefatından sonra siyasi baskıya uğradığı,

 Evine zorla gidilmek istendiğini ima eden bazı ifadeler bulunur.

Ancak kapının yakılması, Fatıma’nın yaralanması ve düşük yaptığına dair açık ifadeler yer almaz. Bu tür rivayetler Şii kaynaklarda geçer!  

13-) Mizanu’l-İ’tidal fî Nakdi’r-Rical, c-3, s- 459.

   Bu kitap İslami ilimlerde özellikle hadis ravilerinin güvenilirliğini değerlendiren, cerh ve tadil alanında klasik bir eserdir!

Eser, Şemseddin ez- Zehebi (v. 748 h./1348 m.) tarafından Hicri 740’lı yıllarında hadis ilmi ve ravi değerlendirmesi üzerine yazılmıştır. Eserde 11 000 ‘den fazla ravi hakkında güvenilirlik, bidatçılık ve yalancılık gibi önlerden tahliller yapılmıştır.

Kitapta “kapı olayı” doğrudan geçmez, çünkü kitap, tarih ya da siyer kitabı değildir, bir ravi değerlendirme kitabıdır!

Eserde, Hz.  Fatıma’nın evine baskın, kapının yakılması ve Fatıma’nın yaralanması gibi rivayetleri nakleden bazı ravilerin adları geçebilir. Örneğin erken dönem Şii tarihçilerden Süleym b. Kays, Ebu Mihnef, Muhammed b. Saib el- Kelbi gibi bu tür rivayetleri aktaran şahıslar hakkında olumsuz değerlendirmeleri vardır! Ama olayın kendisi, tarihi bir anlatı olarak yer almaz!

14-) Abudulfettah Abdulmaksud, Ali b. Ebi Talib: c- 4, s- 276-277.

  Bu kitap modern dönemde yaşamış Mısırlı bir tarihçi ve yazar tarafından 8 cilt olarak yazılmıştır! Arapçası “İmam Ali b. Ebi Talib: Hayatuhu, Cihaduhu, Ahdasuhu” isimiyle yayınlanmıştır. Fakat Türkçede genellikle “Hz. Ali’nin Hayatı” veya sadece “Ali b. Ebi Talib” olarak çevrilir!

Eser 20. Yüzyılın ikinci yarısında kaleme alınmıştır. İlk ciltleri 1960’lı yıllarında Mısır’da yayınlanmıştır. Türkçe ’ye de 1990’lardann itibaren çevrilmiştir!

Kitapta Hz. Fatıma ile ilgili “kapı olayı” detaylı bir şekilde geçer. Yani Hz. Fatıma’nın evinin baskına uğradığını, kapının ateşe verildiğini, kapının arkasında kaldığı için yaraladığını, bu olaydan sonra düşük yaptığını ve Hz. Ali’nin ilk başta biat etmediğini vs. açıkça anlatır!

Yazar, bu anlatımı genellikle Şii rivayetlere yakın bir dille kaleme almıştır. Bu yüzden eser zaman zaman eleştirilmiş, bazen de Şii propagandasıyla suçlanmıştır, ancak yazar Sünni kökenlidir!

 

15-) El-İmame ve’l-Hilafe, Mukatil ibni Uyeyne. Önsözü: Eynü’ş-Şems Üniversitesi Üstadı Dr. Hamit Davut, Beyrut: Müessesetu’l-Belağ, s- 160.

Bu kitap, kimi kanallarda “Mukatil b. Uyeyne” ye nispet edilse de bu bilgi tarihi olarak isabetsiz ve yanlıştır!

   Mukatil b.  Uyeyne diye bilinen meşhur bir hadisçi veya kelam alimi yoktur. Ama karıştırılan isimler olabilir!

   Örneğin; Mukatil b. Süleyman (öl. H.150/M. 767), tefsircidir!

Uyeyne b. Abdullah gibi benzer isimler tarihi kaynaklarda yer alır ama, “el- İmame ve’l- Hilafe” adlı bir kitap onlara nispet edilmez!

   Kısacası bu eser, çoğunlukla İbn Kuteybe (öl. H 276/ M.889) veya Ebu’l-Hasan el- Eşari gibi isimlerle karıştırılır! Ancak “el-İmame ve’l- Hilafe” başlığı altında meşhur ve doğrudan bir klasik eser yoktur!

   Şii çevrelerde dolaşan bazı anonim risaleler bu isimle yayınlanmış olabilir! Bu tür metinlerde “kapı olayı” detaylı şekilde yer alabilir, ancak sabit bir klasik müellif gösterilemez!

Özetlersek: Mukatil b. Uyeyne adında bu kitabın yazarı olan güvenilir klasik bir alim yoktur!

Dolayısıyla bu eser, belirsiz, isnadı zayıf ya da uydurma olabilir.

Eğer böyle bir eser varsa (ki muhtemelen de vardır!), fakat ilimi değeri ve kaynağı şüphelidir!

İbn Ebî’l-Hadîd ise (Şerhu Nehci’l-Belâğa) adlı eserinde şöyle der:

- “Sakife olayı hakkında rivayetler ihtilaf etmiştir. Şiîlerin anlattığı rivayet – ki hadisçilerden bazıları da onun bir kısmını söylemiş ve çokça rivayet etmişlerdir – şudur:

- “Ali (as) biatten kaçınmış, zorla çıkarılmıştır. Zübeyir b. Avam da biati reddetmiş ve ‘Ancak Ali’ye biat ederim’ demiştir. Aynı şekilde Ebû Süfyan b. Harb, Hâlid b. Saîd b. As b. Ümeyye b. Abdi Şems, Abbas b. Abdulmuttalib ve oğulları, Ebû Süfyan b. Haris b. Abdulmuttalib ve bütün Benî Hâşim de biatten kaçınmışlardır.

   Denildiğine göre Zübeyir kılıcını çekmiş, Ömer (radıyallahu anh) bir grup Ensar ve başkalarıyla geldiğinde “Bu adamın kılıcını alın, taşa vurun” demiştir. Rivayet edilir ki Ömer, Zübeyir’in elinden kılıcı alıp taşa vurup kırmış ve hepsini Ebû Bekir’in huzuruna sürüklemiş, biate zorlamış; yalnızca Ali (as) biat etmemiştir.

   İmam Ali, Fatıma’nın (as) evine sığınmış, onu zorla çıkarmaktan çekinmişlerdir. Fatıma (as) evin kapısına çıkıp onlara seslenmiş, gelenler dağılmış, Ali’nin tek başına bir zarar vermeyeceğini anlayınca onu bırakmışlardır. Bir rivayete göre ise o da çıkarılıp Ebû Bekir’e götürülmüş ve biat etmiştir. Muhammed b. Cerîr et-Taberî de bunların çoğunu rivayet etmiştir.

 

   Fakat yakma olayı ve benzeri korkunç şeyler, Ali’nin sarığıyla çekilerek götürüldüğü iddiaları uzak ihtimaldir; bunları yalnızca Şiîler rivayet eder. Bununla birlikte bazı hadis âlimleri de benzeri rivayetlerde bulunmuştur; biz de onları zikredeceğiz.”

   Sünnî Rivayetçiler İçerisinde İmam Ali’nin Nehcül-Belağesine de Şerh Yazan ve Şiilerin En Çok Güvendikleri Sünni Ravilerden Biri Olan İbn Ebil Hadid’in, Yukarıda Naklettiği Rivayetin Geniş Şekli Şöyledir:

- “İbn Ebî’l-Hadîd’in işaret ettiği rivayet, İbn Ebî Şeybe’nin (ö. 235) el-Musannef adlı eserinde geçen bir haberde yer alır. İbn Ebî Şeybe (yukarıda da naklettiğimiz gibi), Muhammed b. Bişr (el-Ferâfisa el-Abdî, ö. 203) – Ubeydullah b. Ömer (b. Hafs b. Asım b. Ömer b. Hattab, Mâlik b. Enes’in çağdaşı) – Zeyd b. Eslem (el-Adavî, ö. 136) – babası Eslem (Ömer b. Hattab’ın mevlası, 60–70 h. arasında vefat etti) senediyle şöyle rivayet eder:

“Resulullah (sav)’den sonra Ebû Bekir’e biat edilince, Ali ve Zübeyir, Resulallah’ın kızı Fatıma’nın evine gidip onunla istişare ediyor, durumlarını konuşuyorlardı. Bu, Ömer b. Hattab’a ulaşınca, Fatıma’nın yanına geldi ve dedi ki:

- “Ey Allah’ın Resulünün kızı! Vallahi, babandan daha sevimli bir kimse yoktu bize; ondan sonra da sen bizce en sevimlisin. Lakin vallahi, bu adamlar senin evinde toplanacak olurlarsa, onlara evi yakmalarını emrederim.”

   Sonra Ömer çıktı. Bu olay üzerine Fatıma onlara dedi ki:

- “Ömer bana geldi, Allah’a yemin etti; eğer yine gelirseniz, vallahi evi üzerinize yakacak! Vallahi, dediğini yapacaktır. Artık gidin, görüşünüzü düşünün, bir daha bana dönmeyin.”

 Bunun üzerine onlar ayrıldılar, bir daha dönmediler, nihayet Ebû Bekir’e biat ettiler.

Bu rivayet, her ne kadar ilmî açıdan tartışmalı olsa da “yalnızca evin yakılacağı tehdidinden söz eder”. Ayrıca Ömer’in, Fatıma’ya sevgisini ifade ettiğini ve Ali ile Zübeyir’in sonunda biat ettiğini anlatır.

Daha sonra, Ahmed b. Abdülazîz el-Cevherî (IV. hicrî yüzyıl)’den farklı bir rivayet aktarır! Bu rivayette Ömer’in bir grupla geldiği, Fatıma’nın feryat ettiği, Ali ve Zübeyir’in zorla çıkarılıp biate götürüldüğü anlatılır.

Bir diğer rivayetinde ise Cevherî’nin şöyle dediğini nakleder:

- “Onlar, Ali’ye biat etmek üzere toplanmışlardı. Ömer geldi, evi yakmakla tehdit etti. Zübeyir kılıçla dışarı fırladı, Fatıma da ağlayarak dışarı çıktı.”

Fakat aynı kitabın bir başka yerinde, Ali’nin ve yanındakilerin sadece Kur’an’ı bir Mushaf hâlinde toplamak için toplandıklarını söylediği ve sonunda Ebû Bekir’e biat ettikleri belirtilir.

Bir başka rivayetinde (senedi kopuktur) Cevherî, Ömer’in Hâlid b. Velîd ile Ali’nin evine gittiğini, Zübeyir’in kılıcını taşla kırdığını, Fatıma’nın kapıya çıkıp Ebû Bekir’e “Ne çabuk Resulullah’ın ehline saldırdınız!” dediğini anlatır.

Fakat bütün bu rivayetlerin senedi kopuktur; İbn Ebî’l-Hadîd (VII. yüzyıl) bunları, Cevherî’nin kaybolmuş (es-Sakîfe ve Fedek) adlı eserinden nakletmiştir. Bu kitapta rivayetler “kesintisiz isnat” ile verilmemiştir. Bu nedenle hiçbirine ilmî güven duyulamaz. Zira sadece kitaplarda bulunmak (özellikle de eski ve tahrife açık eserlerde), rivayeti sahih kılmaz.

Benzer karışıklık, Belâzürî’nin Ensâbü’l-Eşrâf’ında da görülür. O, birbirine zıt rivayetleri zincirsiz aktarır.

•       Örneğin birinci rivayette (Ahmed b. Muhammed el-Eyyûb – İbrâhim b. Sa’d – Muhammed b. İshâk – ez-Zuhrî zinciriyle) Ali, Talha ve Zübeyir’in Fatıma’nın evinde inzivaya çekildiğini, şiddet kullanılmadığını söyler.

•       İkinci rivayette (Hudbe b. Hâlid – Hammâd b. Seleme – el-Cerîrî – Ebû Nadr) Ali ve Zübeyir’in kapıyı açıp kendi istekleriyle çıkıp biat ettiklerini anlatır.

•       Üçüncü rivayette (el-Medâinî – Abdullah b. Ca‘fer – Ebû Avn) biatin Arapların irtidadından sonra ve dostane biçimde gerçekleştiği belirtilir:

“Araplar dinden dönünce Osman, Ali’ye gitti ve dedi: ‘Ey kuzen, kimse sefere çıkmazken sen hâlâ biat etmedin.’ Onu ikna etti, Ali Ebû Bekir’in yanına gitti; birbirine sarılıp ağladılar, biat etti, Müslümanlar sevindi.”

Belâzürî, başka bir rivayette (Bekr b. Heysem – Abdurrezzâk – Ma‘mer – el-Kelbî – Ebû Sâlih – İbn Abbas) Ebû Bekir’in, Ömer’e “Ali’yi bana sertçe getir” emrini verdiğini aktarır; ama ayrıntı yoktur.

Son bir rivayette (el-Medâinî – Mesleme b. Muhârib – Süleyman et-Teymî – İbn Avn) şöyle denir:

- “Ebû Bekir, Ali’ye biat etmesi için haber gönderdi, Ali gelmedi. Bunun üzerine Ömer, elinde bir meşale ile geldi; Fatıma kapıya çıktı ve ‘Ey Hattab oğlu! Evimi mi yakacaksın?’ dedi. Ömer, ‘Evet, babanın getirdiği dine daha uygun olur’ dedi. Sonra Ali geldi, ‘Kur’an’ı toplamadıkça evimden çıkmamıştım’ diyerek biat etti.”

Bu rivayetlerin tamamı isnadsız olup, ayrıca Belâzürî’nin şahsiyeti de güvenilir değildir. Nitekim İbn Asâkir ve Yâkut el-Hamevî onun, dönemine göre siyasî çıkarcı biri olduğunu söylerler. Hatta delirdiği ve bîmâristanda öldüğü rivayet edilir. Onun kaynak aldığı el-Medâinî de hadis bakımından güçlü değildir. Bu nedenle Belâzürî’nin rivayet ettiği “Ömer’in ateşle tehdit ettiği” rivayeti güvenilir kabul edilemez!

Aynı dönemde yazılan başka bir eser olan İbn Kuteybe ed-Dîneverî’nin (213–276 h.) el-İmâme ve’s-Siyâse adlı kitabında ise mesele tam bir dramatik hikâyeye dönüşür. İbn Kuteybe kitabının önsözünde bile kaynakları derleyip toparladığını, rivayet zinciri vermediğini açıkça söyler. Bu nedenle eser ilmî açıdan güvenilmez.

O, önceki rivayetlere pek çok hayalî ayrıntı ekler ve şöyle der:

- “Ebû Bekir, biate katılmayanları araştırdı. Onların Ali’nin evinde toplandığını öğrenince Ömer’i gönderdi. Ömer kapıya geldi, çağırdı, çıkmadılar. Bunun üzerine odun getirtti ve dedi ki: ‘Nefsim elinde olana yemin ederim ki ya çıkarsınız ya da evi içindekilerle yakarım.’ Kendisine ‘Ey Ebû Hafs, içeride Fatıma var!’ denildi. O da ‘Varsa ne olmuş!’ dedi. Onlar dışarı çıktı, hepsi biat etti, yalnız Ali kaldı...”

Sonra olayın ayrıntılarını, Ebû Bekir’in gözyaşlarını ve Ömer’in ikinci defa gönderilmesini uzun uzun anlatır.

   Şiîler genellikle bu rivayete dayanır, çünkü İbn Kuteybe “Sünnî” dir; ama kitabın içeriği güvenilir değildir. Aynı kitapta Ehl-i Beyt aleyhine açıkça uydurma hikâyeler de bulunur.

Bazı sonraki Sünnî tarihçiler de benzer olayları tekrar etmişlerdir. Fakat herhangi bir mezhepten bir yazarın delilsiz bir haberi nakletmesi, o rivayeti sahih veya mütevâtir kılmaz. Mesela, İbn Abd Rabbih el-Endelüsî (246–328) ‘el-İkdü’l-Ferîd’de, evin yakılma tehdidini aktarır ve üzerine şunu ekler:

“Ebû Bekir, Ali, Abbas ve Zübeyir’in Fatıma’nın evinde toplanmalarına kızdı. Ömer’i gönderdi ve dedi ki: ‘Eğer çıkmazlarsa onlarla savaş.’ Ömer elinde bir meşale ile geldi; Fatıma ile karşılaştı. Fatıma: ‘Evimi yakmaya mı geldin?’ dedi. Ömer: ‘Evet, ya da siz de ümmetin girdiği şeye girin,’ dedi. Bunun üzerine Ali dışarı çıktı, biat etti.”

Fakat Endelüsî de rivayetini isnatsız verir. Başka bir yerde sadece Ebû Bekir’in son anlarında “Fatıma’nın evine girdiğine” pişman olduğunu yazar.

Bu rivayet doğru kabul edilse bile, sadece evin araştırıldığını gösterir; şiddet veya gerçek bir yakma eylemi zikredilmez.

Tarih boyunca olaylar genellikle böyle büyütülerek efsaneleştirilmiştir. Başlangıçta küçük bir hadise, asırlar geçtikçe mezhepler arası tartışmalarda ideolojik delil hâline gelmiştir.

Örneğin, (Muhammed eş-Şehrûdî gibi) bazı yazarlar, bu olayı “yakma ve vurmaya” kadar büyütüp mütevâtir olduğunu iddia ederler. O, Ebu’l-Feth eş-Şehristânî’nin el-Milel ve’n-Nihal’inden delil getirir. Fakat kitabın aslına bakıldığında, Şehristânî’nin kendi görüşü değil, İbrahim b. Seyyâr en-Nazzâm adlı bir Mu‘tezilî’ yi eleştirirken aktardığı bir suçlamadır. Şehristânî şöyle der:

“Onun (Nazzâm’ın) on birinci bidati, Şiiliğe meyletmesidir; büyük sahabeleri kötülemiştir. Dedi ki: ‘İmamet ancak açık bir nas ile olur. Peygamber (sav) Ali’yi açıkça naspetmiştir, ama Ömer bunu gizlemiş ve Ebû Bekir’in biatini sağlamıştır.’ Ve iftirayı artırarak dedi ki: ‘Ömer, Fatıma’nın karnına vurdu, çocuk düşürdü, evini yakmakla tehdit etti.’”

Yani bu söz Şehristânî’nin görüşü değil, Nazzâm’a atfedilen bir iftiradır

Ne var ki, sonraki yüzyıllarda gelen bazı tarihçiler (örneğin es-Safedî, VII. yüzyıl) bu rivayeti kaynaksız olarak tekrar etmiş, daha sonra gelenler de bunu delil saymışlardır. Böylece, delilsiz iddialar sanki kesin tarihî vakalar gibi aktarılmıştır.

Oysa böyle bir olay (Fatıma’nın evinin basılması, Ali’nin zorla götürülmesi gibi) gerçekten yaşanmış olsaydı bile, tarih içinde büyük olaylar arasında kaybolur, asırlarca tartışma konusu olmazdı. Fakat Müslümanlar o döneme dini bir kutsiyet atfettikleri için, mesele “mezhebî bir kimlik” kazanmıştır:

•       Sünnîler, sahâbe dönemini örnek ve meşru görmüş;

•       Şiîler ise Ehl-i Beyt’i masum ve ilahî önderlik sahibi saymışlardır.

Bu yüzden, Şiîler imamet teorilerini güçlendirmek için, Ali’nin biatının zorla ve baskıyla gerçekleştiğini göstermek istemişlerdir. Çünkü eğer Ali gerçekten nasla atanmış bir imam idiyse, kendi rızasıyla biat etmesi bu inancı boşa çıkarır. O hâlde biatin “zorla” olduğu iddia edilmelidir.

Böylece tarih, bu “siyasi-dini çatışma” içinde yeniden kurgulanmış, küçük bir tehdit “kapının yakılması”, “kapının sıkıştırılması”, “kaburga kırılması”, “çocuğun düşmesi” gibi efsanevi unsurlarla süslenmiştir.

Sonuçta, bu hikâyenin oluşumu, özellikle “III.-IV. hicrî yüzyıllarda”, Ehl-i Beyt imamlarının soyunun kesilmesinden ve “gaybet” inancının ortaya çıkmasından sonra belirginleşmiştir. 260 h. yılında Hasan el-Askerî’ nin vefatıyla Şiîler büyük bir “hayret (hîra)” dönemine girmiş, 14’ten fazla fırkaya bölünmüş, bir kısmı görünmeyen bir “Mehdî” ye inanmıştır.

Bu şartlarda, imamet teorisi artık “tarihsel bir ideal” hâline gelmiş, uygulanabilir olmaktan çıkmıştır. Fakat taraftarları, bu inancı sürdürmek için tarihe yeni bir okuma biçimi getirmiş, “yakma ve baskı” rivayetlerini kullanarak imametin “ilâhî” niteliğini ispat etmeye çalışmışlardır.

Böylece, asırlar sonra “kapının yakılması” olayı, tarihî bir vakıa değil, “mezhebî bir inşa” hâline gelmiştir.

Özetle:

Bu uzun inceleme, tarihî kaynakların çoğunda “Fatıma’nın evinin yakılması” veya “Ali’nin zorla götürülmesi” rivayetlerinin kesintili zincirlerle, zayıf ravilerle veya isnatsız geldiğini; dolayısıyla ilmî olarak güvenilir olmadığını, olayın zamanla mezhebi amaçlarla büyütülüp efsaneleştirildiğini göstermektedir

 

   SAFEVİLERİN HZ. FATIMA (SA) HAKKINDA SİNSİCE KURGULADIKLARI “KAPI OLAYI” NIN SİYASİ NEDENİ?

    Konuya geçmeden önce, küçük bir giriş ile bu meseleyi ele almak istiyorum. O da şudur:

- “Tarihi süreç içerisinde insanlar arasında iki türlü aklın bulunduğunu müşahede etmekteyiz. Onlardan biri “kurucu akıl” diğeri de “don akıl” dır. Kurucu akıl sahipleri çok enderdir, don akıl sahipleri ise kahır ekseriyeti teşkil etmektedir.

   Diğer bir ifadeyle, kurucu akıl, olayları kurgular, don akıl ise, onun perde gerisinin ne olduğuna bakmaksızın ve “neden? niçin?” diye sorgulamaksızın kurgulanan olayın üzerine atlar ve kabul edip, canı pahasına da olsa onu savunmaya çalışır!

   Hz. Fatıma (sa)’ nın bu olayı da öyledir. Olayın kurucu akıl sahibi, Safevilerdir, fakat ona sahiplenen don akıl sahipleri de, 5 asrı aşkın bir süreden bu tarafa bir takım ehli beyt taraftarlığı yapan gulat Şiilerdir!

   “Kapı olayı” konusu, önceden de bahsettiğimiz gibi günümüzde yaygına olan anlatım şeklinde vuku bulan bir olay değildir! Tarih ve güvenilir rivayetler açısından bunun bu şekilde oluşunu ispatlamanın mümkün olmadığını söyledik ve delillerini de zikrettik. Şimdi ise olayın “ne zaman” ve “kimler tarafından” “niçin” kurgulandığı konusunu anlatmaya çalışacağız!

   Her ne kadar İslam’ın erken dönemleri dediğimiz 3 ve 4’üncü asırlarda yazılan kimi kaynaklarda olayla ilgili isnadsız da olsa bazı işaretlerde bulunulmuşsa da fakat, sosyal anlamda bunun bir siyasi kimlik inşası için kullanılmasının, M. 1501 yılından itibaren başlatıldığını söylemek daha isabetli olur! Yani Hz. Fatıma (sa)’nın üzerinden Sünni İslam anlayışına karşı mezhebi ve siyasi bir kimlik oluşturulmasının üzerinden, tam 5 asır gibi bir zaman geçmiştir!

   Bilindiği üzere günümüz İran coğrafyası Safevi hakimiyetinden önce Sünni İslam itikadına sahipti. Safevilerin yönetimi ele geçirmesiyle İran toplumu, kahır ekseriyetle Sünni İslam yorumunu terk edip Şii İslam yorumunu kabul etmişlerdir.

   Sünni İslam yorumu itikadi olarak Kuran, sünnet, 4 halife, sahabe ve dört mezhep üzerine bina edilmiş iken, Şii İslam yorumu Kuran, sünnet ve Ehl-i beyt soyundan gelen 12 imam ve 14 masum üzerine tesis edilmiş bir ekoldür. 14 masum kavramı içerisine 12 imam + Hz. Nebi ile kızı Hz. Fatıma da dahildir!

  Her iki ekolün müşterek değerleri her ne kadar %95 aynı olsa da, siyasi yönden birbirlerine rakip olmak için birtakım farklılıkların yaratılması gerekirdi ve bunun için de en uygun şey, tarihi bazı olayları siyasileştirip onlar üzerinden farklılığın oluşturulmasıydı. Bunun için en uygun figür ise, Hz. Fatıma (sa)’nın kapı olayıydı. Dolayısıyla şayet Sünniler ile Şiiler arasındaki bir tür aşılmaz duvar olan “Siyaset” ve “tarihi kimi olaylar” ortadan kaldırılır ise, her ikisinin de aynı yolda oldukları müşahede edilecek, böylece bunları birbirlerinden ayrıştıracak bir malzeme kalmadığı gibi, düşmanlarının eline bu iki kardeşi birbirleriyle kavga ettirip her şeylerine el koyacak fırsat da geçmeyecektir!

   Fakat Safeviler, “kurucu akıl sahibi olmaları hasebiyle” iktidarlarını bağımsızlaştırmak istemelerinden dolayı bunu bir fırsat olarak değerlendirip “kapı olayı” hususunda bir senaryo kurguladılar ve onun üzerinden de bir “kimlik” inşa ettiler! Don akıl sahipleri de onların o kurgularına inanıp onun üzerine atlayıp kabul ettiler!

    Ayrıca bununla da yetinmediler, yine aynı senaryo üzerinden bolca “direniş ve adalet” temaları yaptılar. Böylece hem mezhepsel gerilim oluşturdular hem de kadın figürü üzerinden yeni okumalar gibi çok yönlü biçimleri kullandılar. Bu da “kapı olayına” hermenötik açıdan zaman üstü bir anlam yükledi ve her dönemde yeniden yorumlanabilir olması için açık bir kapı bıraktı!

·                                                           *                                                      *   

   Hz. Fatıma’nın “Kapı olayı” diye bildiğimiz ve ona nispet edilen bu hadisesinin bir efsane olarak niçin kurgulandığı hususuyla ilgili yazılıp çizilen konuların perde arkasını görebilmek için, İkinci Halife’nin emri ile onun gönderdiği Müslüman orduların, İran’ın binlerce yıllık kocaman imparatorluğunu devirdiğini, onların sahip oldukları “Zerdüşt” dinini nasıl yok ettiğini, İran’ı işgal ederken onların erkeklerinin bir kısmını öldürüp, bir kısmını da esir aldığını ve yine kadınlarını cariye edinip, kucağındaki süt emer çocukları ile köle ve cariye pazarlarında satışa çıkardıklarını çok derin bir şekilde incelemek gerekir.

     Daha doğrusu bu olanları iyi anlayabilmek için biz, Kuran açısından ikinci halifenin göndermiş olduğu ordusunun İran halkına yaptığı o hareketlerin Kuran’a uygun olup olmadığı konusunu, yazının uzun olmaması kastıyla okuyucunun kendisine bırakmakla birlikte, 5 bin yıl içerisinde İran medeniyetinin inşa ettiği devletlerin güçlerini kısaca izah edip, daha sonra asıl konumuz olan Hz. Fatıma (sa)’nın hakkında kurgulanmış olan şu “kapı yakma” olayını ele alacağız!

 

    İSLAM ÖNCESİ İRAN TARİHİ

 

   Antik İran Medeniyetlerini kısaca şöyle izah etmekte yarar vardır:

  Bilindiği üzere İran, takriben yer yüzünün en kadim ve en güçlü medeniyetlerinden biridir! Bu medeniyetin 5 bin yıl civarında bir geçmişi vardır. İran topluluklarının kurdukları medeniyetleri şöyle sıralamak mümkündür:

 

1.    Elamlılar (M.Ö. 2700–640)

 

Bunlar: 

- İran topraklarında bilinen en eski medeniyetlerden biridir. Onların merkezi bugünkü “Sus” şehriydi.

- Sümer ve Babil gibi Mezopotamya uygarlıklarıyla diplomatik ve ticari ilişkiler kurmuşlardı. 

- Yazıyı ve arşiv sistemini kullanmalarıyla bilinmekteler. 

-  Elamlılar, M.Ö. 640’ta Asurlar tarafından yıkıldılar.

 

2.    Medler (M.Ö. 728–550)

Bunlar: 

-  İran platosunda ilk geniş İranî devlettir. 

- Başkentleri Ekbâtan (Hamedan) idi. 

- Med Kralı Kyaksar, Asur İmparatorluğu’nu yıkmada Babil ile ittifak yapmıştı. 

- Devlet örgütlenmesi ve ordu düzeni, sonraki Pers Krallıkları üzerinde hayli etkiliydi.

 

3- Ahameniş İmparatorluğu (M.Ö. 550–330) 

- Kurucusu: II. Kros (Büyük Kros) tur!

- İlk dünya imparatorluklarından biri sayılır. Doğu’da Hindistan’a, batıda Mısır ve Anadolu’ya kadar uzanmıştı. 

- Satraplık (valilik) sistemiyle çok uluslu, çok dinli bir düzen kurdu. 

- Perse polis, mimari ve siyasi merkezdi. 

- Yahudilere özgürlük tanıdı, onları Babil esaretinden kurtardı (Tevrat’ta bile övgüyle anılır).

- Helen kültürü, sanat, mimari ve dil olarak şehir merkezlerinde yayıldı (özellikle Seleukos döneminde daha da derinleşti).

 

 Ahameniş İmparatorluğunun Siyasi ve İdari Bozulması

  

- Ahamenişlerin oturmuş satraplık (eyalet) sistemi dağıldı. 

- Yerel yöneticilerle Grek komutanlar arasındaki gerilim, idari istikrarsızlık yarattı. 

- Büyük Kros’ un ölümünden sonra bölge, Seleukos İmparatorluğu’na bırakıldı (Söz konusu Seleukos İmparatorluğu, İskender’in generallerinden I. Selevkos Nikator tarafından kurulmuştur!).

 

 İran Halkı İçerisinde Baş Gösteren Tepki ve Direniş 

- İranlılar Helen egemenliğine kısa sürede tepki gösterdi. 

- Bu tepki, M.Ö. 247’de “Arsakî (Part) Hanedanlığı” nın doğmasına neden oldu. 

- Partlar, Helen etkisine karşı İran kimliğini yeniden güçlendirdi.

   Dolayısıyla, Büyük İskender'in İran'ı işgali, özellikle Zerdüştlük dini açısından hem doğrudan hem de dolaylı biçimlerde önemli zararlar vermiştir.

 

BÜYÜK İSKENDER’İN İRAN’I İŞGALİ (M.Ö. 334–323)

 

Büyük İskender’in İran’a gelişi, Ahamenişler dönemindeki sistemli, çok kültürlü ve köklü bir imparatorluğun yıkılmasına neden olmuştur. Onun ardından gelen Helenistik dönem, kısa sürede yerli direniş ve yeniden İranîleşme ile karşı karşıya kalmıştır. İran halkı, İskender’i büyük bir fatih olarak değil, kültürel yıkım getiren bir işgalci olarak hatırlamıştır.

 

Ahamenişlerle Savaş ve Fetih Süreci 

- İskender, M.Ö. 334’te Anadolu’dan seferine başladı. 

- İssos (M.Ö. 333) ve Gaugamela (M.Ö. 331) savaşlarında Pers Kralı III. Darius’u yendi. 

- Darius’un ölümünden sonra İran tamamen İskender’in kontrolüne geçti.

 

Perse polis’ in Yakılması (M.Ö. 330) 

- İskender, Ahameniş başkenti Perse polis’ i ele geçirdikten sonra sarayları yaktırdı. 

- Bu olay, Perslerin kültürel hafızasında büyük bir yıkım olarak yer etti. 

- Kimi tarihçilere göre, bu bir öç alma hareketiydi (Yunan kentlerinin Perslerce yağmalanmasının intikamı); bazılarına göre ise sarhoşluk anında alınmış bir karardı.

 

    İskender İran’da Ne Kadar Kaldı? 

- İskender yaklaşık 3 yıl boyunca İran topraklarında seferler düzenledi. 

- İranlı prenses Roksana ile evlendi, Pers soylularını orduya aldı. 

- Yerel halkla kaynaşmaya çalıştı ancak birçok Grek subayı buna karşı çıktı.

 

 

       İSKENDER’İN İRAN’A ETKİLERİ VE ZARARLARI

 

1. Kültürel Yıkım ve Helenleşme!

- Perse polis’ in yakılması, sadece fiziksel değil, manevî bir travma yarattı. 

- Ahameniş arşivlerinin, mimarisinin ve sanatının büyük bölümü yok oldu.

   Evet, Büyük İskender'in İran'ı işgali, özellikle Zerdüştlük dini açısından hem doğrudan hem de dolaylı biçimlerde önemli zararlar vermiştir. Verdiği zararları kısa ve uzun vadeli olarak ikiye bölmek mümkündür! Kısa vadeli zararları naklettiğimiz şeylerdi.

Uzun Vadeli Etkileri de Şunlardır:

- Zerdüştlük, bu süreçte hem kurumsal gücünü hem de kutsal metinlerinin bir kısmını kaybetti.

- Ancak tamamen yok olmadı; Partlar (Arsakîler) ve özellikle Sasaniler döneminde tekrar güç kazandı.

- Sasaniler (224–651) döneminde Zerdüştlük yeniden resmî din oldu ve sistematik olarak yeniden yapılandırıldı.

   Sonuç

   İskender, Zerdüştlüğe doğrudan “dinî düşmanlık” saikiyle saldırmamış olabilir; ancak uygulamaları (kutsal şehirlerin yakılması, rahip sınıfının dağıtılması ve Helen kültürünün dayatılması) Zerdüştlük açısından ağır bir darbe olmuştur.

 

Zerdüştlük Helen kültürüne karşı nasıl korundu?

    Zerdüştlük, Helenistik dönemde (MÖ 330- MS 650) büyük İskender'in fetihleriyle birlikte Yunan kültürünün kuşatışıyla karşı karşıya kaldı. Bu dönemde Zerdüştlük, Helen etkisine karşı çeşitli dayanıklılık ve özgünlüğün katılımı ile çalıştı. İşte bu direncin bazı yolları:

1- Din Adamlarının Rolü!

Zerdüşt din adamları, gelenekleri ve kutsal metinleri koruma konusunda önemli bir rol oynadı. Sözlü geleneğin korunması ve ritüellerin doğru bir şekilde desteklendiği Zerdüştlüğün, özünü korumasına yardımcı oldu.

 

2- Kutsal Metinlerin Muhafazası!

 

 Avesta olarak bilinen kutsal metinler, Zerdüşt inancının gerçekleştirilebilmesini sağlar. Bu metnin korunması ve doğru yorumlanması, inancın özgünlüğünün sürdürülmesinde kritik bir rol oynadı.

 

3- Yerel Kültürle Bütünleşme!

 

Zerdüştlük, yayıldığı semtlerdeki yerel kültürlerle etkileşimde bulundu. Ancak bu iletişim, Zerdüştlüğün temel ilkelerini sulandırmak yerine, bunların yerel olarak yeniden düzenlenmesi ve ifade edilmesi şeklinde oldu.

 

4- Siyasi Destek!

 

Bazı yerel yönetici ve soylular, Zerdüştlüğü destekleyerek, onda yer alan itikatların güçlendirilmesine ve korunmasına yardımcı oldular. Bu siyasi destek, Zerdüştlüğün Helen etkisine karşı direncini güçlendirdi.

 

5- Senkretizmden Kaçınma!

Zerdüştlük, diğer inançlarla etkileşimde bulunsa da temel prensiplerden taviz vermemeye çalıştı. Senkretizm (farklı inançların karışımı) oranlarına karşı dikkatli olunarak, Zerdüştlüğün kendine özgü yapısı korundu.

 

6- Kimlik Bilincinin Güçlendirilmesi!

 

Zerdüştler, kendi kimliklerini ve inançlarını vurgulayarak, Helen kültürünün cazibesine karşı bir direnç oluşturdular. Bu, özellikle dini bayramlar ve ritüeller aracılığıyla yapıldı.

 

Bu faktörler, Zerdüştlüğün Helen etkisine karşı direnmesine ve özgünlüğünün korunmasına yardımcı oldu. Zerdüştlük, bu dönemde değişimlere maruz kalsa da temel inançlarını ve değerlerini koruyarak kırılmaya kadar ulaşmayı başarmıştır.

 

  Halife Ömer Döneminde İran’ın Fethedilmesi!

 

    Halife Ömer’in İran’ı işgal etmesiyle İran coğrafyasında yerleşik köklü medeniyette ve Zerdüşt inancında ne türden değişikliklerin baş gösterdiğini ve bunun da İran halkı üzerinde nasıl bir psikolojik tepkimelere yol açtığı konusunu incelemeye çalışacağız!

 

- Kadisiye (M. 636) ve Nehavend (M. 642) savaşları ile Sasani ordusu büyük darbeler aldı.

- Son Sasani hükümdarı olan III. Yezdigirt doğuya kaçtı ve M. 651’de öldürüldü.

- Böylece yaklaşık 400 yıllık Sasani İmparatorluğu sona ermiş oldu!

 

 

 

- İran’ın idari, siyasi ve askerî sistemi çöktü.

- Pers aristokrasisi ve merkezi otorite dağılırken, birçok bölge yerel emirliklere ayrıldı.

- Yerel halk Arap yöneticilerle anlaşmalar yaparak İslam yönetimi altına girdi.

 

 Zerdüştlüğün Durumu ve Dini Değişim

 

1-) Zerdüştlüğün Resmî Dinî Statüsü Sona Erdi

- Yani Zerdüştlük, Sasaniler döneminde devlete entegre edilmişti.

- Halifelik döneminde bu destek kesildi ve İslam tek resmî din haline geldi.

- Ancak, başlangıçta Zerdüştler “ehl-i kitap benzeri” görülerek cizye karşılığı dinlerini yaşamakta serbest bırakıldı.

 

2-) Tapınaklar ve Ateşgedeler Kapatılmaya Başlandı!

- Bazı ateşgede ve mabedler Camilere dönüştürüldü veya zamanla terk edildi.

- Özellikle büyük şehirlerdeki Zerdüşt tapınakları işlevini yitirdi.

3-) Din Adamları ve Zerdüşt Toplumunun Sonu Geldi!

- Mobedler (Zerdüşt rahipleri) toplumsal etkilerini kaybetti.

- Bir kısmı İslam’ı kabul etti; diğerleri kırsal alanlara veya Hindistan’a göçtü.

- Zerdüştlerin bir bölümü Hindistan’da “Parsi” topluluğunu oluşturdu.

 

      İslamiyet’in Yayılması ve Dönüşüm

 

- Zerdüştler ilk etapta zorla İslam’a geçirilmeye çalışılmadı, ancak uzun vadede aşamalı olarak sosyal ve ekonomik sebeplerle (örneğin cizye ve kamu görevleri sebebiyle) halk içerisinde kitleler hâlinde İslam’a geçiş başladı.

- Araplaşma değil, İslamlaşma yaşandı. Fars kimliği korundu ama din değişti.

 

   Sonuç:

 

- Halife Ömer’in fetihleriyle birlikte, kadim İran medeniyetini ayakta tutan Sasaniler’in İran’daki siyasi egemenliği sona erdi.

- Zerdüştlük resmî kimliğini kaybetti, ancak “azınlık dini” olarak bir süre daha varlığını sürdürdü.

- Zamanla İran halkının büyük çoğunluğu İslam’ı benimsedi, ancak Fars dili ve kültürü İslam’la birlikte yaşamaya devam etti.

- Bu dönüşüm, ileride İran’ın İslam medeniyetinde büyük bir entelektüel merkez olmasının yolunu açtı.

   Bu sürecin sosyal yapı, edebiyat ve mezheplerin (özellikle Şiiliğin) doğuşuna etkilerini de şöyle sıralamak mümkündür:

 

   (Elbette İran’ın İslamlaşma süreci, sadece bir din değişimi değil; aynı zamanda sosyopolitik, kültürel ve mezhepsel dönüşüme de sebebiyet vermiştir. Bu süreç sonunda İran, dönemindeki İslam medeniyetinin bilimsel ve düşünsel merkezi hâline gelmiştir.)

 

1. İslamlaşmanın Sosyal Yapıya Etkisi!

 

a) Yeni Sosyal Sınıfların Ortaya Çıkmasına vesile oldu! 

- Örneğin Zerdüşt rahipleri (mabedler), aristokratlar ve eski devlet görevlileri etkinliklerini kaybedip, yerlerine, İslam’a giren İranlılardan oluşan yeni bir şehirli sınıf ortaya çıktı (özellikle tüccarlar, ulema, kadılar, vs.).

 

b) Müellefe-i Kulûb ve Mevâlî Sistemi Oluştu!

- Araplar dışındaki Müslümanlara mevali deniyordu. 

- Mevaliler başlangıçta siyaseten ikinci sınıf sayıldılar ama zamanla yönetim ve bilimde çok etkin oldular.

 

2. İslamlaşmanın Kültürel ve Düşünsel Etkileri

 

a) Fars Kültürü Daha da Güçlendi ve Uyumlu Oluverdi! 

- Yani İran Araplaşmadı. Fars dili, özellikle Emevîlerin ardından Abbasî döneminde yeniden güçlendi. 

- Zamanla Farsça, İslam edebiyatında klasik bir ilim dili oluverdi.

 

b) Çeviri Hareketleri Baş Gösterdi!

- Sasani İran’ının bilim ve felsefe mirası, Beytü’l-Hikme gibi merkezlerde Arapçaya çevrildi. 

- Tıp, felsefe, astronomi gibi alanlarda İranlı bilginler öncülük etti. (Bkz: İbn Sina, Râzî)

 

3-Mezheplerin Ortaya Çıkışı ve İran'da Şiiliğin Yükselişi

 

a) İran’da Şiiliğin Temeli Atılıverdi!

- Sünnî Abbasîlere karşı halkta güçlü bir protesto eğilim vardı.

- Emevî ve Abbasî yönetimine muhalefet eden Ehlibeyt taraftarlığı, halk arasında yaygınlaştı.

- İran’da Şiî zemin, özellikle 9. yüzyıldan sonra güçlendi.

 

b) Safevîlerin Hakimiyet Dönemi (1501) Başladı! 

- İran, Safeviler ile resmî olarak “İmamiye Şiiliğini” benimseyerek Şiî bir devlet hâline geldi.

- Bu mezhep değişikliği, İran’ın çevresiyle hem mezhepsel ayrışmalarına vesile oldu hem de İran’ın İslam içindeki özgün kimliğini pekiştirdi.

 

4. İran’ın İslam Dünyasına Katkısı!

 

a) İlim Adamları ve Müfessirleri

- İran toplumu Tefsir, Kelâm, Fıkıh, Tasavvuf ve Felsefe alanlarında öncüler yetiştirdi:

  - İmam Gazali, Hâfız, Sadi, Mevlânâ, Fahreddin Razi, İbn Sina, Hüccetü’l-İslam Şeyh Tusî gibi şahsiyetleri var etti!

 

b) Edebiyat ve Tasavvuf ’ta Önemli Mesafeler Katetti!

- Farsça tasavvufi şiir, İslam dünyasında derin izler bıraktı.

- İran tasavvufu, Şiî yorumla sentezlenerek farklı bir mistik anlayış geliştirdi.

 

   Sonuç:

 

- İran’ın İslamlaşması, yüzeysel bir fetih değil; çok katmanlı bir dönüşüm olmuştur.

- Fars halkı, İslam'ı benimsemiş ama kendi dilini, kültürünü ve entelektüel zenginliğini koruyarak İslam dünyasına çok yönlü katkı sağlamıştır.

Bu sürecin sonunda İran, Şiî dünyanın merkezi ve İslam medeniyetinin beyni hâline gelmiştir.

 

 

   SAFEVİLER DÖNEMİNDE İRAN NEDEN HALİFE ÖMER’E KIZIP HZ. FATIMA’ NIN ŞEHİD EDİLDİĞİ EFSANESİNİ KURGULADILAR?

 

  Halife Ömer’in İran’ı İslamlaştırması sonucu sahip oldukları dil, kültür ve medeniyetleri o denli güçlenip İslam aleminde kendine önemli yerler edinmesine rağmen, yine de bir “kurucu akla” ihtiyaçları vardı! Çünkü İran halkı siyasi özgürlüklerine düşkün bir toplumdu! Ve “neden imparatorlukları ellerinden alındı ve bağımsızlıkları yok edildi diye, halifeye karşı öfkeleri bir türlü dinmek bilmedi!” Dolayısıyla, hep onun aleyhine kullanacakları bir figür arayışı içerisinde oldular!

   Sonunda o kurucu akıl olan Safevilerin yönetimi ellerine geçirmeleriyle birlikte onlar, o figürü de buldu ve buldukları o figürü ile, “imamet” diye bir ekolü ihya edip hilafet ekolüne sırtlarını döndüler. Daha doğrusu bütün Müslümanların saygı duyduğu ve değer verdiği peygamberlerinin biricik kızı Hz. Fatıma (sa) nın ölüm olayı hususunu efsaneleştirip, hem onun üzerinden kendileri için bir kimlik yarattılar, hem de onu ikinci halifenin aleyhine kullandılar!

 

Elbette ki, bir milletin elinden kocaman bir imparatorluğu almak, o millet tarafından kolayca hazmedilecek bir durum değildir. Nitekim Osmanlı imparatorluğunun da Türklerin elinde alınması, Türkler tarafından kolayca unutulmamaktadır.

   Bu konuyla ilgili Müslüman tarihçi ve sosyologlar arasında bir takım birbirine zıt spekülasyonlar öne sürülmektedir. Tabi ki bunların hangisinin doğru olduğunu tespit etmek, çok kolay olmasa gerek.

 Fakat biz, Batılılar tarafından bulunan ve tahlil metotlarından biri olan “Hermenötik” açıdan birtakım tahliller yapıp, olayın perde gerisinde saklanan gerçekleri aydınlığa kavuşturmak için gayret sarf edeceğiz.

   Kapı yakma olayı, özellikle Şii kaynaklarda detaylı biçimde anlatılır. Süleym b. Kays’ın “Kitâbu Süleym” adlı eserinde, halife Ömer’in Hz. Fâtıma’nın evine baskın düzenlediği, kapının yakıldığı ve Hz. Fâtıma’nın bu olayda zarar gördüğü aktarılır. Sünnî kaynaklarda ise bu olay ya hiç geçmez ya da daha yumuşatılmış biçimde yer alır.

 

 Hermenötik tahlilin bu husustaki asıl meselesi, şu sorunun cevabını bulmaktır:

- “Acaba bu rivayetler sadece tarihî bilgi mi veriyor, yoksa bir mesaj mı taşıyor?”

  Diğer bir ifadeyle, “Süleyim b. Kays, bu türden senedi zayıf ve güvenli olmayan bir rivayete kitabında yer verip ve onu tüm detaylarıyla birlikte nakletmekle, acaba Müslümanlar için tarihi bir bilgi mi aktarıyor, yoksa onlara birinci ve ikinci halife hususunda birtakım mesajlar mı vermek istiyor?”

   “Kapı olayı”, Şii topluluklar için sadece tarihî bir vaka değil, kolektif hafızanın ve kimliğin temel taşıdır. Bu olay, her yıl anılır, ağıtlar ve mersiyelerle yeniden yaşatılır.

Paul Ricoeur’e göre anlatılar, “sadece geçmişi anlatmaz, aynı zamanda kimlik inşa eder!” Dolayısıyla bu olay, Şii kimliğinde “mazlumiyet” ve “direniş” temalarının merkezindedir.

 Süleym b.  Kays tarafından kurgulanan ve Safeviler tarafından ihya edilen bu olayla ilgili rivayetler, genellikle dramatik bir sahneyle başlar! Hz. Ali’nin evinde toplanan sahabeler, Ömer’in baskın tehdidi, Hz. Fâtıma’nın kapıya çıkışı ve karşılıklı sözler. Kısacası bu yapı, klasik anlatı teknikleriyle şekillendirilmiştir:

- Gerilim: “Evini yakacağım!” tehdidiyle doruğa çıkar.

- Karşı duruş: Hz. Fâtıma’nın “Evimi yakmak için mi geldin?” sorusu, direnişin sembolünü oluşturur!

- Çözülme: Olayın ardından yaşanan fiziksel ve duygusal travma, anlatının duygusal yükünü taşır.

 Semboller

- Kapı: Evin sınırı, mahremiyetin ve aile onurunun sembolü.

- Ateş: Yıkım, tehdit ve zulmün aracı.

- Hz. Fâtıma’nın duruşu: Mazlumiyetin ve direnişin sembolü.

   Bu olay, özellikle Şii dünyasında siyasi ve toplumsal mobilizasyonun bir parçası hâline gelmiştir. Örneğin:

- Mersiyeler ve anma törenleri: Her yıl düzenlenen etkinliklerde bu olay, zulme karşı direnişin tarihi örneği olarak sunulur.

- Siyasi söylemde kullanımı: Bazı gruplar bu olayı, günümüzdeki otoriter rejimlere karşı mücadele sembolü olarak yorumlar.

- Kadın hakları bağlamında: Hz. Fâtıma’nın direnişi, kadınların kamusal alanda ses çıkarma hakkının tarihsel bir örneği olarak görülür.

Kısacası, “Metinler, sadece ne olduğu değil, neye dönüştüğüyle de yaşar.”

   Rivayetlerde geçen ifadeler oldukça çarpıcıdır. Örneğin:

> “Ey Hattab’ın oğlu! Evimi yakmak için mi geldin?”

> “Evet! Bu iş, babanın getirdiğinden daha önemlidir.”

   Bu diyalog, sadece bir tehdit değil; ideolojik bir çatışmanın ifadesidir. “Hz. Fâtıma’nın sorusu, mazlumiyetin sesi; Ömer’in cevabı ise siyasi önceliğin vurgusudur!”

Bu olay hem geçmişte hem bugün anlam üretmeye devam eden bir anlatıdır. Gadamer’in dediği gibi, “anlam sabit değil; her okuma yeni bir anlam üretir!”

·                                                               *                                               *

 “Ey Hattab’ın oğlu!”

- Kullanım amacı: Resmî değil, sert ve mesafeli bir hitap.

 “Ömer” demek yerine babasının adıyla seslenmek, eleştirel bir ton taşır.

- Anlamı: Hz. Fâtıma, Ömer’i şahsi değil, siyasi bir figür olarak konumlandırıyor.

 “Evimi yakmak için mi geldin?”

- Sembolizm:

“Ev” burada sadece bir yapı değil; ailenin onuru, kadının mahremiyeti, imanın kalesi olarak görülür.

- Ateş: Yıkımın, zorbalığın ve baskının aracı. Bu kelime, olayın şiddetini ve tehdidini vurgular.

 “Bu iş, babanın getirdiğinden daha önemlidir.”

- Ömer’in bu cevabı: Hilafetin, risaletten daha önemli olduğunu ima eder. Bu, siyasi önceliğin dini değerlerin önüne geçtiğini gösterir.

   Yani Ömer’in bu ifadesi, sadece bir tehdit değil; ideolojik bir kırılmanın göstergesidir. İktidarın meşruiyeti, peygamberlik mirasıyla çatışıyor.

Bu yapı, klasik dramatik anlatı tekniklerine uygundur. Dolayısıyla bu olay, “sadece tarihsel bir bilgi değil; duygusal ve ideolojik bir mesaj taşır”.

 Bu rivayet hem kelime seçimleriyle hem de sembolleriyle çok katmanlı bir anlam üretir.

 Hz. Fâtıma’nın kapısının yakılması olayı, İslam mezhepleri arasında hem tarihsel yorum hem de teolojik anlamlandırma açısından ciddi farklılıklar taşır. Bu farklar, metnin nasıl okunduğu, hangi ön kabullerle yorumlandığı ve hangi kimlikleri inşa ettiğiyle doğrudan ilişkilidir.

 Şii Yorumda:

- Olay, tarihsel bir zulüm ve ehlibeytin hakkının gaspı olarak görülür.

- Hz. Fâtıma’nın evine yapılan baskın, Ali’nin hilafetten uzaklaştırılması sürecinin bir parçası olarak değerlendirilir.

- Rivayet, Süleym b. Kays, Ebu Mihnef gibi erken Şii tarihçilerden aktarılır.

Anlamlandırma:

- Mazlumiyet: Hz. Fâtıma’nın uğradığı baskı, Şii kimliğinde mazlumiyetin temel sembolüdür.

- Direniş: Hz. Fâtıma’nın sözleri, siyasi ve ahlaki direnişin örneği olarak sunulur.

- Kimlik İnşası:

Bu olay, Şii toplulukların tarihsel hafızasında merkezi bir yer tutar.

 Sünnî Yorumda:

- Olay ya inkâr edilir ya da dolaylı biçimde aktarılır.

- İbn Kuteybe’nin “el-İmâme ve’s-Siyâse” gibi bazı kaynaklarda yer alsa da genellikle sahabe adaletine zarar vermemek amacıyla görmezden gelinir.

- Rivayetlerin senet yapısı sorgulanır, zayıf veya uydurma olduğu iddia edilir.

 Anlamlandırma:

- Birlik ve sahabe sevgisi ön plandadır.

- Olayın detayları yerine, ümmetin bölünmemesi ve fitneden kaçınma vurgulanır.

- Hz. Fâtıma’nın vefatına dair rivayetler daha çok duygusal ve ailevi bağlamda ele alınır.

   Şimdi bu yorum farklarının kadın figürü üzerinden nasıl yeniden okunduğunu veya Hz. Fâtıma’nın kapısının yakılması olayının çağdaş siyasal söylemlerde nasıl kullanıldığını daha iyi inceleme imkanına sahip olabiliriz!

   Daha doğrusu bu olay, özellikle Şii dünyasında sadece tarihsel bir travma değil, aynı zamanda siyasi kimlik, direniş söylemi ve adalet arayışı için güçlü bir metafor hâline gelmiştir.

 Bu olay, Şii topluluklar tarafından:

- Mazlumiyetin sembolü olarak görülür.

- Ehl-i Beyt’in uğradığı zulüm üzerinden siyasi bilinç oluşturulur.

- Özellikle İran’da ve bazı Irak bölgelerinde, devlet söylemiyle iç içe geçmiş bir şekilde anılır.

   Örneğin İran’da düzenlenen Eyyâm-ı Fâtımiyye törenlerinde, Hz. Fâtıma’nın uğradığı baskı, günümüzdeki emperyalist baskılarla özdeşleştirilir. Bu, halkı mobilize etmek ve rejimin meşruiyetini pekiştirmek için kullanılan bir stratejidir.

 Ne yazık ki bu olay, bazı radikal söylemlerde mezhepsel kutuplaşmayı körüklemek için de kullanılır. Özellikle sosyal medyada ve bazı dini platformlarda:

- Sünnî figürler hedef alınır,

- Tarihî olaylar güncel siyasi düşmanlıklarla ilişkilendirilir.

- Bu, metnin ideolojik araçsallaştırılması anlamına gelir. Yani metin, anlam üretmekten çok taraftar toplamak ve karşıtları dışlamak için kullanılır.

- Anlatı kimliği ve ritüel üretimi gibi konularla ele alınır.

- Bu tür çalışmalar, olayın sadece dini değil, sosyolojik ve psikolojik boyutlarını da açığa çıkarır.