h.kanaatli @ hotmail.com

KURAN’DA FITRAT KONUSU (IV)

   Fıtratın gönül boyutundaki “sevgiyi” izah ettikten sonra, şimdi de gönülde bulunan ve önemli bir değer olan “haya” konusunu incelemeğe çalışacağız!

   “Haya”; “hayyı” dan gelir. Arapçada “hayy”, “canlı” anlamındadır! Nitekim “hayy”, Allah’ın da sıfatlarındandır! Bizim bundan kastımız “utanma duygusudur!”

   “Utanma duygusu”, fıtrattan gelen bir şeydir! Örneğin insan ilk suçu işlediğinde hem korkar hem de utanır! Daha sonraları da o suçu işleye işleye artık ona kanıkır! Bu duygu ortadan kalkınca da insan her pisliği işler!

   “Haya” konusunu çocuklara, bir eğitim şeklinde vermek gerek. Çünkü “haya”, iffetin ve namusun da temelidir! Dinî açıdan “haya” duygusunu yıpratan şey, haram lokma ve haram süttür!

   Haram lokma ya da haram süt, hayayı ortadan kaldırır ve ona, avret yerlerini açtırır. Daha doğrusu çıplaklığı getirir ve iffeti yıpratır! Biz bunu, Allah’ın Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın yasak/haram ağaçtan yedikleri zaman, onların avret yerlerinin açıldığından anlıyoruz! Kuran, bunu bize böyle anlatıyor!

- “O ağaçtan (yasak-haram meyveden) yediklerinde, kendilerine çirkin yerleri (avretleri) görünüverdi de cennet yapraklarıyla örtünmeye çalıştılar…!” (Ta-Hâ: 121)

   Bunun için erkeklerin haram lokma yememeleri ve hanımların da çocuklarına haram süt emzirmemeleri gerekir!

   Beni doğurmayan annenin bana süt verdiğinde, benim süt annem olmasının nedeni, sütün karaktere etkisinin olmasından dolayıdır! Dolaysıyla haram süt karakteri etkiler!

   Başka bir deyişle, haram sütün fıtrattaki en fazla vurduğu yer, “haya duygusudur!” Bunu anlamamız içindir ki Kuran bize Âdem ile Havva’yı anlatıyor! Yoksa onları, tarihi bir bilgi olsun diye anlatmıyor!

   Yani Allah Teala Hz. Âdem ile Havva’nın haram kılınan yiyecekten yemeleriyle birlikte, onların avret yerlerinin açıldığını bir dedikodu olarak bize anlatmıyor.  Haramın insanlara neleri yaptırdığını anlamamız için bunu anlatıyor!

   Allah bize diyor ki, dedeniz haram lokma yediği için onun avret yerleri açıldı. Siz de yerseniz şayet, haya duygunuz gider ve sizinki de açılır! İşte Kuran bize bu mesajı verip bunu öğretiyor!

   Netice olarak şunu diyebiliriz:

- “İnsan olarak fıtratı korumak mecburiyetindeyiz! Fıtratta var olan o temel öğe ve o duvardan taş söktürmemeliyiz! Ve yine haya duygusunu yıpratmamalıyız! Bu duyguyu en fazla yıpratan da haram lokmadır. Bunu unutmamamız lazım!

   Haram lokma haya duygusunu, iffet ve namusu yok eden bir güçtür! Demek ki, fıtrat duvarındaki taşlardan biri de “haya” duygusudur!

   Allah Teala Kasas Suresinde Hz. Musa (as) ile Hz. Şuayb’ın kızının hikayesini anlatırken, 25’inci ayetinde Şuayb’ın kızının Hz. Musa’yı almaya giderken, onun önünde “haya üzerinde yürüyordu” diye buyuruyor! Yani demek istiyor ki, bir kız haya üzerinde yürür ve onun yolu hayadan geçer! İşte fıtrat budur!

   Fıtratın ana kanallarından biri olan gönülde var olan değerlerden biri de “korku” dur! Korkunun Arapça karşılığı “havf” tır! Bir de “haşyet” vardır!

   “Haşyet” kelimesinin birincil anlamı “saygı” dır! “Korku” ise ikincil anlamıdır! Ama “havf”, yalnızca “korku” anlamını ifa eder!

   Tabi ki “korku”, kimi yerde insanı erdeme götürür, kimi yerde de onu “rezil” eder ve ayak altına saldırır! Onun için Kuran’da şöyle geçer:

- “Muhakkak ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden azaltma ile deneriz…” (Bakara: 155)

   Demek ki korku, dünya denen “hayat” imtihanının bir sonucudur ve korkunun yeri de gönüldür!

   Tabi ki korku yönlendirilip terbiye edilir ise, insanı erdeme götürür! Yani Allah’tan, ahiretten ve kıyametin o korkunç azabından korkmak, insanı kemallere taşır. Hatta peygamberler dahi korkarlardı. Peygamberimiz bir sözünde şöyle der:

- “Ben vahye tabi olmaz isem, Allah’a isyan etmiş olurum ve Allah’ın azabından korkarım!”

   Bir de korkusuz insan ya da devletler vardır!

   Bu devletler, ekonomik, teknik, askeri vs. yönünden güçlü olan devletlerdir! Güçlü olan devletlerin her zaman rüzgarları da güçlü eser. Kur’an-ı Kerim Enfal 46’da bunun için “riyh/rüzgâr” tabiri kullanır!

   Yani bu türden devletlerin sosyal ve de siyasal rüzgarları sürekli ve güçlü bir şekilde eser. Ama bir de bakarsınız ki o rüzgârları sönüp yok olmuştur! Örneğin Emevî, Abbasi, Selçuklu, Safevi ve Osmanlı devletleri kendi dönemlerinin güçlü devletleriydi, fakat şimdi o rüzgarlarından bir şey kalmamıştır!

   Eskiden, söz konusu devletlerin korkusuzca bir siyaseti vardı! Fakat onların yerinde kalan şimdiki küçücük devletlerin korku ve kaygı taşıyan bir siyasetleri söz konusu değildir! Bu sefer de kendileri: “Efenim bunu böyle yapar isem Amerika ne der, Avrupa nasıl karşılar” vs. gibi kaygılı düşünceler içerisindeler! İşte bunların tümü imtihandır!

   Demek ki korku, bir yerde işe yarıyor ve insanı erdeme götürüyor, bir yerde de insanı ayaklar altına veriyor!

   “Sadakat” de fıtrat duvar taşlarından biridir! Bunun da yeri gönüldür! Sevgi ile sadakat birlikte yürürler!

   Bu ikisi çok samimi dostturlar! Bunların birbirinden kopup ayrılmaları, aynen kıyametin kopuşu gibidir. Aileyi, toplumu ve ümmeti yıkıp perişan ediyor!

   Sadakat sevgiden kopunca ihanet de oluyor! Evet sevgi azalınca sadakat da azalır! Tabi ki sadakatin yalnızca ailevi boyutu yoktur! Ticaret, siyaset ve hayatın her hücresinde sadakat vardır!

   İşte bu sadakat denilen şey, bizim gönlümüzde tohum şeklinde vardır. Emanete ihanet etmek de ondan gelir ve yine emanete sahip çıkmak da sadakattir!

   Fıtratımızın duvarını oluşturan taşlardan biri de “hakimiyet” duygusudur ve bu, bizim en temel duygularımızdandır!  Bu hususta Kuran şöyle der:

- “Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” dedi!” (Bakara: 30)

   Yani Kuran, “Adem’i yaratacağım” demiyor! Ona “halife” diyor! Bu da Yüce Allah’ın, insanın en önemli boyutlarından biri olan “hâkimiyet kurma” boyutuna dikkat çekmesidir! Diğer bir ifadeyle, insan nerede olursa olsun, oraya hâkim olmak ister! Çünkü fıtratında bu vardır! Bu şekilde bizler bu hâkimiyet duygusunu tatmin etmeğe çalışırız! Birisi baba olarak, diğeri anne olarak, ötekisi başbakan olarak hâkimiyet duygusunu tatmin etmeğe gayret sarf ediyor! Şayet bu hilafet/hakimiyet duygusu olmasaydı, insanlar hayatını bu siyaset uğruna feda etmezdi.

   Bu duygu, kimisinde çok güçlü, kimisindeyse çok zayıftır! Dolayısıyla, sözünü ettiğimiz bu hâkimiyet duygusunun da mutlaka terbiye edilmesi gerekir! Aksi taktirde bu, Devlet başkanlarında bir diktatörlük ve saldırganlığa dönüşüverir!

   İşte önemli olan, fıtratın bu üç ana öğesi olan akıl, gönül ve nefisi, vahiy ile buluşturup, onun rehberliğinde bunları terbiye etmektir!

  

 

 

 

                            TEVHİT FITRÎDİR! (V)

 

 

   Kuranı Kerim açısından “Tevhit/Allah’ın varlık ve birliğine iman”, fıtrîdir. Nitekim Şöyle geçer:

- “Yüzünü hakka yönelmiş olarak dine çevir; Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu yaratışına. Allah’ın yaratışında bir değişiklik olmaz. İşte sağlam din budur; fakat insanların çoğu bilmezler!” (Rum: 30)

   İlahi Elçi de şöyle söylemiştir:

- “Her doğan, fıtrat üzere doğmuş olur, sonra baba-annesine tabi olur!”

   Bu konuya işaret eden ayetlerden biri de şudur:

- “Hani Rabbin Ademoğullarının bellerinden soylarını çıkardı ve onları kendilerine karşı şahit tuttu. “Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?” dedi. Onlar; “Evet, (biz buna) şahidiz” dediler. Bu, kıyamet günü bundan habersizdik dememeniz içindir!” (A’raf: 172)

   İmam Cafer Sadık’tan şöyle sorulmuş:

- “Ey peygamberin evladı! Allah bu ayette “onları kendilerine karşı şahit tuttu” diye buyuruyor! Bu şahitlik, hangi sınıf şahitliktir? “Aynî şahitlik midir? İlmî şahitlik midir?” (Yani onlar gözleriyle mi kendilerinin Adem’in belinden çıkarılıp Rablerinin onların yaratıcısı olduğuna şahitlik ettiler, yoksa Allah ilmen mi kendisinin onların Yaratıcısı olduğunu onlara bildirmiş oldu?)

   Yani ilim iki sınıftır; Bir sınıfı, bir şeyi tadarak ve anlayarak o şey hakkında ilim/bilgi sahibi olmak vardır! Bir de bir şeyin varlığını yalnızca bilmek vardır! Birincisine “huzuri ilim”, ikincisine de “husuli ilim” denir. Örneğin dişiniz ağrıyor ve siz doktora gidiyorsunuz. Doktor sizde o dişin ağrısının olduğunu biliyordur, fakat o diş ağrısını tatmıyordur, onu tadan sizsiniz! Doktorun bu bilgisi “husulidir!” Sizin bilginiz ise “huzuridir!” Susuzluk ateşi de öyledir!

   Kısacası, şuhudi (huzuri) şeylerde hata söz konusu olamaz, ama “ilmî” şeylerde hata olabiliri! Zira, bildiğimiz bir şeyin sureti her zaman zihnimizde mevcuttur. Zihnimizdeki suret her zaman alim ile malum (bilen ile bilinen) şeyin arasında aracılık eder. Yani bizim yanımızda o şeyden bahsedildiğinde, hemen onun sureti zuhur eder! Kimi zaman zihnimizdeki o suret, vakiye (gerçek) ile mutabık olur, kimi zaman ise olmaz ve insanı hataya sevk edebilir! Fakat müşahede/şuhud öyle değildir. Yani insan, ağrıyı kendinde hissettiğinde, onun varlığı hususunda hataya düşmesi söz konusu değildir! Çünkü o şey o insanda vardır ve onu müşahede etmektedir!

   İmam Cafer Sadık o soruya şu cevabı veriyor:

- “Evet, bilme gerçekleşti (yani şuhudi bilgi hasıl oldu!) Fakat sonradan o durumu (insanlar) unuttular ve sonradan (kıyamet günü) onu hatırlayacaklardır!”

   Dolayısıyla “Allah-ı marifet” konusu, tüm insanların varlığında yerleştirilmiştir ve bunun için Kuran: “Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtrata/yaratışına” diyor! Ve yine: “Allah’ın yaratışında bir değişiklik olmaz” buyuruyor! Yani bu fıtratın tebdili mümkün değildir! Peygamber de buyuruyor: “Her doğan fıtrat (tevhit) üzerine doğmuş olur!” Fakat bu durum (tevhit), bazı durumlarda bazı fıtratlarda unutulur! Bu sefer de peygamberler geliyor ve bu marifeti (tevhit bilgisini) onlara hatırlatıyor! Nitekim imam Ali (as) peygamberler için şunu söylüyor:

- “Peygamberler akıllardaki defineleri ortaya çıkarmak için (harekete geçirmek için) gelmişlerdir!”

   Yani imam Ali şunu söylüyor:

- “Tevhit” konusu senin varlığında defnedilmiştir. Fakat bunun ortaya çıkartılıp uyarılmaya ihtiyacı vardır! Bundan olsa gerek Kuran başından sonuna kadar:

- “Hatırlat, çünkü hatırlatmak insanlara fayda verir!” (Zariyat: 55) diyor.

   Peki nebi “neyi hatırlatsın?”

Kuran, nebinin “misal alemindeki bildiklerini hatırlatmasını istiyor!” Bununla ilgili imam Cafer Sadık şöyle diyor:

- “Şayet misal aleminde tüm insanların fıtratına tevhit inancı yerleştirilmemiş olsaydı, hiç kimse Yaratıcısını ve rızık vericisini bilmezdi!”

   Kuran’a göre insan, fıtri olarak yalnızca Tevhidi değil, onunla birlikte iyi ve kötü şeyleri de biliyordur!

- “Sonra da ona (insana) kötülüklerini ve iyiliklerini ilham etti!” (Şems: 8)

   Tüm insanlardan “doğruluk mu güzeldir yanlışlık mı?” diye sorsanız, tümü de doğruluğun güzelliğini söyler! “Hıyanet mi üstündür emanet darlık mı?” diye sorsanız, yine de “emanet darlık!” derler. Sorulsa ki “adalet mi iyidir zulüm mü?” Tabi ki “adalet” derler!

   Kuran’ı Kerim insanın fıtratına “tevhit ’in” yerleştirdiğini, bir de şu ayet ile haber veriyor:

- “Allah’ın boyası, Allah’tan daha güzel boyası olan kim?” (Bakara: 138) Ayetteki “Allah’ın boyası” tabiri, “tevhit” ten bir tabirdir!

 

   Soru:

   Peki neden bazı insanlar Allah’ın varlığına (Tevhide) iman etmezler?

 

   Cevap:

   Allah Teala tüm insanların tabiatına “tevhit” inancını yerleştirmiştir! Fakat kimi insanlar bundan bazen gaflet içerisinde kalırlar! O türden insanlar üzerinde çalışmaya ihtiyaç vardır!

   Bunun içindir ki imam Ali (as) şöyle buyurmuştur:

- “Dinin evveli, Allah’ı tanımaktır!”

Yani senin batınına yerleştirilen Tevhit ile ilgili o bilgiyi zuhur ettirmen için, senin çalışman lazım! Bunun için Kuran:

- “Bil ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” (Muhammed: 19) diye buyururken şunu demek istiyor:

- “Batınında (fıtratında) olan o şeyi (Allah’tan başka ilah olmadığını) bil!”

   Buradaki marifet/bilgi, “ilmi mürekkep” iledir! Yani insan bazen bir şeyi biliyordur, fakat bildiğini bilmiyordur! O taktirde öyle bir insanın görevi, o şeyi bildiğine dair o bilgisini işletmesi gerekir! Nitekim cehalet de öyledir!

   “Basit” ve “mürekkep” olmak üzere iki tür cehalet vardır! “Basit cehalet”; yani cahil olmaktır! “Mürekkep cehalet” ise, o şahıs cahildir ama, cahil olduğunu bilmemektedir! İşte burada “marifet” devreye giriyor! Yani sen “Allah’ın varlığını (Tevhidi) biliyorsun ve onu bildiğini de bilmelisin!”

   Bundan şu sonuç çıkıyor:

- “Marifet”, nisyan ve gaflete mesbûktur!  (Yani hakiki bilgi ve idrak, insanın unutkanlık ve gaflet (farkında olmama) gibi zaaflarına yenik düşmeye meyillidir!) Bundan dolayı imam Cafer Sadık: “Bildiklerini unuttular!” diye buyurmuştur!

   Dindeki “marifetten” maksat, “misal alemindeki insanın bildiğinin ona hatırlatılmasıdır!” Kuran’ın da “Bil” demesi, bunu yeniden “bil” anlamında değildir! Gerçekte bu sözüyle Allah, insanın fıtratına yerleştirilmiş olan o tevhit bilgisini onun bilmesini emretmiştir!

   Yani “ilim” ile “marifetin” farkı şudur: “İlim “nisyan” ve “gaflete” mesbûk değildir! Ama “marifet” onlara mesbûktur! Bizler de varlığımızdaki o “Tevhit” marifetini hatırlamakla mükellefiz!

   Soru: 

   Neden bizlerin Allah’ı “arif” ismiyle isimlendirmemiz doğru değildir fakat “alim” ismiyle isimlendirmemiz doğrudur?

   Cevap:

  Çünkü “marifet”, nisyan ve gaflet ile mesbûktur, fakat Allah böyle değildir! Peygamberler de “alim” dirler ama “arif” değillerdir! (Marifetin nisyan ve gaflete mesbûk olması anlamında onlara “arif” denilmez, ama başka anlamda denilebilir!)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

             FITRATLARIN FARKLILIĞI! (VI)

 

 

   Fıtratlar arasındaki farklılıklar muhakkaktır! Örneğin kimi fıtratlar gayet saf ve berrak iken (yani Allah’ın celal, cemal ve kemal sıfatlarını net bir şekilde yansıtırken, kim fıtratlar karanlık olmakta ve saflığını kaybetmektedir!

   Şurada şöyle bir soru akla gelebilir:

- “Acaba neden Allah (cc) bazı kullarını fıtrat saflığı üzere yaratırken, diğerlerini böyle yaratmamıştır?”

   Bu soruya şöyle bir cevap verilebilir:

- “Allah, insanlara “hür irade” diye bir güç vermiştir ve insanların sınavları, geleceğini tayin etmesi, saadet ve şekaveti bu iradesine bağlıdır!

   Şayet bir kulun iradesi, Allah’a itaatten başka bir gaye taşımazsa, Allah Teala da bunun böyle bir irade üzere olduğunu bildiği için, onların fıtratını saflaştırmış bulunur! Nitekim Kuran şöyle buyurur:

- “Biz ona iyilik yollarını kolaylaştırırız!” (Leyl: 7)

   Yine aynı surenin biraz aşağısında da şöyle buyuruyor:

- “Biz ona zorluğun (cehennemin) yolunu kolaylaştırırız!” (Leyl: 10)

   Yani her iki iyilik ve kötülüğün ön hazırlığını ve ulaşım vesilesini yaratan Allah’tır! Şayet kul zorluğu (cehenneme gitmeyi) arzu ederse, oraya ulaşması için onun yolunu o kulunun üzerine açar! Kulu kolaylığı (cennete gitmeyi) arzu ettiğinde de onun yolunu o kulunun üzerine açar! Nitekim şöyle buyurur:

- “Hepsine, onlara da bunlara da Rabbinin bağışıyla yardım ulaştırırız! Rabbinin bağışı asla kısıtlı değildir!” (İsra: 20)

      Demek ki, “takva” ve “ibadetten/kulluktan” başka bir niyeti olmayanların “fıtratı” saf olur ve Allah Teala da o kulun bu hedefteki yolunu kolaylaştırır, daha doğrusu onun ön hazırlığını gerçekleştirir. Şayet niyetleri bu olmazsa, iyilikle ilgili yaptığı ön hazırlıkların kula hiçbir faydası dokunmaz! Nitekim Kuran bu konuyu şöyle dillendiriyor:

- “Onlara duyursaydı bile, onlar yine de benimsemeyerek geri dönüp giderlerdi!” (Enfal:23) Çünkü iradelerini hak ve hakikati anlamak için kullanmıyorlar!

   Bir Soru:

“Acaba din fıtri bir şey midir?”

   Cevap:

 “Evet! “Din, fıtri bir şeydir!”

   “Fıtrat” kavramı Kuran’da farklı dillerle beyan edilmiştir! Kimi ayette “yaratış” olarak geçmiştir. Örneğin:

- “Yüzünü hakka yönelmiş olarak dine çevir. Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu “yaratışına!” (Rum: 30)

   Kimi ayette de “Allah’ın boyası/rengi” olarak beyan edilmiştir! Örneğin:

- “Allah’ın boyaması, Allah’ın boyamasından (fıtrata uygun olan İslam’dan) daha güzel olan kim var!” (Bakara: 138)

   Başka bir ayette de “fıtrat”, Âdemoğullarının sırtlarındaki zürriyetleri olarak tabir edilmiştir! Örneğin şöyle denilmiştir:

- “Hani Rabbin Ademoğullarının bellerinden soylarını çıkardı ve onları kendilerine karşı şahit tuttu…” (A’raf: 172)

   Bu son ayet (A’raf/172), ilk ayetin (Rum/30) acaba mefhumu (anlamını izahı) mıdır, yoksa onun mistakı (göstergesi) midir? Yani fıtratın anlamını mı izah ediyor mistakını mı? Ve yine, acaba “fıtrat” ın mahiyeti nedir? Bu konular, elbette ki alimler arasında tartışılmıştır!

   Ben şahsen, “Din” ile ulemanın görüşünün birbirleriyle karıştırılmaması gerektiği kanaatindeyim! Şayet din adına söylenen bazı görüşler fıtrata ters düşüyorsa bu, o sözün ulemaya bir görüş olmasından dolayıdır, dinin görüşü olduğundan değildir!

   Örneğin Kuran diyor ki “sükûnet”, “karşılıklı sevgi” ve “rahmet”, erkek ile kadın arasında oluşur ve bu da fıtridir! Yani Kuran’ın tüm ayetlerinden bunların fıtri konular olduklarını anlıyoruz! Yani bunlar “tekvini” dirler! Diğer bir ifadeyle, erkek ile kadın arasındaki bu işler, varlıklarına yerleştirildiğinden dolayıdır!

   Yine Kuran, Lut kavminin fıtrattan koptukları ve cinsiyet sapıklığına düştükleri için helak olduklarından söz ediyor! Tekvini yoldan sapmanın sonucu, ebetteki helak olmaktır! Onlar; cinsiyetin mefhumundan değil de mıstakından, yani kadını bırakıp erkeklerle cinsel ilişkide bulunmalarından dolayı helak oldular!

- “Siz kadınları bırakıp da şehvet ile erkeklere yaklaşıyorsunuz!” (A’raf: 81) ayeti buna işarettir!

  

  Bir Soru:

   Acaba Şer’i Hükümlerin Kaynağı Fıtrat mıdır?

Cevap:

 

   Diyebiliriz ki evlilikle ilgili dini hükümlerin temeli fıtrata dayanmaktadır (tekvinidir!) Örneğin boşanma, ev reisliği, nafaka temini, mahremlerle evliliğin haram oluşu, ilk evlilik teklifinin erkekten kadına yapılması, soyun erkeğe nispeti, çocukların erkeğe verilmesi, akli yönden erkeğin kadından daha derin düşünceye sahip oluşu gibi şeylerin tümü, tekvini hükümlerdirler. Şeriat da bu hükümleri, tekvini ve fıtri yasalardan almıştır!

   Yani kadının İslam’daki hukuku, tümüyle tekvinidir, teşrii değildir! Kısacası tüm dinler, kadınla ilgili hükümleri, fıtrattan almıştır!

    İnsanların “toplumsal/sosyal varlık” olması da tekvini bir şeydir, teşrii değildir! Dini olmayan topluluklarda da bu durum aynen öyledir! Yani “insanlar toplu olarak yaşarlar/İnsanlar tabii olarak medenidirler” sözü de buna işarettir!

   Kısacası, Tabatabai’nin de dediği gibi, şeriatın kaynağı, insanın fıtratı ve tabiatıdır! Bunun tarihi kanıtları da vardır! Yani insanlık tarihinde insanın aile dışı ve tek başına yaşadığı hiçbir dönemde görülmemiştir! Her dönemde sosyal yaşamamış olsalar dahi, ailesiz ve tek başına yaşamamışlardır! Ve yine insanoğlu cinsel yaşama da sahip olmamışlardır! Yani erkekler bir gün bu kadınla, kadınlar da falan erkekle, yarın da başka bir erkek ya da kadınla yaşamamışlardır! Yani “kadın-erkek arasındaki teşrii ahkamın kaynağı, toplumsal ve itibari şeyler midir, yoksa tekvini ve tabiimimdir,” şeriatın bununla ilgili kaynağının neresi olduğuna bakmak lazımdır!

   Başka bir görüşe göre ise, kadın ile erkek arasındaki aile oluşumunun temeli, “kültürel ve tarihseldir!” Bundan ötürü de değişkendir! Yani “evlilik şartları” ve aile oluşumları dönemden döneme farklılık arz etmektedir! Örneğin, bir zamanlar (İslam’ın ortaya çıktığı ilk asırlarda) kadının en hayırlısı, onun erkekleri ve erkeklerinde onu görmemesiydi! Şimdiyse toplumun yarısı kadın yarısı ise erkektir! Acaba kadının sesini duymayan erkek ya da erkeğin sesini duymayan kadın var mıdır? Çünkü sokak ve pazarlar erkek-kadın kaynıyor!

   Değil İslam topluluklarında, Batılı topluluklarda da tekvini olarak erkeklerin kadınlar üzerinde hakimiyetleri vardır! Demek ki dünyanın her tarafında insanların tabiatı aynıdır!

   Sonuçta şunu diyebiliriz:

- “Aile kurumu hususunda iki görüş vardır: Birine göre bu kurumun oluşumu tekvinidir! Diğer bir görüşe göre ise, sosyal, tarihi ve kültüreldir! Şayet sosyal ve kültürel olur ise, onun için kanun koymaya da gerek yoktur! Çünkü toplum sürekli gelişkinlik gösterir ve bu yasalar da sürekli değişiklik arz eder. Fakat: “Erkekler kadınlar üzerinde yönetici ve koruyucudurlar” (Nisa: 34) ayeti mucibince, aile kurumu “tekvinidir”, ama teferruatları kültüreldir!

 

 

 

KURAN İNSANIN TABİATI İLE FITRATINI   BİRBİRİNDEN AYRIŞTIRYOR! (VII)

 

 

   Kur’an-ı Kerim, özellikle de insanın tabiatı ile fıtratını birbirinden ayrıştırıyor! Çünkü insanın tabiatı ile fıtratı farklı şeylerdir!

   “Fıtrat” ilahidir, tabiat ise arzîdir (yer yüzü kaynaklıdır!) Bundan olsa gerek Kuran insan hakkında: “Yere çakılıp kaldınız” (Tövbe: 38) tabirini kullanmıştır! Yani Kuran, insanın iki şeyden müteşekkil olduğunu vurguluyor: Biri “ilahi fıtrat”, diğeri de “arzî tiynet!”

   Hadislere baktığımızda Allah Teala’nın, toprağın nasıl birtakım özelliklere sahip olduğundan bahsettiğini görüyoruz! Nitekim bazı rivayetlerde şöyle geçer:

- “Allah imamları, illîyin toprağından (kutsal kabul edilen topraktan), dostlarını da onların artığından, düşmanlarını ise siccin toprağından (karanlık enerji taşıdığına inanılan topraktan) yarattı!”

   Bunlar, toprağın batınî özelliklerindendir! Bizler ise toprağın zahiri özelliklerini görüyoruz! Kimi topraklarda öyle özellikler görüyoruz ki, bunlar başka topraklarda bulunmuyor! Kısacası hadislerde toprağın özelliklerinden çokça bahsedilmiştir!

   Kuran, bu hakikate, birçok ayetlerde de işaret etmiştir! Örneğin bu ayetler onlardandırlar:

- “Gerçekten biz insanı, kuru bir çamurdan, biçimlendirilmiş kara bir balçıktan yarattık!” (Hicr: 26)

- “Gerçekten biz insanı, çamurdan olan bir süzmeden yarattık!” (Müminun: 12)

- “İnsanı yaratmaya çamurdan başlayan!” (Secde: 7)

   Bu ayetlere bakıldıktan sonra şu soruyla karşılaşıyoruz:

- “İnsan, bir boyutuyla topraktan yaratılmıştır, diğer bir boyutuyla da “ruh” tan. Çünkü Kuran, “ona ruhumdan üflediğimde” (Hicr:29) diyor! Soru şu ki, “acaba zaman açısından bunların zuhurunun hangisi öndedir?” Diğer bir ifadeyle, “acaba bunların hangisi en vazıh şekilde zuhur ediyor?” Ve yine “acaba, bunlardan hangisi daha fazla bâtınidir (gizlidir)?”

   Rivayetler diyor ki hem toprağın özellikleri hem de ruhun özellikleri, insanda sıkıştırılıp yerleştirilmiştir! Yani ilahi ruh, insanın fıtratında saklıdır. Onun özelliklerinin ortaya çıkması için eğitime, işlenmeye ve kalbini tezkiye etmeye ihtiyaç vardır! Şayet bunları yapar ise, o ilahi özellikler (ona üflenen ilahi ruh) ortaya çıkmış olur! Aksi taktirde Allah, onun üzerinde toprak özelliğini tezahür ettirmiş olur! Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerim:

- “Gerçekten onu (nefsini) kötülüklerden arındıran kimse kurtuluşa ermiştir!” (Şems: 9) diye buyuruyor! Yani insanın kurtuluşa ulaşması için, insan fıtratının, batından dışarıya çıkarılması gerekir! Şayet fıtrat, toprağın içerisinde gömülü kalırsa, insanlık kaybolur ve sahibini de hedefe ulaştıramaz!

   Bundan dolayıdır ki Kuran, fıtrat konusunun insanda bulunduğuna sıkı bir şekilde vurgu yapıyor “Ve fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar!” (Rum:30) diyor!

   Şöyle bir soru daha vardır:

- “Acaba insanda ilk zuhur eden sıfatlar hangileridir, övülen sıfatlar mı yerilen sıfatlar mı önce zuhur etmiştir?”

   Cevabı şudur:

- “İnsanda ilk zuhur eden sıfatlar, “yerilmiş sıfatlardır!” Bunun içindir ki Kuran, “Sonra ona kötülük ve iyiliği ilham edene” (Şems:8) diyerek, ilk önce “fücur” dan (kötülüklerden) bahsediyor! Çünkü insanda, yaratılışı itibarıyla toprak boyutu, yani fücur sıfatları zuhur ediyor!

   Şayet insan, kendisindeki ilahi ruhun tecelli etmesi için kalbini toprak özelliklerinden arındırmayı başarabilirse, sonrasında takva boyutu izhar olur! Kimileri bunu başarıyor, kimileri de bunu başaramadan dünyadan göçüp gidiyor!

   İmam Ali (as) da Nehcü’l-Belağa’nın ilk hutbesinde buna değinmiştir! Yani “fıtratın gömülü olduğuna ve onun o gömüldüğü yerden (insanın toprak boyutundan) çıkartılıp izhar edilmesi gerektiğine” vurgu yapmıştır!

Diğer bir ifadeyle, imam Ali (as), insanın da aynen bir çiftçi gibi olduğunu ve çiftçinin toprağı sürmesindeki maksadının, ona ektiği şeylerin fazlasıyla karşılığını alması bulunduğunu” söylemektedir!

   Kuran: “Gerçekten onu (nefsini) kötülüklerden arındıran kimse kurtuluşa ermiştir. Onu (küfür ve günahla) kirleten ise, şüphesiz ziyan etmiştir” (Şems: 9-10) diye buyurmuştur!

   Bu ayette Kuran, “neden tezkiyeyi (temizliği) “tedsiye” nin (kirliliğin) önüne geçirmiştir?” Diye sorulabilir!

   Cevabı şudur:

- “Allah Teala insanı felaha (kurtuluşa) ulaştırmayı diliyor! Bundan dolayı ve bu hedefin gerçekleşmesi için önce tezkiyeyi, sonra da tedsiyeyi söylemiştir!”

   Peki “insanın yaratılıştaki hedefi nedir ve o hedefe nasıl ulaşabilir?” diye bir soru sorulabilir!

   Böyle bir sorunun cevabını da Kuran vermiştir! Yani Kuran “Sonra ona kötülükleri ilham etti” demekle, insanda ilk tezahür eden şeyin, onun toprak boyutunun taşımış olduğu “fücur” ve yerilmiş sıfatlar olduğuna gönderme yapmıştır! Fakat “gerçekten onu (nefsini) kötülüklerden arındırdı” sözüyle de “tezkiyeyi” öne alıp, “tedsiyeyi” onun sonrasına bırakmış ve “insanın yaratılışındaki hedefin, onu temizleyerek kurtuluşa ve kemale ulaşması olduğunu bildirmiştir!”

 İşte bu soruların cevabını Kuran’dan öğrenmiş oluyoruz!