h.kanaatli @ hotmail.com

İSLAMDA HİCAB KONUSU

   Kimilerine göre “hicap” ile ilgili bu denli sıkıca yapılan tembihlerin nedeni fars kültürüdür! Zira bu iddiaya göre Abbasi Sultanları hicap kültürünü farslardan almış, kendi ailelerinde uygulamış ve bu şekilde hâkimiyet kurdukları bölge halkının hanım ve kızlarının da kendi ailelerinde olduğu gibi hicap konusunu uygulamalarını sıkıca tembih etmişlerdir!

    Oysaki hicap, Abbasi Sultanlarından önce de mevcuttu! Hatta Kuran ve sünnette de hicap konusu zikredilmiştir. Fakat tafsilatı fakihler tarafından ortaya konulmuştur!

  Yani fakihler, kendilerince yaptıkları içtihat ve istinbatlarıyla, bu konuya dair birçok hükümler çıkarmış ve hicap meselesinin sıkı tutulmasına vesile olmuşlardır. Hatta diyebiliriz ki, bununla ilgili ifratta da bulunmuşlardır!

   Aslında hicap, Kuran ve İslam ile ortaya çıkmış bir mesele de değildir. İslam sonrası “hicap” ismini alan “örtü” ya da “örtünme”, İslam öncesi de var olan bir gerçektir, fakat “örtü” nün sıkı tutulması ve dini “hicap” meselesine dönüşmesinin, Abbasiler sonrası döneme ait olduğunu söyleyebiliriz! Fakat bizim asıl konumuz örtünün ne zaman ortaya çıktığı meselesi değildir! Örtü ve örtünme, Nebi’nin kendi zamanında da vardı. Nitekim tarihin kayıtlarında şöyle geçer:

- “Ensar’dan bir delikanlı, genç bir kızı görmüştü. Kızın göğüslerinin üst kısmı açıktı. Delikanlı durmadan o kızın açık olan o yerine bakıp duruyordu. Gözleri adeta o yere takılıp kalmıştı. Bu şekilde dalgınca etrafına dikkat etmeden gelip kafasını bir direğe vurdu. Alnı yarılıp kan akmaya başladı. Bu haliyle de Nebi’nin yanına geldi ve: “Ya Resulallah! Başıma şöyle bir durum geldi” dedi ve başından geçenleri ona anlattı! Bu hadiseden dolayı da Allah örtü/hicap ayetini nazil etti! Böylece örtü/hicap meselesi İslam dini adına kayda geçti ve ortaya çıkmış oldu!

   Tabi ki hadislerde geçen konuları inkâr etmek mümkün değildir, fakat kimi fetvalardaki hükümleri inkâr mümkündür! Bununla birlikte naslarda (Kuran ve sünnette) geçen konuları da doğru okumak ve onları, cahiliye örfünün giydirdiği adetlerden temizleyip ayrıştırdıktan sonra, yeniden onları mütalaa etmek gerekir!

   Bir konu her ne kadar ayetlerde geçmiş olsa dahi, Kuran’ın (hammalu’l- vücuh) “birden fazla anlam taşımasından” dolayı, ayetleri hayli derinlemesine incelemek gerekir!

   Her bir müfessir ya da fakih, Kuran’da geçen her bir ayete, kendi zihnindeki mesbukatı (şuur altındaki bilgileri) ve tasavvurlarını yükler, zihninde taşıdığı kültür ve mesbukatlara göre o ayetleri tefsir etmeye ve hüküm çıkartmaya yeltenir ise, işte sıkıntı o zaman başlar ve onun çıkartmış olduğu bu faraziyeler işi çıkmaza sokar!

   Acaba onun bu faraziyeleri doğru mudur değil midir, Allah’tan mıdır örften midir, bunları derinlemesine tahkik etmek gerekir! Hatta o ayetleri anlamlandırıp hüküm çıkarmada fakihler arasında “icma” (görüş birliği) olsa dahi, yine de o ayetlere yüklenen anlamlara dikkat etmek gerekir!

    “İcma”; şeriatın dört delilinden yalnızca biridir! Aynı şekilde Kuran’ın nas oluşu da dört delilden biridir! Bundan dolayı “icma” ve “nas” tan daha önemli olan şey, o nasta yer alan konuyu doğru anlayabilmektir!

   Nassı anlamak ise “mesbukata” dayalıdır! Yani insanın şuur altını oluşturan kültüre vabestedir! Asıl üzerinde durup konuşulması gereken şey ise bu kültürdür! Acaba söz konusu kültürün kaynağı tümüyle “saf İslam” mıdır? Yoksa bu kültürün oluşmasında “örf” mü müdahildir?

   Ve yine, müfessirin o ayeti tefsirinde ya da bir fakihin o ayetten hüküm çıkartmasında acaba örfün müdahalesi söz konusu mudur, yoksa eğitim ya da dış değişimler mi etkindir!

   Kanaatim odur ki “örtü” ile ilgili hususta müfessir ve fakihler üzerinde cahiliye dönemi Arap kültürünün etkisi hayli fazladır!

   Örtü ile ilgili olduğu söylenen Nur Suresindeki ayet şöyledir:

- “Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarını kontrol etsinler ve mahrem yerlerini korusunlar. Açıkta olanın dışında süslerini açmasınlar! Başörtülerini, yakalarının üzerine salıversinler. Süslerini kocaları ve… dışında kimseye açmasınlar.” (Nur: 31)

   Söz konusu bu ayetin, “baş örtmesiyle” ilgili değil de sadrı (göğüs üstünü) örtmesiyle ilgili olduğu daha çok dikkat çekmektedir!

   Fakihlerin bu ayetten “başı ve göğsü” kapamaya dair istinbat ve içtihatta bulunmaları pek de anlaşılır gibi değildir!

 Ayet: “Başörtülerini yakalarının üzerine salıversinler” (Nur:31) diyor. Bildiğimiz gibi “Himâr”, başı kapatır! Kuran bu ayette başı kapatmayı emretmiyor! Daha açıkçası Kuran’da bir tek ayet dahi apaçık bir şekilde kadınların saç tellerini ve kafalarını örtmeyi emretmemektedir!

   Zira, başı örtmek, cahiliye örfünde mevcuttu! Yani çöl şartları, çölde yaşayan Arap erkek ve kadınları, başlarını yüzleriyle birlikte sarıp örtmeye icbar ediyordu! Çünkü çölde kopan kum fırtınaları, toz- toprak ve kavurucu güneşin çarpması, ister istemez kadın erkek her kesin çadır ve evlerinden dışarı çıktıklarında, kafa ve yüzlerini, bir tek gözleri açık kalacak şekilde kapamalarını gerekli kılıyordu!

    Bu da şu demektir: “Yani kafayı örtme meselesi zor tabii şartlardan dolayı cahiliye döneminde Arapların baş vurdukları mecburi yöntemlerden biriydi! Allah tarafından vacip ve kaçınılmaz bir olgu değil, tabiat şartlarından kaynaklanan bir icbarlıktı!”

    Fakat ayet ile gelen konu, “Himâr” ın (başa örtülen örtünün) “Cüyub” un (ceplerin/göğüslerin) üst kısımlarına da salınması ve orayı da örtmesi şeklindeydi! Bizler bu ayetten (Nur:31) ancak bu kadarıyla yetinmeliyiz! Bundan başka hükümler çıkartmamız gerekmez!

   Yani delilin medlulden (ayetin örtüden) daha has olması icap etmez!

   Fakihler bu ayetten yola çıkarak başın ve göğüslerin kapanmasının vacip oluşu düşüncesini elde etmişleridir! Oysaki ayet, açıkça “Cüyub” (göğüslerin üst kısmı) nın örtülmesini emrediyor. Çünkü “Himâr/baş örtüsü” daha önceden örfi (töresel) olarak mevcuttu!

   Bizler bu ayette örfi olan ile şer’i olanı birbirinden ayrıştırmakla mükellefiz! Fakat üzülerek belirtmeliyim ki verilen fetvaların büyük çoğunluğu bu iki hususu (örfi olan ile dini olanı) birbirlerinden ayrıştıramamaktalar! Dolayısıyla diyebiliriz ki burada örf, şeriatın içerisine girmiştir! Halk da bu türden fetvaların (örfi olgulara dayalı fetvaların) dinden ve Allah’tan olduğunu tasavvur etmişlerdir. Oysaki örtü ile ilgili verilen fetvaların %80’i meşruiyetini örften almaktadır, Allah’tan değil! O halde şayet örf ve kültür değişirse halk, bu türden fetvaların Allah’tan olduğunu tasavvur ettikleri için, onların değişimine yanaşmamaktadırlar!

   Önceden de işaret ettiğimiz gibi rivayetler ayetin nüzul sebebini şöyle açıklar:

- “Ensar gençlerinden biri bir kızın peşince gidiyordu. Onun göğüslerinin üst kısmı açıktı. Bu bölgesi o delikanlının dikkatini çekmişti ve onun fitneye düşmesine sebep olmuştu! Söz konusu bu ayet de nazil olup o kızın göğsünün üst kısımlarının örtünmesini söylemiştir, saçlarını kapamasını ya da başını örtmesini değil!”

   Diğer bir ifadeyle Kuran, cinselliği (erotizmi) tahrik eden yerlerin örtülmesini emretmiştir! Saç ise erotizmi tahrik eden şeylerden/yerlerden değildir!

   Erotizmin yerleri göğüsler, kalçalar, kırıtarak yürüyüşler vs. dir! Yani İslam’da gösterilmesi haram olan şey, kadının çekiciliği olan yerlerini göstermesidir, başın açıklığı ya da saç tellerinin gözükmesi değildir! Fakihler ise “teberrüc/çekicilik” in baş ve saçlar olduğunu tasavvur etmişlerdir ve onların örtülmesinin vacip olduğu kanaatine varmışlardır!

    Oysaki İslam’da yasaklanan şey, kadının teberrücüdür. Yani gençleri yoldan çıkarması için vücudundaki insanları fitneye sevk edecek yerlerini teşhir etmesidir! Dolayısıyla İslam’da haram olan şey, başı açmak ve saçı göstermek değildir!

   Fakat Fakihler bunun tam tersine şeriatta örtülmesi gereken yerin saç ve baş olduğunu tasavvur etmişlerdir! Oysaki Kuran’da başın örtüleceğine dair herhangi bir ayet nazil olmamıştır! Hatta tam tersine birçok rivayetlerde başın açık olması gerektiği sözü teyit edilmiştir!

   Nebi’ye kadınlarının ve kızlarının örtünmesini emreden ayet bunun bir örneğidir. Ayet şöyledir:

- “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, çarşaflarını üzerlerine almalarını söyle. Bu, onların tanınması ve incitilmemesi için daha uygundur. Allah, sürekli bağışlayandır ve merhamet edendir!” (Ahzab: 59)

   Bu ayette “kafayı örtme” geçmiyor! Ayet şöyle diyor: “Ey Nebi! Eşlerine, kızlarına de ki” diyor! Yani eşleri ile “kızlarını” da zikrediyor!

    Normal müminlere gelince, “müminlerin kadınlarına” da deki diyor! Fakat müminlerin “kızlarını” zikretmiyor! Buradan da “örtünmenin müminlerin kızlarına farz olmadığını” anlıyoruz!

   Yani evlenmemiş bir kız, hatta yirmi yaşına ulaşmış olsa dahi yine de örtünmek ona farz değildir. Şayet müminlerin kızlarının örtünmeleri onlara da farz olsaydı, ayet bunu da zikretmiş olurdu!

   Ayet, Nebi’nin eşlerine ve kızlarına üzerlerine çarşaf almalarını söylemekle memur olduğunu açıkça beyan etmektedir. Fakat müminlerin eşlerine de bunu söylemekle memur olduğunu beyan etmesine rağmen, kızlarının adı zikredilmemiştir!

   Şayet ayette geçen “Ve nisaü’l- müminin/müminlerin hanımları” sözünün “müminlerin kızlarını” da kapsadığı iddia edilir ise, o taktirde aynı kelimenin (Nisa) peygamberin eşleri için de zikredilmesiyle birlikte, neden “kızları” kelimesinin de ayrıca zikredildiği sorusu akla gelir! Bu da şunu gösteriyor:

- “Mesele başın açık olup saçların gözükmesi meselesi değildir! Ayet peygamberin eşleri, kızları ve müminlerin hanımlarının örtünmelerine has bir meseledir. Şayet müminlerin kızlarına da örtünme farz olsaydı, ayet onu da açıkça zikretmiş olurdu!”

   Anlaşıldığı kadarıyla ayetteki işin sırrı şudur:

- “Evli kadınların evli olduklarına dair bir işaret taşımaları gerekir! Böyle bir işareti taşımakla birlikte, karşısındaki yabancı erkekleri tahrik etmekten uzak durmuş olurlar! Yani bakışlarını uzaklaştırırlar!”

   Bakire ve evli olmayan hanımların sahip oldukları güzelliklerini izhar etmeleri, tabiatları gereğidir! Çünkü Allah’ın onlara gençlik ya da güzellik vermesindeki hikmet, erkekleri kendine cezbedip evlenmek ve yuva kurmaktır! Fakat şayet bir kız ya da evli olmayan bir hanım tepeden tırnağa örtülü olup da evli olanlardan ayrıştırılmazsa, erkekler onların evli olmadıklarını anlayamayacakları gibi, onların da evlenip yuva kurma hedefleri gerçekleşmiş olmayacaktır!

   Ayrıca İslam dini hakkında tasavvur edilen şey, onun fıtrat ve tabiat dini oluşudur! Yani bu din, insanın fıtratı ve tabiiliği üzerinden hareket edip giden bir dindir! Evli olan kadın ise, evlenmek ile bu daireden (fıtrat ve tabiat dairesi) çıkmış olur! Bundan ötürü de onun bu daireden çıkışıyla birlikte örtünmesi ve eşine has olması gerekiyor!

    Fakat kızlar böyle değillerdir! Bundan olsa gerek ayet, müminlerin hanımlarının yanında, kızlarını zikretmemiştir, çünkü kız cazibiyetini (çekiciliğini), süslü yerlerini ve Allah’ın ona lütfetmiş olduğu güzelliklerini eş bulmak amacıyla izhar etmelidir! Örneğin yüz güzelliğini, saçlarını ve kendindeki diğer güzelliklerini ortaya koymalıdır ki kendine eş bulmuş olsun!

   Müslüman toplulukların dışındaki diğer topluluklarda da bu böyledir! Örneğin Hint toplumunda da evli olan kadın kafasını örter! Bundaki amaç, erkeklerin ona saygın davranmasıdır!

    Saygının fazlalığı, o şeyin Allah’tan olduğu anlamına gelmez. Şayet örtü Allah’tan olan bir durum olsaydı, o taktirde yalnızca hür olan kadınlara değil, cariye ve özgür olmayanlara da olurdu! Allah şöyle buyuruyor:

- “Açıkta olanın dışında süslerini açmasınlar!” (Nur: 31)

   Kadının açıkta olanları, “yüzü, elleri ve topuklarına kadar olan ayaklarıdır.” Yani Kadınların yüzleri de kafalarının büyük bir kısmını teşkil ediyor! Çünkü kadının güzelliği yüzü, gözleri ve saçlarıdır. Yani güzellik “cinsel tahrik” değildir! Saçta “cinsel tahrik” diye bir şey söz konusu değildir! Fakat göğüsler ve onların üst kısmı tahrik unsurudur! Bunlar tahrik bölgeleridir! Buralar, gerçekte güzellik bölgelerinden farklıdır!

   Aslında güzellik arzu edilen bir şeydir. Hiç kimse Allah’ın güzelliği nehiy ettiğini söyleyemez! Bizzat tabiatta ve kadındaki güzellikleri Allah’ın kendisi var etmiştir! Bundan dolayıdır ki güzelliği örtmek, sevilen ve arzu edilen bir şey değildir!

   Yine Kuran: “Başörtülerini yakalarının üzerine salıversinler” (Nur:31) diyor! “Kafalarının üstüne” demiyor! Dolayısıyla ayetten şunu anlıyoruz:

- “Allah kadınlardan, erkekleri tahrik edecek yerlerini kapatmalarını emrediyor! Kafa ve saç tahrik edici değildir, şayet kafa ve saç tahrik edici olsaydı, Kuran “Kafalarının ve yakalarının üzerine” derdi!

   Demek ki örtüde asıl mesele “örf” tür! Hükümlerin birçoğu da örfe dayanır! Cahiliye dönemi Arap örfünde kadın erkek her ikisi de kafalarını örterlerdi. Çünkü önceden de işaret ettiğimiz gibi çöl hayatında ve Arapların yaşadıkları bölgelerde güneş çarpması, kum fırtınası, toz toprağın bolca bulunması vs. mevcuttu! 

   Hatta zamanımızda dahi çöl hayatı yaşayan Araplar, Afrika’dakiler ve yine İran’ın çöl kesimindekiler, kadın erkek tümüyle kafalarını örterler! Onlardaki örfün bu durumu şeriata geçmiştir, örflerinde bulunan birçok şey, şeriata dönüşmüştür! Fakihler ise bunları, ilahi hükümler olarak zannetmişlerdir!

   Oysaki örfi olana tabi olmak vacip değildir, şer’i olana tabi olmak vaciptir! Fakat neyin örfi ve neyin de şer’i olduğunun ayrılması gerekir. Dolayısıyla dedik ki başın örtülmesinin kaynağı örfe dayanmaktadır.

    Kuran’da, gelenekselci Şii ve Sünni alimler tarafından Ahzab 59 ile Nur Suresi 31’nci ayetler sıkça örtü ile ilgili referans gösterilmesine rağmen, gerçek şu ki bunların hiç birisi ne başın örtülmesinin ve ne de saçın gözükmemesinin ilahi emir olduğuna dair apaçık bir delil değildirler!

   İkincisi: Bakıyoruz ki Kuran’da örtü ile ilgili oldukları kabul edilen ayetler, örtünün gerekçesini de zikrediyor! Örneğin bu ayet, örtüyü şu gerekçeye dayatıyor:

“Bu (örtü), onların tanınması ve incitilmemesi için daha uygundur!” (Ahzab: 59)

   Yani söz konusu ayet, evli kadının örtünmesinin, onun evli olduğuna dair bir kimlik olduğunu ve yine örtünün onun “dişiliğini” değil “kişiliğini” koruyan bir unsurdan ibaret bulunduğunu ifade ediyor! Demek ki söz konusu ayet, örtünün nedenini de açıklamıştır.

    Örtünmenin nedeninin “kadının hür ve evli olduğunun bilinmesi ve eziyete maruz kalmaması” olduğu beyan edilmiştir! Çünkü o dönemde hür kadınlar ile cariye olanlar birbirleriyle karışık bir durumda yaşıyorlardı. Cariyeler genelde riskli durumlarda oluyorlardı! çoğunlukla onlara dalaşılıyordu! Hür kadınlar ise, falan kabileden filan şahsın eşi, kızı ya da kardeşi vs. oldukları için onların dokunulmazlıkları olurdu. Bundan dolayı da gençler hür kadınlara dokunup dalaşmaktan sakınırlardı! Ayet de tam olarak bu konuya değiniyor:

- “Bu (örtü), onların tanınması (hür kadın olduklarının bilinmesi) ve (bundan dolayı da) incitilmemesi için daha uygundur!”

   Yani kadının örtünmesinin, onun hür ve saygın olduğunun bilinmesi ve dolayısıyla da eziyete maruz kalmaktan korunmasının nedeni olarak anlatılmaktadır!

   Diğer bir ifadeyle; hür kadınlara yapılan eziyetleri nefyetmek, örtünmenin illeti olmuş ve hicabın farz olmasının gerekçesi kabul edilmiştir! O günkü kültüre göre şayet kadın örtülü olur ise, onun hür olduğu anlaşılır ve saygı gösterilirdi, şayet açık olsaydı, onun cariye olduğu ya da bakire ve eşsiz olduğu bilinir ve hür/evli kadınlar kadar dokunulmazlığı olmazdı.

   Buradan hareketle, örtünün hür kadınlara has olduğunu söyleyebiliriz! Daha doğrusu o dönemin kültürüne göre örtünme, “üstün nitelikli hanımlara has bir kıyafetti, onların o nitelikleri de hür ve evli olmaktan geliyordu!”

   O dönemlerde örtünme, hür kadınlara dalaşmanın kabileler arasında sorunlara sebebiyet vermesinden dolayı, evli olan kadın ile  olmayan kadının arasında bir ayrıştırıcı görevi de üstlenmiş olurdu!

   Birtakım rivayetlere bakıldığında da bunun böyle olduğunu müşahede etmekteyiz. O rivayetlerden bazıları şunlardır.

   Vesailü’ş-Şia kitabının c.3, Namaz kılanın elbisesi bölümü:

1-İmam Muhammed Bakır (as)’dan soruldu: “Namaz kıldığında Cariye başını örtmeli midir?” Dedi ki, “Cariye için başı örtmek yoktur!” Başka bir rivayette de “Cariye’ ye namazda başını örtmesi yoktur” gibi geçmiştir!

2-İmam Cafer Sadık (as) şöyle demiştir: “Cariye için başı örtmek yoktur!”

   Hatta hadisin devamında şöyle geçer: “Şayet Cariye başını kapamış olsaydı, imam onu döverdi!”

   Bu hususla ilgili de iki rivayet nakledilmiştir ve şöyle denilmiştir:

- “Namazda başını bağlayan Cariye’ den (hizmetçiden) soruldu. Dedi ki “ona o taktirde vurun ki, hür kadın ile Cariye olan birbirinden ayrışmış olsunlar!” 

   Demek oluyor ki örtünün farz olmasının nedeni, hür kadının Cariye kadından ayrıştırılması içindir! Fakihlerin şu dönemde dedikleri gibi “toplumu fitneden korumak için” değildir!

   Şayet örtünmeden maksat toplumun iffetini korumak ve ifsadını önlemek için olsaydı, o taktirde hür kadının da Cariye’ nin de örtünmesi gerekirdi. Çünkü bunların her ikisi de Müslüman kadındır, Cariyeler gayri müslim ve hür kadınlar da Müslüman değillerdi!

   İşte yukarıda naklettiğimiz rivayetlerde Ehl-i Beyt imamları, hicabın farz olmasının sebebinin, hür kadınlar ile Cariyelerin birbirlerinden ayrıştırılması için olduğunu söylemişlerdir! Elbette bu görüş, tüm Şii fakihlerin görüşü değildir. Özellikle de o dönemdeki kimi fakihlerin görüşlerinin temeli bu rivayete dayanmaktadır!

   Günümüzde ise artık hür ve cariye diye bir ayrım kalmamıştır. Dolayısıyla, örtü/hicap konusu ya evli kadın ve bakire kızların tümünü de kapsamına almıştır diyeceğiz, ya da bunların her ikisi için de sona ermiştir görüşüne sahip olacağız! Çünkü kimi modernistlere göre, konuya buradan bakılınca artık illet bitmiştir, illetin (örtünme nedeninin) bitmesiyle malul (örtünme) de bitmiş ve sona ermiştir! Bilindiği gibi hüküm, illetin etrafında dönüp dolaşır!

   İmam Cafer Sadık: “Onu (cariyeyi) vurunuz ki, hür kadın ile cariye birbirinden ayrılmış olsun!” diyor.

Diğer bir rivayette de şöyle geçer: “İmam Cafer’den soruldu; namazda cariye başını örtebilir mi? İmam; hayır, örtemez, babam (İmam Muhammed Bakır) cariyenin başı örtülü şekilde namaz kıldığını gördüğünde, hür kadının cariye’ den ayrı olduğunun bilinmesi için onu vururdu dedi!”

   İşte bu rivayette de örtünün illeti beyan edilmiştir! Nitekim önceden de söylediğimiz gibi Kuran’da da örtünmenin illeti beyan edilmiştir! “Bu (örtünme), onların (hür kadınların) tanınması ve incitilmemesi için daha uygundur!” denilmiştir.

   Üçüncüsü: Örtünmeden gaye şayet kadınların iffetinin korunması olsaydı, biz şunu çok iyi biliyorduk ki Arap olmayan Rum, Fars ve diğer uyruklara mensup cariyeler, Arap olan kadınlardan daha güzellerdi! O taktirde şeriat neden Rum, Fars ve diğer uyruktan olan kadınların/cariyelerin örtünmemesini mübah görüyor? Zira onların güzellikleri, toplum içerisinde daha fazla fitneye sebebiyet verirdi!

   Emevî ve Abbasiler döneminde de Cariyeler, Arap hür kadınlarından kat kat daha fazlaydı. Sokak ve çarşılarda en fazla çıkıp dolaşanlar onlardı. Hür Arap kadınları evlerinde oturuyor ve dışarıdaki işlerini hallettirmek için cariyelerini gönderiyorlardı.

    Hatta şunu da rahatça söyleyebiliriz ki, o günkü İslam toplumu içerisinde kadınların 5/3’ü sokaklardaydı ve bunların çoğu da cariyeydi. Demek oluyor ki örtünün/hicabın farz kılınmasından kasıt, hür kadınlar ile cariye kadınların birbirlerinden ayırt edilmeleriydi!

   Şayet fakihlerin dedikleri gibi olsaydı, yani örtünmeden kasıt toplumun iffetini ve gençliğin bataklığa düşmesini önlemek gayesini taşısaydı, cariyeler hür kadınlardan daha fazlaydı. Buradan baktığımızda örtünün kadına farz oluşu, dini bir farz değildir, dinde bunun bir esası yoktur! Bunun esası kültürdedir!

   Daha önceden dedik ki, örf değiştiği taktirde, onun hükmü de değişir! Dinde/şeriatta geçen şey, kadının cinsiyetinin tahrik edicilikten korunmasıdır! Akıl sahibi olan her kes de bunu tastık eder. Yani kadın örtülü olur ise, daha çok saygın olur! Diğer kadınlara (fitneye vesile olanlara) nispeten daha çok hürmet gösterilir!

   Elbette kadının “dişiliği” ile “kişiliği” birbirinden farklı şeylerdir ve onun kişiliği cismiyle değildir! Fakat açık gezmek ve fiziki boyutunu teşhir etmek, onun değerini azaltır ve kişiliğini sınırlar. Diğer bir deyişle, onu o cismiyle mahkûm eder. Diğerlerinin bu cisme yanlış muamelede bulunmasını temin eder. Bu durum hem aklen hem de şer ’an mümkündür! Fakat kafayı ve diğer yerleri örtmek örfi bir meseledir! Örfi olması hasebiyle de anlıyoruz ki hicap, nisbidir!

   Bizler örfün saygınlığını gözetmeliyiz. Vaciplerin tümü şeriattan kaynaklanmadığı için, örfün vacibatının cezası ilahi ceza değildir. Örfün, ferdi ve toplumsal vacibatları dini vacibatlardan daha fazladır!

   Necef, Kerbela, Mekke ve Medine gibi koyu gelenekçi dini topluluklarda, kadınların “aba/çarşaf” diye tabir ettikleri bir üst elbisesi vardır! Bu üstlük o topluluklarda farz gibi gözüküyor. Şayet bir hanım İslami örtünmeyle dahi dışarı çıksa fakat üzerinde söz konusu o “aba” yı bulundurmazsa, onun hakkında o topluluk içerisinde kuşkular oluşmaya başlar ve o kadına menfi bir gözle bakılır. Onun hafif bir insan olduğu ve erkeklerle ilişkisi bulunduğu düşünülür!

   Kadın için en iyi olanı, şer’i vacipten daha ziyade örfi vacip olarak kabul edilen o abayı giymesidir! Bu vacip türü, elbette ki her bölgede söz konusu değildir. İsmini verdiğim o bölgelere hastır!

   Evet, kadın değişmese de fakat aşamalı bir şekilde kültür değişir! Halkın aklının gelişmesiyle, diğer kültürleri tanımasıyla, farklı topluluklarla irtibat kurmasıyla, kız alıp vermesiyle vs. bir toplumun kültürü değişebilir. Fakat bir kadının değişmesi böyle değildir!

   Kültürlerin değişmesi kadar “mefhumların” değişmesi de çok önemlidir! Şimdiki dönemde “mefhumlar/anlamlar” değişime uğramıştır!

   İslam’ın ilk dönemindeki mefhumlar/anlamlar, aynen cahiliye dönemi gibi erkil toplum mefhumları üzerine kurulmuştur! Şimdiki dönemimizde ise o mefhumlar değişmiştir. Bu değişim, bir tek örtü meselesiyle ilgili olmamıştır, diğer toplumsal atmosferlerle ilgili birçok mefhumlarda da değişimler olmuştur!

   Örtü/hicap meselesini günümüze kadar ayakta tutan nedenleri de incelediğimizde, onu gerekli görmeyen nedenleri de incelememiz gerekir! Acaba örtü hükmü değişmeli mi değişmemeli mi? Şayet değişmelidir diyor isek, o taktirde değişimin sınırları nereye kadar olmalı?

   Derinlemesine incelediğimizde kadının hicap hükmünün ve kadınlarla ilgili herhangi birtakım hükümlerin, (örneğin kadın diyetinin erkeğinkinin yarısı olması, aldığı mirasın yine erkeğin aldığının yarısı oluşu, iki erkeğe karşı dört kadının şahitliğinin kabulü vs.) o dönemdeki toplumun kültürü olduklarını görüyoruz! Şayet kültür değişir ise, yalnızca hicap konusu değil, tüm hükümler değişmiş olur!

   Biz, o dönemdeki cahiliye toplumunun ata erkil toplum olduğunu biliyoruz! O dönemde kadın erkeğe tabiydi! Tüm dini mefhumlar da bu anlayış üzerine tesis edilmişti. Kuran’ın hitaplarına baktığınızda bütünüyle erkeklere yöneliktir! Hatta Kuran “Eyyühennas/Ey İnsanlar” dediğinde dahi genel halkı kastetmiyor, yalnızca erkekleri kastediyor! Örneğin bir ayette şöyle hitap ediyor:

- “Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşler… insanlara çekici kılınmıştır!” (Al-i İmran :14)  

   Görüldüğü üzere ayette geçen “Nas” sözcüğü insanlar için değil de erkekler için kullanılmıştır ve “Nisa/Kadınlar” da yine erkekler için aynen bir altın ve gümüş metalarıyla birlikte süs olarak beyan edilmiştir! Yine Kuran’da “Huru’l- Ayn” hakkında onlarca ayet nazil olmuştur! Tefsirler Hurilerin “güzel kadınlar” olduklarını söylemişlerdir. Bunlar da yalnızca erkekler içindirler!

   Mümine kadınlar için ise Cennette neler verileceğinden, onlar için de Hurilerin olup olmadığından bahsedilmemiştir! Çünkü Kuran, “cihat” durumunu erkeklere emrediyor, kadınlara cihattan söz etmiyor! Huri ise, cihat karşılığında verilen ikramlardır!

   “Kıvam/yöneticilik” ise, Kuran’ın açık beyanatına göre erkeklere hastır!

- “Allah’ın kimini kiminden üstün kıldığından ve erkeklerin kendi mallarından harcamada bulunduklarından, erkekler kadınlara yönetici ve koruyucudurlar!”  (Nisa: 34)

   Ayet, erkeğin kadına yönetici olduğu hususundaki illeti de apaçık bir şekilde beyan etmiştir ve o makamda olmasının nedenini, kendi malından hanımına harcaması olarak izahta bulunmuştur!

   Fakat bu dönemde zarflar değişmiştir. Bu dönemdeki kadınlar bu hükümden dolayı kendilerine zulüm yapıldığını hissediyorlar! Oysaki bundan yüz yıl ve öncesinde bu türden hükümlerin kendilerine zulüm olduğunu söylemiyorlardı! Yani o dönemlerdeki adalet, kadınların erkeklerin aldıkları miras hakkının yarısını almalarını gerektiriyordu ya da kadının diyetinin erkeğin diyetinin yarısı kadar olmasını icap ettiriyordu! Çünkü toplumsal kültür erkeklerin üzerine kuruluydu! Fakat şimdiki kültür değişmiştir! Kadınlar bu hükümlerden kendilerine zulüm yapıldığını hissetmekteler ve bu hükümlerin değiştirilmesini istemekteler! Bence bu isteklerinde de haksız değillerdir!

   İçerisinde yaşadığımız bu dönemde kültür değişince, kadınlar için kimi hükümler zulüm sayılmaya başladı. Fakat kadim dönemlerde bir kadına erkeğe düşen mirasın ya da diyetin yarısı verildiğinde adalete uyuyor ve kadınlarca da insaflı bir hüküm olarak kabul ediliyordu!

    Fakat içerisinde yaşadığımız şu dönemlerde kadınlar her şeyde ve insanlıkta erkekler ile müşterektirler.

    Kadın erkek eşitliği konusu halk içerisinde açıkça anlaşılır durumlardan birisi olmuştur ve bu eşitlik artık yasaya dönüşmüştür!

    Dolayısıyla mefhumlar değiştiğine göre, artık o eski mefhum ve naslar üzerine tesis edilen ve adil olarak kabul gören hükümlerin de değişmesi gerekir!

   Yani kadim dönemdeki anlayışa göre adalet olarak kabul edilen hükümler, günümüzde zulüm olarak kabul edilebilir ve zulme dönüşebilir! Böylece bu hükümlerin de değiştirilmesi vacip olur! Çünkü bunu Kuran söylüyor:

- “Kuşkusuz, Allah adaleti, iyiliği…emreder!” (Nahl:90)

   Bu, genel bir kaidedir! Ahkamın cüziyatı ise, o dönemde adalet sayılıyordu. Fakat mefhumlar değiştikten sonra bu hükümler zulme dönüşmüş oldu!

   Adaletin anlamı kıyamete kadar asla değişmez, güzeldir ve güzelliklerden ibarettir, fakat mistakları değişime uğramış olabilir!

   Biz adaletin güzelliğinin nisbi olduğunu söylemiyoruz, adaletin mutlak anlamda güzel, zulmün ise mutlak anlamda kötü olduğunu kabul ediyoruz! Fakat adaletin mistakı, bir toplumda güzel, başka bir toplumda da çirkin ve zulüm olabilir!

   Kadim anlayışta Adem’i asıl bilip Havva’yı ona tabi kılmak inancı mevcuttu. Kimisi Havva’nın Adem’in sol kaburgasından yaratıldığını öne sürüyorlardı, kimi kesim de Adem’den arta kalan toprağından yaratıldığını iddia ediyorlardı. Bu inançlardan hangisi doğru olursa olsun, neticede her ikisinin de erkeğin asıl, kadının ise ona tabi olduğunu vurgulamak istemesiydi!

   Kadim insanların inançlarına göre erkek (Âdem) yaratıldıktan sonra kendini yalnız hissetti, canı sıkıldı ve sıkıntısını giderecek bir arkadaşa ihtiyaç duydu! Allah da kadını (Havva) ona yardımcı olsun ve sıkıntısını gidersin diye yarattı!

   İşte bu, kadim erkil bir kültürün inancıdır! Şayet bu kültür değişir ise, bununla ilgili hükümlerin birçoğu da değişmiş olur!

   Ama kadim kültürde ve hala dahi bu kültüre tabi olanların nezdinde kadın erkeğe tabidir ve yöneticilik erkeğin elindedir! Oysaki kadının evinde olmasıyla birlikte ve yalnızca ev işleriyle uğraşmış bulunsa dahi, onun ev işlerini ve çocuklarını yönettiğini hepimiz müşahede etmekteyiz!

   Şayet Kuran’da geçen “kıvam” dan kasıt “başkanlık” ise, sözlükte “kıvam”, bir şeyin başka bir şey tarafından ıslah edilmesi anlamına gelmektedir! Bu anlamdan hareketle, neden bu kelimeden yalnızca “erkeğin kadını ıslah etmesi” anlamını çıkaralım ki? Oysaki kadın da erkeğini ıslah edebilir ve hatalarını düzeltebilir!

   İçerisinde bulunduğumuz şu dönemlerde kadınların erkeğine ve hatta çocukların babalarına şahsiyet kazandırdığına şahit olmaktayız! Çocukların varlığı ve babalarının onlarla iş yapmaları, babalarını kemale ulaştırır!

    Artık bu dönemlerde yalnızca erkek kadını ıslah etmiyor (hatalarını düzeltmiyor), kadın da sürekli bir şekilde erkeğe tabi olup onun buyruğu altında yaşamamaktadır!

   Günümüze kadar İslam alimleri İslam dininin “sabit” ve “değişken” hükümlerinin bulunduğundan söz etmişlerdir, fakat bununla ilgili hala dahi tek bir ölçü bulamamışlardır!

    Bizler; yaptığımız çalışmada sabit kalan ile değişken olanların “mefhumlar” olduklarını tespit ettik!

   Fakihler, konuların değişmesiyle hükümlerin de değişeceğini söylerler. Fakat mefhumların değişmesiyle hükümlerin ne olacağı hususunda sessiz kalıyorlar! Oysaki mefhumların değişmesiyle hükümlerin de birçoğu değişmiş bulunur!

   Örneğin İslam’ın ilk dönemlerinde kadın bütünüyle erkeğe tabiydi, çünkü kadını koruyan erkekti. Erkekte var olan bedensel güç, onun için bir ayrıcalıktır! Erkek kadının bedenini, ruhunu ve şerefini korurdu! Bu da nispeten kadının erkeği karşısında hukukunun azalmasına vesile oluyordu! Doğal olarak da kadının hukuku azdı! Çünkü erkek haliyle kendini kadını korumak için feda ediyor ve ona karşı kalkan görevi yapıyordu! Bundan dolayı da işin tabiatı gereği kadının erkeğe tabi olması gerekir!

   Günümüzde ise hanımını korumak için kendini kalkan edecek erkek mevcut değildir! Yani bu sorumluluk erkeğin değil devletin ve onun kolluk güçlerinin uhdesinde olan bir sorumluluktur!

    Bu dönemde artık bireysel ve kabilevi savaşlar sona ermiştir. Bir aşiretin diğer bir aşireti tehdit etmesi, erkeklerini öldürüp kadınlarını cariye alması artık son bulmuştur!

   Bunlar, kadim zamanlarda söz konusuydu. Bundan dolayı da erkek asıl olarak kabul ediliyordu ve kadın da bunun için erkeğine tabiydi!

    Fakat günümüzde bu işler son bulduğu için “kıvam/yöneticilik” ve “korumacılık” mefhumları da değişmiştir! Dolayısıyla “tabiiyyetin” de değişmesi gerekir! Şu dönemlerde artık kadın erkeğe tabi değildir. Artık bu dönemlerde hayat müşterektir! Müşterek olduğu için de artık erkeğin asıl, kadının da yedek olması söz konusu değildir!

   Önceden de işaret ettiğimiz gibi Arapların cahiliyet dönemindeki zarfiyeti (yani eski Arap kültürü), erkeğin asıl olmasını gerektiriyordu! Ayrıca kadim inançlara göre yaratılışta da asıl olan Adem’dir! Allah önce onu, sonra da ona arkadaşlık etsin diye Havva’yı yaratmıştır!

   Aslında bu inanç doğru değildir! Hem Tevrat’ta hem de biz Müslümanların hadis kaynaklarında mevcut olmasıyla birlikte sahih değildir! Bir hurafe ve efsaneden ibarettir!

   Gelenekselci rivayet kaynaklarında şöyle geçer:

- “Allah, ilk önce Adem’i yarattı. Onun yaratıldığı toprağın arta kalanından da Havva’yı yarattı!”

  Yani bu inanç açısından yine kadın (Havva) erkeğe (Adem’e) tabidir! Oysaki bu inanç bu anda kadın için bir ihanettir! Kadın niçin erkeğe tabi olsun ki?

   Kadının varlığı erkeğin varlığından daha önemlidir! Aslında ilk olarak Adem’i yarattığını kabul etsek dahi, fakat onda var ettiği erkeklik organından, onun için bir kadının da var olduğu veya olacağı anlaşılmaktadır!

   Diğer bir ifadeyle; Allah Adem’i yarattığında, planında onun için bir kadının da var edilmesi mevcuttu! Şayet böyle bir planı olmasaydı, onda bu “erkeklik organını” (!)var etmesi ya da Havva’da o “doğurganlık organını” (!) yaratması abes olurdu! Buralardan bellidir ki Allah bu varlıkları da aynen diğer canlı varlıklar gibi çift yaratmıştır!

   Dediğimiz gibi kadim düşüncede asalet erkekteydi! Kadim düşünce kültürünü okuduğumuzda fakihlerin şu hatasını görüyoruz:

- “Fakihler şer’i hükümleri tarihi zarfından koparmışlardır ve onları o şekilde günümüze kadar taşıyıp tatbikini gerekli görmüşlerdir! Her ne kadar fakihler o hükümlerin tarihi zarfiyetine bakmaksızın onları günümüze kadar taşımış olsalar da fakat bizler o hükümlerin zamansal, mekânsal, kültürel ve tarihsel zarfiyetine de bakmamız icap eder. Bunlara bakıldıktan sonra, 1400 yıl önceden icra edilen ve günümüze kadar taşınan bu hükümlerin günümüzde uygulanmasının doğru ya da yanlış olacağı araştırmasında bulunmamız lazım!”

    Kısacası hiçbir hüküm, kendi zamansal, mekânsal ve kültürel zarfiyetinden kopuk değildir!

   Evet, İslam’ın ilk başlarında cahiliye Arap kültürü erkeğin asaleti üzerine tesis edilmiştir. Bundan dolayıdır ki elimizdeki rivayetlerin büyük bir kısmı kadını kınama ve küçük düşürme düşüncesi üzerine bina edilmiştir.

   Örneğin İmam Ali’ye nispet edilen “Nehcü’l- Belağa” isimli kitapta kadınları küçültücü şu sözler geçer:

1- “Kadın bütünüyle şerdir! İyilerinden de sakının!”

2- “Kadınlarla meşverette bulunmayınız, gerçek şu ki onların görüşleri çok zayıftır!”

3- “Kadın akreptir!”

4- “Kadınların akılları, imanları ve uyum sağlamaları eksiktir!”

   İşte o dönemlerde erkeğe söylenecek bir şey yoktu, çünkü asalet erkekteydi ve kadın erkeğe tabiydi!

   Şimdi şu dönemde işler değişmiş, mefhumlar farklılaşmıştır. Şimdiki zamanda kadınlar daha uyanık düşünüyor ve naslara baktıklarında rivayetlerde geçen sözleri üzüntüyle karşılıyorlar! Kişilikleri yaralanıyor ve akıllarının noksan olduğunu söyleyen rivayetleri okuduklarında muztarıp oluyorlar!

   Şayet kadın “aklen noksan” ise, erkek de “duygusal olarak noksandır!” Aklın duygudan daha önemli olduğunu kim söylemiştir? Oysaki insanın hayatı duygular üzerinden devam ediyor. Akıl ise donuktur!

   Şayet erkeğin aklının kadının aklından daha büyük olduğunu farz etsek dahi, kadınlarda bulduğumuz bu cahillikler, onlarda bulunan zati cahillikler değil, arızî cahilliklerdir! Çünkü erkek çarşı pazarda gezip dolaşıyor, alışveriş yapıyor, uzunca yıllar ticaretle iştigal ediyor, okullarda okuyor. Bu ve bununlar gibi birtakım nedenlerden dolayı erkeğin aklı daha büyük oluyor! Şayet bu imkânlar kadınlara verilmiş olsa, kadın dışarıda erkek de ev işleriyle ilgilense, kesinlikle kadının aklı erkeğin aklından daha büyük olur!

   İmam Ali’nin dediği gibi; “akıl, ticaret etmek gibidir!” Erkeğin aklı, yaptığı ticaretten dolayı daha büyüktür! Büyüklüğü zatından değil, ticaretinden kaynaklanıyor!

   Kadınlar için bu cehalet, bir farazadan ibaret olduğu gibi, örtü/hicap da öyledir! Hicap; toplumsallık ile ilgili bir konudur!

   Eski dönemlerdeki topluluklarda günümüzdeki gibi kadın-erkek karışımı bu denli yaygın ve icbari değildi! Günümüzde kadının öğretmen, doktor, bürokrat, eğitimci, memur, işçi vs. olması, toplumsal gereklerden biridir! Bu alanlarda da kadınların bulunmalarına ihtiyaç vardır!

   Dolayısıyla şimdiki topluluklarda farklı biçimlerde kadın-erkek karışımları mevcuttur! Yani artık bu karışımlar kaçınılmazdır! Dolayısıyla da dini olmayan radikal hükümlerin/yasaların değiştirilmesi gerekir! Çünkü bu radikal hükümlerin (yasaların) asılları örfe dayalıdır!

   Nitekim önceden de söyledik ki fakihler, şu ana kadar örfi olan hükümler ile dini olan hükümleri birbirlerinden ayrıştırmamışlardır! Tümünün de Allah’tan olduğunu söylemişlerdir!

   Kuran’da kimi ayetler vardır ki onda geçen hükümler yalnızca Nebi’nin eşlerine hastır. Tüm müfessirler onu öyle kabul etmişlerdir. Nitekim şu ayet onlardan biridir:

- “Peygamberin eşlerinden bir şey istediğiniz zaman, onu hicap (perde) arkasından isteyin.” (Ahzap: 53)

   Ayette geçen “hicap”, kadının kafasına örttüğü himâr/başörtüsü değildir. “Hicap”; o günkü şartlarda evlerin dış kapısına asılan bir örtüdür. O dönemdeki Araplar, Nebi’nin eşlerinin bulunduğu odaya direkt olarak giriyorlardı ve yiyecek, içecek, giyecek vs. gibi ihtiyaç duydukları şeyleri, o perdenin önünde durup onlardan istemiyorlardı! Bu da Nebiyi üzüyordu! Böylece bu ayet nazil oldu ve Nebi ile eşlerine has birtakım talimatlar getirdi! Örneğin bir ayette şöyle bir talimat veriliyor:

- “Ey iman edenler! Sesinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. (Peygamberin sesini bastıracak şekilde konuşmayın.) Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla yüksek sesle (bağırarak) konuşmayın. Yoksa farkına varmadan işledikleriniz boşuna gider!” (Hucurat: 2)

   Yine başka bir ayet de peygamberin evine gelip yemeklerini yedikten sonra çekip gitmeyen ve uzunca bir zaman orada oturup sohbet eden Arapları ikaz etmek için nazil olmuş ve şu talimatı vermiştir:

- “Ey iman edenler! Peygamberin evlerine izinsiz girmeyin. Fakat yemek için size izin verilirse, yemeğin hazırlanmasını beklemeyin. Ancak çağrıldığınız zaman girin ve yemeğinizi yediğinizde, sohbete dalmadan dağılın. Bu, peygamberi incitiyor, ama o sizden utanıyordu. Fakat Allah hakkı söylemekten utanmaz!”  (Ahzap:53)

   İşte bu hükümler, Nebiye has hükümlerdirler. Nebi evinin kapısına bir perde astı ki eşleri ile ihtiyaç sahibi yoksulları birbirinden uzak tutsun!

   Şayet denilse ki Kuran:

- “Kuşkusuz peygamberde sizin için…güzel bir örnek vardır” (Ahzap: 21) ayeti mucibince, peygamber eşleriyle ilgili ne yaptıysa, o yapılanlar bizler için bir örnektir ve bizlerin de aynısı yapmamız gerekmez mi?”

    Şu cevabı veririz:

- “Sizin söylediğiniz o düşünceyi kabul ettiğimiz taktirde, Kuran’ın Nebi eşleri hakkında söylediği şu hükmü de kendi eşlerimiz hakkında icra etmemiz gerekir. Hüküm şudur:

- “(Ey peygamberin eşleri!) evlerinizde oturunuz!” (Ahzap: 33)

   Şayet birtakım hükümlerin Nebiye has olduğunu ve geneli ilgilendirmediğini kabul eder isek, o taktirde bu ayete istinaden tüm müminlerin eşlerinin de evlerinde oturup dışarı çıkmamaları gerektiğini söylememiz doğru olur mu? Acaba bunu söylesek bile müminlere kabul ettirme imkânımız olur mu?”

   Bizim çağımızda kadınların öğretmenlik, doktorluk, hemşirelik, memurluk vs. yapmaları gerekir. Bu görevleri yaptıkları taktirde de Nebi’ye muhalefet etmiş olmazlar mı? Buna rağmen bu işleri yapmış olurlarsa, toplumda bir kargaşa vücuda gelmez mi?

   Bizler toplumsal alanda ya cahiliye asrına geri dönüp kadınları toplumun arasına sokmayacağız ya da kadınlarla ilgili hükümlerin radikalliğini değiştireceğiz! Dolayısıyla Nebi’ye has hükümler ile insanlara ait hükümleri birbirinden ayrı tutmak gerekir!

   Örneğin Nebi, “on hanımla dahi evlenebilir!”

   Şimdi Nebi bizim örneğimizdir diye acaba bizler de on hanımla evlenebilir miyiz? Kısacası Nebi, bizler için kendine özgü hükümlerde rol model değildir!

   Tüm tefsirciler “perde arkasından” hükmünün, Nebi’nin eşlerine has olduğunu söylerler ve Nebi eşlerinin diğer müminlerin eşlerinden ayrı bir statüye tabi olduğunu beyan ederler! Örneğin şu ayetler o sözümüz için güzel örneklerdir:

1- “Ey Peygamberin eşleri! Sizden kim açıkça bir kötü iş yaparsa, onun azabı iki kat olur. Bu, Allah için kolaydır!” (Ahzap: 30)

2- “Sizden kim Allah ve Peygamberine boyun eğer ve iyi iş yaparsa, onun mükafatını da iki kat veririz ve ona değerli bir rızık hazırlamışız.” (Ahzap: 31)

3- “Ey Peygamberin eşleri! Takvalı olduğunuz taktirde siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz.” (Ahzap: 32)

   Ayetlerde görüldüğü gibi Nebi’nin hanımları iyi işler yaptıkları zaman iki kat mükafat aldıkları gibi, kötü işler yaptıklarında da iki kat ceza almaktalar ve bunlar yalnızca Nebi’nin eşlerine hastır genel hanımlara değil!

    Fakat bazı ayetler de vardır ki Nebi’nin eşleri de dahil genele tavsiye mahiyetindedir! Örneğin şu ayet:

- “Kalbinde hastalık bulunan kimsede meyil oluşmasın diye nazik konuşmayın; uygun ve güzel söz söyleyin.” (Ahzap:32)

   Yani yabancı bir erkeğin kalbinden “bu kadının kişiliği yoktur, nefsini teslim edebilir, bunda ahlaki bağımlılık yoktur” gibi düşünceler geçmesin diye, Kuran bu tavsiye ve nasihatlerde bulunuyor ve bu da geneldir!

   Fakat Kuran ve hadislerde geçen pek çok “nasihat türü sözleri”, fakihler bir hüküm şeklinde değerlendirmişler ve onlara dini hüküm şeklini vermişlerdir! Onlardan biri de “eşin izni olmadan hanımının evinden dışarı çıkamayacağı” konusudur! Fakihler bunun haram olduğunu söylemişlerdir! Bu fetvayı verirken de “ahlaki hüküm” olan bir rivayete dayanmışlardır! O rivayet de şudur:

- “Bir kadın Nebi’ye gelip şöyle demiştir:

- “Babam hastadır, fakat kocam onu ziyarete gitmemi bana yasaklıyor! Ne etmeliyim?

 Nebi ona:

“Evinde otur (gitme), ona da sana da (gitmez isen) ödül ve sevap vardır!”

 Kadın bir müddet sonra yine geldi ve:

 “Babam ölüm döşeğindedir, son olarak çocuklarını görmek istiyor” dedi.

Nebi yine aynı sözü söyledi. Kadın tekrar geri döndü ve bir müddet sonra tekrar Nebi’ye geldi, fakat bu sefer de babasının öldüğünü söyledi, fakat onun cenazesine iştirak etmek istediğini söyledi. Nebi tekrar kadına kocasını dinlemesini ve babasının cenazesine iştirak etmemesini söyledi!”

   Bu şu demektir:

- “Yani bu hanım kendi radikal eşiyle bir sorunla karşılaşmıştır, Nebi ise bu kadının eşiyle evlilik bağının kopmamasını ısrarla istemiştir!”

    Açıkçası bu kadının babasının evine gitmesiyle, kocasının onu boşamasını istememiştir! Nebi bunu böyle yapmakla, o işin şer’i hüküm olduğunu söylememiştir! Nebinin o kadına söyledikleri, bütünüyle ahlaki hükümlerdir! Yani “evliliği korumak, ahlaken baba ziyaretine gitmekten daha önemlidir!”

   O kadının eşi, bir bedevi Arap’tır! İslam’dan isminden başka bir şeyi bilmiyor ve ayrıca da radikal birisidir! Fakat anlaşılan o ki, eşi dindar ve mümine birisidir! Nebi de ona ahlaksal tavsiyelerde bulunuyor! Fakihler de bu durum için “eşinin izni olmadan evden çıkmak kadına haramdır” hükmünü sadır ediyorlar!

   Oysaki Nebi, öyle yapmamıştır. Ayrıca kocanın hakkının baba ve anneden daha fazla olduğunu da hiç kimse söylememiştir! O kızı anne doğurmuş ve babasıyla birlikte anne büyütmüştür! Yirmi yıl sonra koca gelmiş onun üzerinde tek başına hak sahibi olmuştur, öyle mi?

    Hayır efenim! Kocanın onun üzerinde hak sahibi olduğu kadar, baba ve annenin de onun üzerinde hakkı vardır! Kocanın baba ve anneyi engelleyecek derecede eşi üzerinde baskı kurması, cahiliye dönemi Arap kültürüdür ve kadın haklarına tecavüzdür!

   Fakat, önceden de işaret ettiğimiz gibi şu anda bu mefhumlar değişmiştir!

   Biz Müslümanlarda kadın hususundaki fetvalara ile ilgili üç sorunumuz vardır!

   Birincisi: Kadın- erkek karışımının örfi olduğu boyutunu şer’i olduğu boyutuyla karıştırmış olmamızdır!

   Fakihler getirmiş örfün kadınlarla ilgili vacip kıldığı bazı konuları, şeriatın vacibiymiş gibi bir hükme dönüştürmüşlerdir! Dolayısıyla, örfi olan ile şer’i olanı birbirinden ayrıştırmak gerekir! Nitekim önceden de Kerbela, Necef, Mekke ve Medine gibi mutaassıp bölgelerdeki hanımların “aba/çarşaf” örtmelerinin örf açısından vacip olduğunu söylemiştim! Fakat bu (aba), şeriat açısından vacip değildir! Oralardaki örfe göre kadının şahsiyeti hafife alınmasın diye aba ile dolaşması vaciptir!

   Aynen öyle kimi mutaassıp dini topluluklarda kadınlar için dar pantolon giymek haramdır! Dar pantolon giyene menfi bir gözle bakılır! Bu bakıştan dolayı, sanevi bir unvan ile şer ’an da haram olmuş olur! Yani kadının kendi şahsiyetine ihtiram göstermesi ve saygınlığını koruması gerekir! Nitekim hadislerde de şöyle geçer:

- “Mümine yolunu sapmak yakışmaz!”

- “Allah’ın rahmeti, kendinden gıybeti uzaklaştıranlaradır!”

   Bu rivayetler bakıldığında demek ki ünvan-ı saneviye olarak kadınlara aba/çarşaf giymek vacip, dar pantolon giymek ise haramdır! Çünkü halkın kafasında bir takım soru işaretleri yaratıp, kendi saygınlıklarının azalmasına vesile oluyorlar! Fakat bu durum, o toplulukların örfü açısından öyledir, dini açıdan değildir!

   İkincisi: Fakihlerin dini hükümler ile ahlaki hükümleri birbiriyle karıştırmış olmalarıdır!

   Önceden de işaret ettiğimiz gibi “eşinin izni olmaksızın kadının dışarı çıkmasının haram olması” hükmü, dini değil ahlaki bir hükümdür! Nitekim ahkamlardan birçoğu da ahlaki hükümlerdirler! Örneğin dini bir hükümmüş gibi kabul edilen şöyle bir ahlaki hüküm vardır:

- “Evlat ve sahip olduğu her mal, babasınındır!”

    Bu, ahlaki bir hükümdür! Bunun üzerine dini ve hukuki hükümler bina etmek doğru değildir!

   Komşuluk hakkıyla ilgili hüküm de öyledir! Baba ve annenin hakkı ve bunlarla ilgili hükümlerin tümü de ahlaki hüküm ve hukuklardır! Bu türden ahlaki hükümlerden dini hükümler çıkartmak doğru değildir! Yani evladın baba ve annesine, onların istedikleri gibi itaat etmelerinin vacip oluşu doğru değildir! Ya da babanın dilediği şekilde evladının malından alıp kullanması da doğru değildir!

   Aslında babanın böyle yapması haram ve bir tür hırsızlıktır! Fakat ahlaki hükümler ile dini hükümlerin arasını temyiz ettiğimiz taktirde, dini hükümlerin birçoğunun dinde temelinin olmadığını görmüş olacağız!

    Örfte ve ahlakta temeli olan hükümlerin neler olduğunu, fakihlerin araştırıp bulmaları gerekir! Üzülerek belirtmeliyim ki, şu ana kadar fakihlerin bu hükümleri birbirinden ayrıştırmak için herhangi bir çalışmalarının bulunduğuna ben şahit olmamışım!

   Üçüncüsü: Şeriatta birçok örfi, ahlaki ve dini hükümlerin birbiriyle karıştırıldığından ve öyle olmasından dolayı da bunlarla halka zulmedildiğinden, bunların birbirinden ayrıştırılmamalarının nedeninin ise siyasi ve politik olduğu kanaatindeyim!

    Daha doğrusu fakihlerin, Allah’tanmış gibi halka lanse ettikleri ve onların vesilesiyle de halka zulmettikleri o hükümlerin tümü, Allah’tan değildir!

   O türden hükümlerin naslarda yer almalarının nedeni ise, o dönemdeki hükümetin “dini hükümet” olmasından ötürüdür!

   Örneğin insanlara “dini hüküm” adı altında yapılan zulümlerden biri de “mürteddin katlinin vacip olması” hükmüdür! Bu hüküm, naslarda da yer almıştır! Çünkü o dönemdeki hükümet, “vatandaşlığa” değil dine dayanmayı gerektirirdi!

   Yani örneğin bir toplumun bütün fertlerinin X dininden olduğunu farz edelim! Bu dinden olmayanlar ya düşmanlarıydı ya da ehl-i zimmetti ve cizye/vergi ödemeleri gerekirdi. Bu durum, İslam’ın ilk başlarında Müslüman topluluğun dayandığı toplumsal dayanaktı! Yani Müslümanların toplumsal yapısı bundan ibaretti!

   Fakat şu dönemde bu yapı değişmiştir! Toplumsal yapı din üzerine değil, “vatandaşlık” üzerine bina edilmiştir! Bu dönemde artık bir müşriki katletmek caiz değildir! Aynen öyle mürtet olanı öldürmek de caiz değildir! Çünkü kadim dönemde Müslüman toplumsal yapı din üzerine kurulu bir yapıydı, yani itikat üzere bina edilmişti, insani değerler ve vatandaşlık üzere bina edilmiş bir yapı değildi!

   Kültür değişince hüküm de değişir! Değişen hükümlerden biri de “mürteddin öldürülmesi” hükmüdür! Demek ki mürteddin öldürülmesi hükmü, şeriat/din esaslarından biri değildir! Yani bunun kökü şeriata dayanmamaktadır! Siyasi zarfiyetin getirdiği bir hükümdür ve siyasi zarfiyet bu hükmü vacip kılmıştır! Nitekim ahlaki hükümde kadının, eşinin izni olmadan evinin dışına çıkmamasını gerekli kılmıştır! Ya da örf bunu böyle gerektirmiştir!

    İşte burada fakihlere vacip olan o söylediğimiz ve burada da sıralayacağımız üç şeyin arasını ayırmalarıdır:

1-Fakihler mutlaka örfi olan hükümler ile şer’i olan hükümleri birbirinden ayırt etmeliler!

2-Yine Fakihlere vacip olan şey, ahlaki olan hükümler ile şer’i olan hükümleri de tasnif edip ayırmalarıdır!

3- Siyasi olan hükümler ile şer’i olan hükümleri de birbirlerinden ayrıştırmalılar!

   Günümüzde artık bu üç çeşit hükümler birbirleriyle karışmışlardır ve şeriat gerçekten insanlar için hayli ağır olmuştur! Oysaki kabul edilen şey, şeriatın hafif oluşudur! Çünkü Nebi şöyle demiştir:

- “Size kolaylık içeren bir şeriat getirdim!” 

   Vicdanen söylersek, dünyadaki insanlar için en ağır şeriat İslam şeriatıdır! Budist inancında bu kadar hüküm yoktur! Yahudi ve Hıristiyan inancında da öyle! Oysaki İslam inancında binlerce şeriat hükmü vardır! Abdest, namaz, oruç ve hac’ dan tutun da diğer konularla da ilgili binlerce hüküm mevcuttur. Oysaki diğer inançlarda bunlar yoktur!

   Onlarda doğum, ölüm, evlilik, bayram vs. ile ilgili 15-20 hüküm vardır! Dolayısıyla İslam şeriatının da hafif olması gerekir! İnsanlar aklını düşünce, üretim, ilim, bilim, teknik, teknoloji vs.ye kullanması gerekirken ve tüm gayretlerini o boyutlara sarfetmeleri icap ederken, şeriatın kalkıp ta insanların tüm gayretlerini, esnafın malını, bilginlerin ilmini, devletin imkanlarını Kuran’ın tefsirlerine, fıkhın ilmihallerine, tarihi bilgilere, dini bilgileri veren kitapların yazılıp yayınlanmasına, tercüme edilip basılmasına, binlerce kitapları din ve dini hükümlerin farklı dillerden çoğaltılıp insanların ellerine ulaştırılmasına yönlendirilmesi ve bu hususlarda seferberlik ilanında bulunması doğru değildir!

    Gayri Müslim topluluklara gittiğinizde, basılan ve yayınlanan kitapların arasında ancak binde bir tanesinin dini kitaplar olduğunu görmektesiniz! Diğer bir ifadeyle; o topluluklarda din, insan çabasının %5’ini ancak teşkil etmektedir! Dolayısıyla diğer topluluklar akıllarını, mali güçlerini ve insani gayretlerini, bu dünyayı tesis etmek için seferber etmişlerdir!

    Fakat biz Müslümanların%99’u, tüm gayretlerimizi din ve şeriat için sarf etmekteyiz! Bizler, azcık ekonomik güç bulunca hac, Kerbela, Meşhed ve diğer yerlerdeki yatır ziyaretlerine koşuyoruz! Yetimlere, yoksullara, ihtiyaç sahiplerine değil de imkanlarımızı nezir/adak olarak imam Hüseyin’e, Hz. Abbas’a, imam Rıza’ya ve diğer türbelere veriyor ve onları ziyarete gelenler için lokma dağıtılması yolunda harcıyoruz! Muharrem, erbain, aşura ve ramazan ihsanı için harcıyoruz!

   Kadınlar hakkında kısaca şunu söyleyebiliriz:

   Kadınların kendi haklarını talepte bulunup almaları onların kendilerine farzdır. Erkeklerin onlara gelip de “alın hakkınızı” diye onlara haklarını vereceklerini beklemeleri yersiz bir beklentidir! İmam Ali’nin dediği gibi “haklar verilmez alınır!”

   Hatta erkekler onlara haklarını vermiş olsalar bile, yine de erkeklerde başka birtakım düşüncelerin bulunduğunu bilmeleri gerekir! Yani erkekler kadınlara haklarını vermekle, yine de onları kendi kontrolleri altında tutmak istediklerini unutmamaları lazım! Şayet kadını erkek müdafaa etmek ister ise, yine de erkeğin vesayeti altında kalmış olur! Çünkü “korunan, koruyanın vesayeti altındadır!”

   Kadının kendisi bizzat okuma, araştırma, düşünme, mücadele etme, hak ve hukuk talep etme, toplum içerisine çıkma, toplum içerisinde faal, kurucu olma ve rol belirleme görevlerini üstlenmelidir!

   Kadın; din adamlarının dedikleri gibi evinde oturup yalnızca çocuklarının terbiyecisi, bakımcısı ve kocasının hizmetçisi olma görevleriyle yetinmemeli! Kadını eve mahkûm etmek, onun için hayatının büyük fırsatlarını kaçırmasına neden olur! Kadın şayet öyle olur ise, dini hükümlerin çoğulu ona zalim olur ve zulümde bulunur!

   Hicap/örtü ile ilgili en son olarak da şunu söylemek istiyorum:

   Mümin erkek ve mümine kadınların çoğu örtüyü (hicabı) kabul ederler! Çünkü örtü önemli bir konudur! Yani örtüyü kaldırmak da giydirmek de kolay bir iş değildir!

   Mümine kızların büyük çoğunluğu evlendiklerinde örtünmeyi severler! Bununla da evliliklerini ve kocalarını koruduklarını düşünürler! Ve yine kocalarının başka kadınlara bakmalarını önlediklerini tasavvur ederler! Dolayısıyla da hem kendileri örtünmeyi sever hem de örtünmüş olan hanımlardan hoşlanırlar!

 Evlenmemiş kızlar ya da dul olan bayanlar, örtünmeyi pek de sevmezler!

   Evli hanımlar eşlerinin, kadınlar arasında kalmasından korkarlar! Yine eşlerinin yolculuğa çıkmasından, açık saçık bayanların bulundukları ortamlarda bulunmasından çekinirler! Ayrıca süslü püslü (makyajlı) hanımlardan da hoşlanmazlar! Kısacası kocalarının sapkınlığa saplanmasından onları sakındırırlar! Bundan dolayı da o tür mümine hanımlardan hicap konusu sorulduğunda, “hicap güzeldir” derler!

    Aynı şekilde erkekler de hanımının açılıp saçılmasından, yolculuğa tek başına çıkmasından, genç erkeklerin ona bakmasından çekinip korkarlar! Bundan dolayı da hanımını hicabın/çarşafın içerisinde korurlar! İşte hicabın günümüze kadar devam edip gelmesinin nedenlerinden en önemlisi, eşler arasındaki karşılıklı bu şekildeki düşüncelerin bulunmasıdır! Fakihlerin fetvaları değildir!

   Demek ki ihtiyaçlar değiştiği taktirde hükümler de değişebiliyor! Örneğin İslam’ın ilk dönemlerinde Müslüman fakihler ehl-i kitab’ın (Yahudi ve Hıristiyanların) necis (pislik) olduklarına dair fetva verirlerdi. Fakat bu dönemde fakihlerin tamamına yakını onların da temiz olduklarına dair fetva veriyorlar! Çünkü artık dünya çok küçülmüş ve topluluklar karma bir şekilde yaşamaktalar! Demek ki fakihlerin fetvası, ortamın değişmesiyle ilgilidir!

   Yani erkek eşini korumak istediğinde ona hicap giydiriyor! Kadın da kocasını korumak istediğinde örtünmeyi gerekli görüyor ve diğer hanımların da örtülü olmalarını arzu ediyor! Dolayısıyla, şayet tüm hanımlar bu mantık üzere hicabı sever ve isterse, orada bir sorun olmaz! Fakat hanımlardan evlenmemiş, boşanmış ya da dul kalmış olanlar, hicaba muhalif olabilirler!

   Sonuç Olarak Şunu Söyleyebiliriz:

- “Hicaptan tek yararlananlar, evli olan kadın ve kocasıdır! Böyle bir kadın arkadaşlarının yanında kocası ve kızları için tedirgin olur! Kocası ya da kızı evden dışarı çıkıp okula veya seyahate gittiğinde onlar için kaygılara kapılıyor! Şayet bu kültür değişir ve hicap kaldırılır ise, Müslüman topluluklardaki genç erkekler yeterince kültürlü olmadıkları için, onlara karşı vahşice ve ilkel davranmış olurlar! Böyle bir durumda da elden bir şey gelmez!

    Fakat Batı toplumlarında bu, böyle değildir! Bir kadın tek başına dahi yolculuğa çıksa, onun için kaygı duyulmaz!

   Bizim şu andaki kültürümüz kadına hicabı vacip kılabilir.

    Hicaba karşı olanların birçoğu dışarı çıktığında kendini korumak için hicaba bürünüyor ve toplum içerisinde saygınlığını korumak için böyle yapıyor! Çünkü kültürümüz bozuktur.